Eki 18 2011

Poyrazlar Gölü

Piknik için bir süredir nereye gidelim diye yer bakıyorduk. Bu yer öyle güzel bir yer olmalıydı ki, güzel manzarasının yanı sıra, ormanı ve havasıyla içimizi açmalı, pikniğimizi yaparken de su gibi temel ihtiyaçlarımızı görebileceğimiz yerleri olmalıydı. Doğru yeri bulduk! O zaman anlatmaya başlayalım: Poyrazlar Gölü.

Öncelikle ulaşım çok rahat. Adapazarı merkezine 5 km uzaklığı var. Yani bir nevi yanı başınızdaki cennet. İstanbuldan yola koyulduk, Adapazarı’ndan Karasu istikametine döndük. Bunların hepsi topu topu 1.5 saat sürdü. Şehir merkezine olan yakınlığı sizi korkutmasın sanki onlarca km uzakta başka bir yerdeymişsiniz gibi bir his yaşatıyor. Sözkonusu piknik olunca tüm alet edevatımızı tabiki yanımıza aldık ancak unuttuklarınız için hemen göle 1 km mesafede bulunan köy bakkallarından temin edebilirsiniz. Orman bakanlığı gölün girişinde araç başına 5 TL ücret alıyor. Cumartesi günü geldiğimizden oldukça sakin olan göl etrafında bir tur atıyoruz. Nefis bir dinginlik hakim. Hava da çok güzel. Hafif esen rüzgar Temmuz sıcağını hissettirmiyor bile. Beğendiğimiz bir yere kuruluyoruz.

Oturmak için kamelyalar yapmışlar gölgelikli. Ancak biz ağaçların arasında bulunan ahşap masaları tercih ediyoruz. Arazinin geniş yapısı burada piknik yapan ailelerin birbirinden uzak bir şekilde rahatