Şub 10 2013

15 günde 3000 km 1.Bölüm ”Kastamonu, Taşköprü, İnebolu”

Doğu turumuzu yapabilmek için fırsatları kollarken, ilk adımı attık ve çalışma hayatımızda ilk defa bayram ile birlikte iznimizi birleştirip Ekim ayında 2 hafta İstanbuldan kaçmaya karar verdik. Ancak tam bu sırada Suriye olaylarının büyümesi, terör olaylarının artması neticesinde ailece gereksiz bir riske girmektense, farklı bir rota çizip merak ettiğimiz yerleri görmeye karar verdik.

Gezilerin en heyecanlı kısımları gezi öncesi yaşanan araştırma kısımları bizim için. Nerede ne yenir, nerede kalalım, neleri görelim gibi soruların cevaplarını araştırmak inanılmaz bir keyif katıyor gezilerimize. Uzun uğraşlar sonucu haritadan da görebileceğiniz gibi ”Kastamonu, Taşköprü, İnebolu, Sinop, İnceburun, Amasya, Sivas, Konya ve Antalya ile gezimizi sınırlandırıp, bayramı da Burdur’da geçirmek üzere programımızı kurguladık.

Önce size kısaca tur ile ilgili bilgi verelim, yaklaşık 3000 km sürecek yol. 2 yaşında oğlumuzun yol boyunca sıkılmaması için gideceğimiz yerlerin 2-3 saat uzaklıkta olmasını istedik. Çünkü bu gezi bizim için bir de ilki yaşatacak: Gündüz yolculuğu. Belli bir süreden sonra çocukları arabada tutmak tam bir sanat işi :). Hatırlarsanız bu sebeple genelde yolculuklarımızı gece yapıyorduk ve oğlumuz da biz de çok rahattık.. Yollar genel olarak çok güzel. Karadenizin sahildeki virajlı yolları hariç hemen her yer yeni yapılıyor ya da yapılmış.. Bir tek Aksaray-Konya arası yol bozuktu.

Otellerde önceden rezervasyon yapmadık ancak konaklama yapacağımız şehirlerdeki beğendiğimiz otellerin alternatifli olarak isimlerini aldık. Havanın Sivas’a doğru soğuyacağını düşünerek kalın giysilerimizi de yanımıza aldık. Ancak seyahatimiz boyunca şaşırtıcı şekilde sağanak yağmurlu ve soğuk Antalya hariç her yer sıcacıktı.. Şimdi gezi notlarımıza başlayalım.. :)

12 Ekim Cumartesi akşamı eşyalarımızı hazırladık ve aracımıza yükledik, gece uyanıp hemen yola çıkmak için sabırsızlanıyoruz. Bebek arabamız biraz büyük ve yer kaplıyor ama araçta 3 kişi olduğumuzdan içeri alırız gibi düşüncelere sahibiz. Tam bagaja yüklerken bir vidası çıkıyor ve demiri yerinden oynuyor. Karanlıkta bulamadığımızdan baston bebek arabasını yanımıza almaya karar veriyoruz. Her işte hayır var derler ya, iyiki de küçük baston bebek arabasını almışız yoksa nasıl sığacakmışız bilmiyoruz :)

Gece 3 gibi yola çıkıyoruz, yol genel olarak hem sakin, hem de rahat. Otobanda Bolu’yu geçince Karabük ayrımından çıkıp Kastamonu tabelalarını izlemeniz yeterli. Toplamda 5.5 saat sürdü yolculuğumuz. Sabah Kastamonu’ya 8.30 gibi varınca şehrin henüz uyanmadığını gördük. Her yer de kuş sesleri ve sakinlik hakimdi. Konaklama için Toprakçılar konağına doğru ilerlerken yol üzerinde Uğurlu Konakları’nı görüp duruyoruz. Maksat fiyat almak, oteli kıyaslamak. Ancak temiz oluşu, tarihi yapısı ve çalışanların güleryüzü bir anda fikrimizi değiştiriyor ve kendimizi odaya yerleşirken buluyoruz (Geceliği 130 TL).. Oda + kahvaltı ücretine ek olarak bize bu sabahki kahvaltıyı da ücretsiz vereceğini söyleyen görevliye samimi ve sıcak tavırları için teşekkür ediyoruz.

İlk gezimizi dinlendikten sonra öğlene doğru Kastamonu Kalesi‘ne yapıyoruz. Şehre hakim güzel bir noktada ve heryere buradan bakıp fikir sahibi olabiliyorsunuz. Kaleye giden yollarda eski tarihi sokaklar da çok güzel evlerle karşılaşıyoruz. Resimlerini çeke çeke iniyoruz tepeden. Tüm karşılaştığımız yapılar bize şehrin ne denli önemli ve tarihi olduğunu hatırlatır gibi bakıyor.  Atabeygazi Camii (1273) etkileyici ve dimdik ayakta, ileride Saat Kulesi şık ve güzel durşuyla övgüyü hakediyor. Bu arada dikkatimizi çeken şehrin yeşillikleri oluyor. Her yer yemyeşil, olması gerektiği gibi..ne kadar da güzel. Saat kulesi’nden karşı tepeye Kastamonu Kalesi’ne doğru bakınca kale’nin 112 metre yukarıda olduğunu hatırlıyoruz. :)

Valilik binası, rektörlük binası gibi önemli binaların tarihi olması, su kanallarının çimlendirilmesi, meydanın geniş ve güzel olması şehri sıcak kılıyor. Su kanalları bir çok şehirde var ve maalesef beton olarak bırakılıyor, ayrıca çirkinliği şehre de yansıyor. Aracımızı uygun bir yere park ettikten sonra yürüyerek şehri tanıyoruz. Eski sokaklar arasından geçiyoruz, Nasrullah Camii, Nasrullah Şadırvanı derken, tarihi hanların içine giriyoruz ardından kendimizi Münire Medresesi‘nde buluyoruz. 21 adet odadan oluşan tarihi yapıda artık el sanatları ürünleri satılıyor, birşeyler yiyip içebiliyorsunuz.. Mekanlar keyifli ve güzel. Medresenin bir ucunda isimsiz bir restorant bulunuyor. Kalabalık iyidir diyerek girip ‘Kastamonu Mantısı’ ve yöreye ait ‘Tirit’ yemeklerini sipariş ediyoruz. Oldukça lezzetli olan bu yemekleri mutlaka tadın.

Akşam üzerinde doğru sarımsaklarıyla ünlü, meşhur Taşköprü’ye gitmeye karar veriyoruz. Şehir merkezinden yaklaşık 30 dakika sonra Taşköprü‘ye varıyoruz. Girişi adını verdiği taş köprü üzerinden yapıyorsunuz. Belediye sarayının sokağına aracımızı park ediyoruz ve yürüyoruz. Merkezdeki tarihi evler yorgunlar, ancak Taş Camii diri ve önemli bir eser olarak görülmeyi hakediyor. Oğlumuzun sıkılmasına fırsat vermeden park içerisindeki çay bahçesinde mola veriyoruz. Biraz vakit geçirdikten sonra butik otelimize dönüyoruz.

Sabah erken kalkıp eşyalarımızı topluyoruz. Hedefimiz İnebolu orada bir gece konaklayıp Sinop’a geçmek. Ama bir süprizimiz var: Biz eşyaları toplarken oğlumuzun elinde bir ara arabamızın anahtarını görüyoruz..ama yanımızda olduğu için birşey demedik..bir yandan bavullar küçük bir toparlanma telaşı.. eşyaları arabaya yüklemek için gittiğimizde anahtarın olmadığını farkettik. :) uzun uzun aramalar sonuçsuz kaldı. Hay bin kunduz! Nerede bu anahtar diye hayıflanırken otel personeli de seferber oldu odayı tekrar aradılar falan filan..oğlumuz Can’a sorduğumuzda o da sadece mavi diyor. :) Çıldırmamak elde değil. Sonradan dank etti ve bavul içerisindeki mavi çantayı bir hışımla açtık.. evet anahtarı Can oraya koymuştu..Gülelim mi ağlayalım mı bilemedik ama iyi bir ders oldu bu bize..

Yola çıkınca Kastamonu’lu arkadaşlarımızın bir önerisini yerine getirmek için Çatak Kanyonu’na doğru rotamızı çeviriyoruz. Bu kanyonun etkileyici manzarasından herkes bahseder dururdu..Burada bize bir noktaya kadar navigasyon cihazımız yardım etti, kanyona giderken içinden geçtiğimiz köyden sonra ise telefon bile çekmez oldu. Yol bitti. Toprak..Çakıl..yol daraldı..daraldıı..daraldıııı ve sonunda girişine geldik. Tabelada ”Küre Dağları Milli Parkı Çatak Kanyonu Girişi” yazıyor. Ağaçlar üzerinde gitmeniz gereken yürüyüş yolunu işaretler ile çizmişler. Etrafta bizden başka kimse yok. Dağda bir başımıza başlıyoruz yürümeye. Yer yer engebeli olan bu yürüyüş rotasında en büyük keyfi zorlu patikalarda kucakta giden Can yaşıyor.. :) Biz kan ter içinde kalmışız o oyun derdinde. Elinde sopası sağa sola sataşıyor. Yaklaşık yarım saat yürüyoruz orman içinde. Orman oldukça sık dokulu, şehir ormanları gibi değil ve yeterince tedirgin edici, özellikle de sizden başka civarda ses yoksa..Kafamızda kurmaya başladık oğlumuza çaktırmadan ayı çıkarsa naparız diye. En son bilmeden yürüdüğümüz Artvin Karagöl rotası meğerse ayıların sıkça görüldüğü bir rotaymış. En küçük bir şansınız bile yok karşılaşırsanız :) Bir de ailemizin küçük ferdi söz konusu olunca geri dönmeye karar veriyoruz. Kanyona varamadık. Evet kesinlikle az kalmıştı.. Ancak hem yorulduk, hem gerildik.. Hızlıca gerisin geriye dönüyoruz. Kanyon girişinde hatıra fotoğrafı çekiliyoruz. Göremedik ama temiz havasını soluduk, ormanda güzelce vakit geçirdik bu da yeter..

Dönüşte dağdan iniyoruz ve köyde gördüğümüz tek insan yaşlı bir amca ile ayak üstü laflıyoruz. Amca 80 yaşlarında. Hala çalışıyor evinin önünde. İlk sorumuz ”-dede ormandan geri döndük ayı varmı buralarda..?” cevap ”-burada ayılar var ama.. geceleri oluyor..yalnız gitmeyin..” ??!! Dönmemiz doğru karar diye seviniyoruz.. Koskoca köyde 5 ev kalmış yaşayan, kışın ise 2 ev. Herkes gitti diyor amca üzgün bir şekilde. İstanbul’da oğullarım, kızlarım..Burda doğdum burdayım ben gitmem bir yere diyor. Bir köpeği kalmış yanında. Eşi vefat etmiş. Tek başına ne yapar, ne yer, ne içer bilinmez ama bizi duygulandırdı ve uzun uzun düşündürdü.. Bütün gezide aklımızdan çıkmadı bu dede..Resim çekilme isteğimizi reddediyor ve yolumuza devam ediyoruz.

İneboluya gitmek Küre dağlarını aşmakla oluyor. Bu yollar Milli Mücadele yıllarında oldukça önemliydi. Bu önemi bilerek konuşa konuşa gidiyoruz. Can aldığı taze oksijenle arabada uyuya kaldı bile.. Hava güzel, etraf yemyeşil yol almak çok keyifli hakikaten. İnsanın kendi ile başbaşa kaldığı güzel nadir anlardan aslında. Yollar dağ yolu olduğu için virajlı ancak güzel. Bu arada bir tarihi evin önünden geçtiğimizi farkediyoruz, ileride durup tekrar geliyoruz çünkü bu yer hiç yabancı değil fotoğraflarını görmüştük. Yaklaşınca farkediyoruz ki burası ”Tarihi Ecevit Hanı”. Ne yenir ne içilir derseniz tabiki Ecevit çorbası. Biz içtik güzel, lezzetli bir çorbaydı. Ancak işletme sahibi ya yoğundu ya da biraz soğuktu bilemedik. Bir an önce yiyip gitmemizi istermişcesine hareket edince bizde sıkıldık. Sonradan anladık ki akşama düğün varmış onun hazırlıkları sürüyormuş. Restorasyonu yeni biten han’ın üst katı aynı zamanda otel olarak işletiliyor.

Duvarlarda milli mücadele dönemine ait resimler var. Silahlarımızın taşınmasında önemli bir liman olan İnebolu’dan, gelen tüm mühimmat buralardan geçiyor. Geçerken de askerlerimiz dinleniyor.. Han’ın en temel özelliği bu. İnebolu’ya 35 km kalmış biz planlarımızı konaklarız sabah gezeriz diye yaparken, etrafın güzelliğine bakakalıyoruz. Küre dağları hakikaten çok güzel. Ara sıra durup yol kenarında manzara izliyor, fotoğraf çekiliyoruz.

İnebolu‘ya vardığımızda sahile park ediyoruz. Yanımızda jandarmanın aracı var. Onlarla bir süre sohpet ediyoruz, ”-Merkezi neresi buranın, gezeceğiz de..” diyoruz. ”-Burası. Siz nereyi aradınız? diyor Jandarma.” Etrafa bakınıyoruz, gayet kötü. Ama moralimizi bozmuyoruz. tarihi İnebolu böyle beton içerisinde olamaz güzel bir yeri vardır diyoruz. Yürüyor yürüyor ancak daracık sokaklarda bir de kaldırıma park eden arabalarla boğuşmaktan hiç keyif alamıyoruz. Bir kaç kişiye birşeyler soruyoruz..Bilen yok..Esnaftan kapı önünde duran düzgün birine burada yabancı olduğumuzu ve kültürel nereyi görebileceğimizi soruyoruz.

Biraz düşünüyor, ”-Şu yukarıda yeni yapılan evler var..site..diyor. Güzelmiş oraları..” Yahu kardeşim hiç mi tanımıyorsun yaşadığın yeri, bari biraz tanı. Söyleyecek iki çift lafın olsun gelene..! Arrgghh….Söylene söylene İnebolu’dan çıkıyoruz. Tarihi bir tek ismi kalmış.. Üzücü ama insanımızın acımasızlığı tarihe geçmişe verdiği önemsizliği çok açık hissediyorsunuz..Kalmak ne kelime yola devam Sinop’ta kalırız. Zaten sahil yolu nefis manzaralıymış. Bakına bakına gideriz.. Akşam üzeri oluyor..

Sinop 143 km diye bir tabela var.. İyi 1.5 saat sonra gideriz diye hesap yaparken tam 3 saat sonra varıyoruz. İnebolu Sinop arası binlerce virajdan oluşan karanlıkta hiç çekilmeyen bir yol. :) Dön dön dön…Bir sağa bir sola…Arakada oturanların vay haline. Yollar daracık, kimi köyler terkedilmiş..kimi yerlerde heyelan olmuş iki araba zor geçiyor.. malum karadeniz kıyısı ve geniş yolların olabileceği alan maalesef yok. Bütün gezimiz boyunca en zorlandığımız yol (yorgunluk olarak) burasıydı. Sanki 1000 km yol yaptık hiç durmadan.  Yer yer heyelan olmuş, yol çökmüş, sürekli bakım onarım..bir de viraj+havanın kararması.. Sinop’a girince rahatlıyoruz…


Kas 21 2012

Ayvalık, Cunda Adası, Şeytan Sofrası, Sarımsaklı, Pelin Butik Otel

Havalar güzel, içimiz kıpır kıpır. Ee oğlumuzla da vakit geçirmek istiyoruz bu güzel havalarda tabiki.. 30 Ağustos tarihinin resmi tatil ve Perşembe gününe gelmesi ile Cuma gününü de biz ekleyerek toplamda 3 günlük bir yakın yer gezisi yapalım istedik. Çevremize bakındık ve uzun süredir gitmek istediğimiz Cunda Adası’nda karar kıldık. Kısa bir kalacak yer arayışı ile beraber, internetten yorumlarına bakarak bir çok kişinin memnun kaldığı Pelin Butik Otel‘de (!) karar kılıyoruz. Otel ile ilgili yorumlarımızı gezi notlarımızın sonunda bulabilirsiniz..

İstanbul’dan sabaha karşı çıkıyoruz ve toplam yol 4.5 saat sürüyor. Mesafe km olarak fazla olmamasına karşın yer yer yol yapım çalışmaları olması ve yolun Balıkesir sonrasında virajlı olması hızınızı düşürüyor. Sabah 9 gibi Ayvalık içerisinde oluyoruz. Etrafı tanımak için arabayla kısa bir şehir turu atıyoruz. Trafik Polisi’ne otopark sorup, meydanın hemen arkasında ara sokaklarda otoparklardan birine park ediyoruz. Ayvalık için ilk dikkatimizi çeken husus heryer kıpır kıpır.. :) Denizi, insanı, kuşları, sokakları..her yer… Bir de eski tarihi evleri..çok güzeller..

Hemen meydana en yakın pastaneye oturuyoruz. Tost falan hiçbir şey yok, sadece poğaça ve türevleri.. Hemen alıyor ve çay ile yudumluyoruz. Bu arada özellikle beklediğimiz bir etkinlik daha var: ”30 Ağustos Törenleri”.. Ama burada yapılır mı yapılmaz mı bilemedik..Derken meydanda kalabalık toplanmaya başladı. Bizde koşar adımlarla törende yerimizi aldık. Ne de olsa oğlumuzun ilk töreni olacak.. Resmi törenden sonra Belediye Bandosu o kadar keyifli vakit geçirtti ki anlatmak mümkün değil. Bandodaki tüm müzisyenler babamız, dedemiz yaşındaydı.. Hepsinde bir neşe..bir keyif.. Bu keyif çaldıkları parçalara da yansıyor.. Hepsinin ellerine sağlık..Denizin kıyısında yaşamanın verdiği keyif olsa gerek.. :)

Neyse lafı uzatmayalım.. Öğlen olmak üzere gidip artık otelimize yerleşmek için Cunda Adası’na doğru yola koyuluyoruz. Zaten merkezden ada 10 dk. sürüyor. Bildiğiniz ada gibi değil buraya ulaşım karayolu ile yapılıyor.. :) Yolda köprü üzerinde bir de tabela var: ‘Türkiye’nin İlk Boğaz Köprüsü’. Resim çekilip devam ediyoruz, evler beliriyor sağlı sollu. Adaya girerken sağınızda kalan yanı yeni tip evler ve genel olarak kötü mimari ile dolu, eski klasik olan kısım ise sol tarafınızdaki alan. Otelimizin merkeze olan uzaklığı yürüyerek 10 dakika..

Merkeze indiğinizde arabanızı özellikle akşamları park etmek problem olabiliyor. Zaten belli saatler arasında taşıt trafiğine kapatılıp yaya trafiğine açılıyor sokaklar. Bu sebeple merkeze uzak parkedip yürümekte fayda var. Burada bol bol güzel mimariye sahip eski rum evleri, her köşede kedi ve yine oldukça fazla sayıda zeytin, zeytinyağı satan dükkanlar var. Bu güzel sokaklar arasında etkilenmeden yürümek mümkün değil. İlk akşam otelimizin yönlendirdiği İskele Balık Restorant‘ta balık yiyoruz. Taze balık yemek istediğimizi söylesekte maalesef  lezzetinden ve gelişinden anlıyoruz ki dondurulmuş balık yiyoruz. Fiyatlar makul ancak fiyat-kalite ortalamayı geçemiyor.

Şimdi bir çok takipçimiz denizi soracaktır. :) Deniz tahmin ettiğiniz gibi buz!. Hatta denize girmek için adanın kuzeyine doğru özel plajların bulunduğu yere gittik. Buraya giderken yolun bittiğini düşünebilirsiniz, hatta kaybolduğunuzu sanabilirsiniz ancak durmayın yola devam edin.. Merkeze olan uzaklığı 20 dakika.. Neyse Bıyıklı Plajına vardığımızda saat 16.00’yı gösteriyordu. Plaj sahibi bizden tam gün parası almak isteyince biz de biraz ilerideki açık alanda durduk. Oğlumuz Can burada suya olan hasretini giderdi.. :) Plaj yönetimi ile ilgili ayrıntılara girmiyoruz ama, soğuk, laubali bir tutum, bakımsız mekan ve tok esnaflık yapan görevli işi özetliyor sanırız..

İkinci günümüzde adanın tüm sokaklarını teker teker turluyoruz, eski taş fırınından, Sevim-Necdet Kent Kitaplığına (Tepedeki değirmenli müze) her yeri dolanıyoruz. Burada yaşamanın keyfi bambaşka.. Sevim Necdet Kent Kitaplığı, Koç grubu tarafından restore ettirilip müze haline getirilmiş. Enfes bir manzaraya hakim cafe-bistro’su var. Fiyatlar makul, çalışanlar oldukça güleryüzlü. Biz limonata ve kahve molası verip buradan ayrılıyoruz.

Gezi listemizde Şeytan Sofrası var. Ayvalık – Sarımsaklı yoluna doğru sahilden ilerleyip Şeytan Sofrası tabelalarını izlemeniz yeterli. Geze geze, yavaş giderseniz yaklaşık 20 dakika da burası sürüyor adadan. Burada tepeden hakim konumda Ayvalık ve Cunda manzarası izleyebilirsiniz. Manzara nefis. Ancak uyaralım feci bir rüzgar var, insanı dayak yemiş gibi yapıyor. Resmen sersemledik, yorulduk :) . Tepede birkaç restoran var. Yemeklerden, gözlemeye, Ayvalık tostu’na herşey mevcut. Biz Ayvalık tostu istedik oldukça vasat bir tost geldi. Burada birşeyler yemek isteyenler, rüzgardan yemeklerin 1-2 dakika içerisinde soğuyacağını da hesap etsinler.. :)

Geldiğimiz yolu tekrar iniyoruz ve Sarımsaklı’yı takip ediyoruz. Ana baba günü. Plajlarda adım atacak yer yok. Ama oğlumuz denizi görünce girmek istiyoru bizde hemen bir şezlong ayarlıyoruz 10 TL verip. Plaj halk plajı, kabin duş mevcut. Su yine buz gibi :) titreye titreye bu sefer bizde giriyoruz.. Tekrar hatırlatalım: Ağustos ayı ama su buz gibi..Galiba Akdenize fazla alıştık.. :) Sarımsaklı Ayvalık’ın oteller ve plaj bölgesi aslında. Bu yüzden gezilecek çok fazla bir yer yok, sadece denize girebilir ve bugüne kadar gelmiş geçmiş en güzel dondurmayı yiyebilirsiniz. :) Görüntüsüne aldanmayın ve  Yaşar Çarlı’nın Dondurma Evi‘ne gidin..Tüm çeşitlerin tadına bakın. Resmen meyve yiyorsunuz. Bayıla bayıla yedik. Gurmelerin Türkiye’deki en iyi ilk 10 içerisinde gösterdiği bir dondurmacı (bir şubesi de İstanbul Bostancı’da). Yaz aylarında akşamları yaklaşık 2 km kuyruk olduğu da başka bir rivayet bizden duymuş olmayın.. ;)


Akşam Cunda’ya geri dönüyoruz. Papalina yemek için (Buraya has bir balık cinsi, Hamsinin daha da küçüğü) bir balık restoranı seçiyoruz: ‘Kaptanın Yeri’. Sonunda güzel bir balık yiyor ve kapanışı yapıyoruz.. Artık sabah yola çıkacağımızdan zeytinlerimizi ve zeytinyağımızı alıyoruz: Has Ada Zeytincilikten. Tek kelime nefis. Şu an hala oradan aldıklarımızı tüketiyoruz.. :) Ayrıca bu zeytinci de Türkiye’deki en iyi ilk 10 arasına girmiş lezzet bakımından bilginize. Meydana doğru yürürken Tarihi Taş Kahve‘de lokma ve çay keyfi yapıyoruz.


Kısa sürse de biz bu geziden çok keyif aldık. Evimize gülen yüzlerle bol enerjili döndük. Aslında bize sorarsanız 3 gün Cunda ve çevresi için yeterli. Kafanızı güzelce dinleyebilir, bolca oksijen depolayabilirsiniz. Bir tatilinizi mutlaka buraya ayırın ve doğanın keyfini çıkartın. Şimdi gelelim otelimize;

Pelin Butik Otel;

Otel iki binadan oluşuyor ortada büyük bir yeşil alanı var. Odalar güzel, temiz(di). Ancak;

İlk gittiğimizde bizi otel sahibi Pelin hanım karşıladı. İlk şaşırmamızı fiyat konusunda yaşadık telefında bize verdiği fiyatı vermediğini söyleyerek kısa bir gerilim yaşadık. Bize balkonlu odaların gecesinin 200, balkonsuz odanın gecesinin 150 TL olduğunu söylemişti. Ancak gittiğimizde bu rakamlara 50 TL ekledi. Sonra sanki fiyatı biz vermişiz gibi ‘peki öyle yapalım madem’e geldik.

Ardından iki gecelik ücreti ”yanlış anlamazsak hemen” tahsil edeceğini, çünkü Cuma ve Cumartesi burada olmayacağını söyledi. Anne babasının ise kredi kartından parayı çekemediği için sıkıntı olabileceğini söyledi. Bizde anlayışla karşıladık ve ilk defa hizmet almadan ödememizi yaptık. Ancak şaşırtıcı olan Pelin hanım Cuma, Cumartesi günü de oradaydı ve hiçbirşey olmamış gibi davranmaya devam etti. Kaldığımız iki gün boyunca da odadaki bırakın temizliği, çöplerin dahi alınmaya gelinmemesi bebekli aileler için bir dert haline gelebiliyor.. Otopark için yandaki 4 arabalık boş arsayı kullanıyorsunuz ve sürekli Pelin hanım ”-arabayı çekebilirmisiniz araç gelecek, araç çıkacak”..v.b.. diye uyarıyor. Bu uyarılar bir süre sonra bayıltıcı olabiliyor.

Son sıkıntı ise kahvaltı..Buradan buyrun: Herkese kahvaltı tabağı geliyor. 4 zeytin, fındık peynir, fındık kadar kaşar, küçük pakette hazır tereyağ, bal, reçel…v.s..vasat. Sanki köhne bir pastanede kahvaltı tabağı gelmiş gibi.. Ancak biz burada değiliz. İlerideki masada kahvaltısını yapan çiftin önünde tabak içerisinde taze biber konmuş. Bizde oradaki Pelin hanımdan biber tabağı istedik. Gitti adamların önünden tabağı aldı geldi. Biz gittik çiftten özür diledik. Önünüzden aldı kusura bakmayın dedik.. Utandık yani. Ömrümüzde görmedik böyle bir şey. :) Sonra biz biber yerken bu sefer bizim önümüzden tabağı alıp başka masadaki müşterilerine verdiler. Kısa bir gerilim oldu ama otel sahibi Pelin hanımın herşeye kayıtsız kalması enteresandı. Kardeşim böl şu biberi millete..herkes rahat rahat yesin.. Bu kadar mı kıymetli. Haa bu arada biz müşteriler orada oturur bunları yaşar, hazır ambalajlı kahvaltı yaparken, otel sahibinin kendisine oldukça şık ve mükellef bir kahvaltı sofrası kurması da bizce orada müşterilere yapılan en büyük ayıptı.

Burada şunu anlıyoruz: İnternetten yapılan yorumlar yanıltıcıdır. İyi kötü olabiliyor, kötü iyi.. En güzeli bloglardan ve kalanlardan dinlemek bu otelleri.. Otelcilik hele hele Butik Otel işletmesi ”-İstanbul’dan sıkıldım.. paramda var hıh..otel açayım bari”ye benzemez. Hizmet sektörü nedir önce onu kavramak lazım..Hani daha da gitmem derler ya o hesap oldu bizimkisi.. :)


Eyl 3 2012

Selimiye, Beyaz Güvercin Motel

Hatırlarsanız daha önceki yaz gezilerimizde Bozburun’da konaklamış ve çevre gezilerimizde bu şirin yere bayılmıştık. Selimiye köyü adı gibi bir köy. Denizi kıpırdamıyor. Koyun güzel yapısı fırtınalı havalarda tarih boyunca hep sakin bir liman olmuş..

Selimiye’ye ulaşmamız İstanbul’dan kolay olmuyor. Bebekli yolculukların olmaz ise olmazı gece yola çıkmak. Yani en azından bizim açımızdan böyle. Çocuklar gece yol boyunca sallantıdan güzelce uyurken, sizde sakin bir yolculuk yapıyorsunuz. Tabiki gece çıkmanın avantajı bu kadarla da kalmıyor; polis radarları sabah 7’ye kadar olmuyor, güneş tepenizde rahatsız etmiyor..trafik en az düzeyde..v.s..ama biz daha çok bebeklerin rahat etmesiyle ilgileniyoruz.. :)

Yaklaşık 800 km yol Pendik-Yalova feribotu ile beraber 11.5 saat sürdü. Yolun Muğlaya kadar olan kısmı oldukça rahat. Özellikle virajların başlaması ile beraber hızınız oldukça düşüyor. Örnek vermek gerekirse Marmaris – Selimiye arası 40 km olmasına rağmen neredeyse 50 dk. sürüyor.

Selimiye köyü tatil sezonunun başlaması ile beraber kalabalıklaşan ve 3-4 ay boyunca bunu koruyabilen bir köy. Konaklama seçenekleri, butik oteller ve pansiyonların ötesine geçmiyor. Burada lüks yok. Gürültü yok. Bağıran çağıran esnaf yok. Herkes huzurlu bir dinlencenin peşinde. Bir de yatlarıyla yolculuk eden yerli yabancı turistler şenlendiriyor köyü. Ancak sınırlı yatak sayısı nedeniyle hatırlatmakta fayda var, Temmuz ve Ağustos aylarında yer ayırtmadan konaklama yapabilmeniz oldukça zor.

Köyün merkezi içerisinde sahil boyunca sıralanmış irili ufaklı bir çok lokanta restoran bulunmakta. Yine gezi tekneleri buralardan yolcularını alıyor, akşam yine aynı yere bırakıyor. Konu tatil olunca aslında deniz ve yemeklerden bahsetmek gerekir. :) Evde küveti doldurduğunuzda nasıl dibini görüyorsanız aynı berraklık Selimiye için de geçerli. Balıkların sürüler halinde yanınızdan geçişini izlemek inanılmaz bir keyif. Buradaki balık hareketliliğinin nedeni aslında doğal bir üreme alanı olmasından kaynaklanıyor.

3 akşam dışarıda Selimiye’de yemek yedik. Bunlardan biri Paprika diye mantısıyla ünlü bir mekan, diğeri Giritli diye Ahtapotu ile ünlü bir mekan, en sonuncusu ev yemekleri yapan standart bir yerdi. Mantı güzel ama pahalı, Ahtapot ise (affınıza sığınarak) bir daha yemeyeceğimiz bir yemek oldu bizim için..Damak tadımıza uymadı bir türlü sevemedik. :) Bu mekandan değil bizden kaynaklı bir sıkıntı..

Kaldığımız yerin hemen arka tarafında ‘Sığ Liman’ denilen bir koy daha vardı. Oraya otelimizden yürüyerek gittik, su hakikaten sığ (bileklerinizde) ve sıcak. Çamurlaşmış kumları da hoşumuza gitmediğinden biraz bakınıp geri döndük.

Gelelim kaldığımız motelimize;

Nisan ayında erken rezervasyon indiriminden yararlanıp nerede kalalım, diye internette otellere bakarken resimlerinden oldukça beğendiğimiz bir otelde konaklamaya karar veriyoruz ‘Beyaz Güvercin Motel’.  Aradığımızda bizi Müjdat bey karşılıyor. Her görüşmemizdeki kibarlığı ve ilgisiyle doğru yer diye karar veriyoruz. Günlük 230 TL oda kahvaltı (Temmuz fiyatı) anlaşıyoruz.Selimiye köyü’ndeki yolun en sonundaki otel burası!

Ama sonradan farkettik ki kullanıcı yorumlarını okumayı atladık. Hemen bir hız bakıyoruz ki o da ne! Bir çok şikayet var. En son isteyeceğimiz şey bir sene hevesle beklediğimiz tatilin burnumuzdan gelmesi. Otele geldiğimizde odamızın hazırlandığını söylüyor Müjdat bey. Odaya geçtiğimizde herşeyin yeni olduğu ve minimal bir tarzda oldukça şık ve basit döşendiği dikkatimizden kaçmıyor. Eşimin incelemesinde de :) temiz çıkan odadan ilk artıları alıyor otelimiz. Otelin yukarı bölümünde otopark ve odalar, aşağıda ise restoran, bar ve sahil kısmı kalıyor.

Kahvaltı için masaya oturduğunuzda çalışanlara kaç kişi olduğunuzu söylüyorsunuz ve o kişi sayısı kadar kahvaltılık geliyor. Bu hazırlık aşaması 10 dakika sürüyor, bunun anlamı şu herkese taze taze geliyor. Ara ara masalar arasında sıcak ekmek geliyor, İsterseniz bardaklarınıza sürekli çay tazeleniyor, isterseniz termos masaya bırakılıyor. Bizim için en önemli öğün kahvaltı..Resimden de anlaşılacağı gibi bol bol geliyor tok bir biçimde kalkıyorsunuz. :)

Öğlen ve akşam yemekleri için farklı bir sistem var. Öğlen menü kartından bir yemek seçebildiğiniz gibi, ana yemek+salata/cacık..v.b..+tatlı/meyve’den oluşan fix menü’den de faydalanabiliyorsunuz. Porsiyonlar büyük ve doyurucu. Ayrıca fix menüde zaman zaman ev yemeklerinin de olması bebekleri için annelerin en önemli  sevinç kaynağı oldu.. :) Akşam yemekleri için yer ayırtıyorsunuz, iskele üzerinde masa kuruluyor ve nefis manzara ile beraber önceden sipariş ettiğiniz yemeğinizi yiyorsunuz. Şunu belirtmek isteriz ki bugüne kadar yediğimiz en taze balıkları burada yedik. Fiyatlar ise; tatil bölgesi, zaman ve mekan düşünüldüğünde makul geliyor. Aynı lezzeti dışarda aramaya kalktığınızda yine aşağı yukarı aynı rakamları ödüyorsunuz. Otelde limonata içmeden gitmeyin..Uzun zamandır içtiğimiz en lezzetli hakiki limonataydı..

Otelin restoran kısmı ve barı arasında oldukça geniş bir yeşil alanı var. Burada çocuklar dilediğince koşup oynuyorlar. Hemen aynı alanda etrafa serpiştirilmiş bir çok yastık var. Buralara havlunuzu atıp denize girebiliyorsunuz. Biz de 3 aile olarak her defasında geniş bir yastıklı alan kapattık. :) (Not: Hayır hayır hiç yer kapma telaşı yok..merak etmeyin.. herkese yetecek kadar yastık-şezlong var :) )

Plajın en geniş yeri heralde 1.5 metredir ama bu otelin değil Selimiye’nin genel karakterinden kaynaklanıyor. Denizde o kadar çok balık var ki zaman zaman bunlar ayaklarınızdan küçük bir öpücük alıyorlar :) Bir hafta boyunca konakladığımız otelde çalışanların yüzünden ilk günkü gülümseme hiç kaybolmayınca gidip otel sahibini tebrik ettik. O da teşekkür edip masamıza kavun yolladı. :) Aslında biz bunu kavun için yapmamıştık..çok hoşumuza gittiği için yapmıştık. Şaka bir yana tatilimizin bu kadar keyifli olmasının en önemli nedeni bu çalışan arkadaşlar. Büyük bir soru işareti ile gelip, kocaman bir mutlulukla ayrılmak güzel bir duygu. İnşallah hizmet hiçbir zaman bozulmaz.

Çocuklu ailelere özellikle tavsiye ettiğimiz bu otelde internette yazılanlara kulak asmadan kalabilirsiniz.


Haz 15 2012

İstanbul Dünya Çevre Günü Kıtalararası Bisiklet Gezisi

Geçtiğimiz kış gezmeyi seven bir kaç aile olarak ‘yazın bisiklet alalım, bebek, çoluk çocuk hepimiz bineriz?’ diye düşündük. Uzun yıllardan beri bisiklete binmemiştik. Yaz geldi çattı. Uzun uzun araştırmalardan sonra İstanbul’da Decathlon mağazasından bisikletlerimizi, bebek koltuklarımızı ve kask, eldiven gibi gerekli ekipmanlarımızı aldık. Hatta üşenmeyip araç bisiklet taşıyıcılarımızı da taktırdık (sadece evimizin önünde bisiklete binmek istemedik, yarın bir gün Abant, Poyrazlar gibi farklı yerlere gidersek yanımızda götürelim orada da binelim diye düşündük).

Ancak günün birinde iki kıta arasında oğlumuzla otobandan gideceğimiz hiç aklımıza gelmezdi.

Günün birinde bisikletleri incelerken ‘Bisikletliler Derneği’ facebook sayfasına rastladık. Kısa süre içerisinde sürekli takip ettiğimiz bir grup halini aldı. Etkinliği de zaten buradan öğrendik. İnanılmaz gayretleriyle muhteşem işler, geziler, organizasyonlar düzenliyorlar. Ama en önemlisi bisikletin hayatımıza girmesi için verdikleri uğraş. Bir gün bakıyoruz, vali ile bisiklet yolları yapılmasını tartışıyorlar, bir gün belediyelere bisiklet ile ulaşımın ne denli önemli olduğunu anlatıyorlar… Bir anda bu işler için hiçbir karşılık beklemeden koşturan insanlara saygı duyuyorsunuz…

Gelelim ilk defa katıldığımız bizim gezimize, dünya çevre günü dolayısıyla Taksim’den Harem’e kadar olan 18.5 km uzunluğunda bir rota belirlenmiş. Kafamızda; nasıl gideriz, yolda kalırmıyız, çoluk çocuk rezil sefil olurmuyuz yollarda gibi sorular vardı. Ancak rota o kadar güzel ki oldukça az yorularak turu tamamlamayı başardık. Tabiki kendimizce önlemlerimizi de aldık, bisiklet çantalarımıza, bol su, sandviç, güneş kremi, yara bantı gibi zaruri ihtiyaçlarımızı doldurduk. 5000 kişilik bir bisikletli ordusu Taksim, Şişli, Mecidiyeköy, Balmumcu, Boğaz köprüsü, Nakkaştepe’yi takip ederek sahilden Harem’e vardık. Oğlumuz son 15 dk. kala uyuya kaldı arka koltukta ama son ana kadar keyif aldı. :) Organizasyon oldukça profesyonel düşünülmüştü, arkadan gelen ambulanslar, bisiklet taşıyıcı araçlar, eskort polisler..v.s..Emeği geçen herkesi tebrik ediyoruz.

Gezide dikkatimizi çeken en önemli şeylerden birisi yolların kapatılmış olmasına rağmen bisikletlilerin arasından kaçmaya kalkan saygısız taksi şöförleri (ki birini polis iyi haşladı..tam destek aldı bizden), bir de yılda bir gün 1 saat yolların kapatılmasına sabredemeyecek kadar aciz olan, kornalarıyla bizler geçerken protesto eden otomobillerdi. Gördüğümüz tüm turistler alkışlar ile destek olurken, bizim insanımız ise arabalarından el hareketleri çekiyordu..??! (bizi bekletiyorsunuz gibilerinden..) Bu da bize daha gidileek ne kadar fazla yolumuzun olduğunun göstergesi aslında..Neyse sosyolojik, psikolojik detaylara fazla girmeyeceğiz..

Maalesef yılda bir kez düzenlenen bu organizasyonu kesinlikle kaçırmamak lazım. İnanılmaz bir tecrübe, hele Boğaz Köprüsünün üzerinde yavaş yavaş pedal çevirmek nefis. İstanbul’da yaşadığınızı hatırlıyorsunuz. Yaşınıza cinsiyetinize bakmadan bisiklet alın, ailece bu güzel keyiften mahrum kalmayın. Yarınlar bisikletler ile çok daha güzel olacak. En azından çocuklarımız için..


Eki 22 2011

Sakarya – Çiğdem Yaylası

Canımızın sıkıldığı bir Cumartesi günü yaptığımız şipşak organizasyon ile Çiğdem Yaylası’nı keşfetmek için 3 araç ve 3 aile olarak hareket ediyoruz. Hava Ekim için normal sayılabilecek bir soğuklukta, ancak 1400 m rakımlı bu yaylanın oldukça soğuk olabileceğini öngörüp bebekler için gerekli donanımı hazırlayarak yola koyuluyoruz. Yolda Maşukiyede öğlen yemeklerimizi yiyip yolumuza devam ediyoruz.

200 km olan yol yaklaşık 3.5 saat sürdü yol ancak dura kalka, yemek yiyerek, çocukların oyun oynamasını bekleyerek zamanımızın bir çoğunu geçirdik. Bu gezide ilk defa değişiklik yaparak yaylaya giden yolun nasıl olduğunu sizlere kamera ile çekim yaparak göstermek istedik. Buradaki amaç ”-biz nasıl gideriz oralara? Yollar nasıldır acaba?”nın cevabı için. Linki burada buyrun. :)Hatta bunu geliştirerek çok farklı çekimler yapmakta bizlerin hayali.

Köylerin arasından inişli çıkışlı ve virajlı olarak yolları takip ediyoruz. otobandan ayrıldıktan sonra benzin istasyonu falan da bu ara yollarda bulunmamakta bu sebeple ihtiyaçlarınızı Sapanca ya da Hendek’te son olarak alabilirsiniz. Videodan da göreceğiniz gibi asfalt olarak başlayan yol önce stabilize, ardından toprak sonra da bozuk çamurlu bir yola dönüyor. Ama Ekim şartları için korkulacak hiçbir durumun olmadığını yolda kalma gibi bir şeyin sözkonusu olmadığını ekleyelim.

Yolların arasında kıvrılarak ilerlemek ve bir süre sonra temiz orman havasının ciğerlerinize dolduğunu hissetmek muhteşem. Temiz hava insanın hemen uykusunu getiriyor.  :) Yaylaya ne zaman varırız diye düşünürken bir anda kendimizi geniş bir düzlükte buluyoruz. Yayla karşımızda! Her yer alabildiğine yeşil. Muhteşem bir manzara ve öğrendiğimize göre ilkbahar ve sonbahar aylarında yaylada çıkan Çiğdem çiçeklerinden alıyor ismini. Biz çiçeklerden az sayıda görsekte hemen araçlarımızı park edip yaylada yürüyoruz. Keskin bir soğuk var. Sapancada olmayan kar burada mevcut. Yayla evlerinin bir kısmı ahşap yeni yapılanların bir kısmı ise beton. Böyle durumlarda betonun neden icat edildiğini sorguluyor insan.

Ormanın derinliklerinden ağaç kesme sesi geliyor. Tam bu sırada bomba atılmışçasına çıkan ses ağacın büyüklüğü konusunda bizlere bir fikir veriyor. Bir traktör bunları çekiyor. Ondan dönüş için farklı bir rota istiyoruz. Kısa süreli sohpet ediyoruz, çünkü soğuk artık iliklerimizde. Araba ile bölgeyi ekşfetmeye karar veriyoruz. Geldiğimiz yol yerine, yaylanın devamında yolun çatal olduğunu ve solu takip ederek otobana kadar inebileceğimizi söyleyen yaylanın köylüsüne teşekkür edip oradan ayrılıyoruz. Bir süre sonra yol daralıyor. Sağlı sollu dev ağaç kütükleri mevcut. Ağaçları keserken gördüğümüz insanlar bize yolun böyle olduğunu devam edebileceğimizi söylüyorlar. Geldiğimiz yola göre çok daha virajlı olan yolu inmek 1 saatimizi aldı ancak yaşattığı macera, manzara ve keyif süreden çok daha güzeldi.

Dönüş yolumuz üzerinde Adapazarına uğrayıp Köfteci İsmail’in yerinde ıslama köfte yiyoruz. Ortam güzel, yemekler lezzetliydi.

Mevsiminden dolayı pek fazla bir hareket kabiliyetimiz olmasa da Çiğdem yaylası geniş düzlüğü ve muhteşem yeşilliği ile güzel bir övgüyü hak ediyor. Yazın burada çok daha keyifli vakit geçirilebilir. Bu doğal güzellikler bozulmadan bir gün mutlaka burayı keşfedin.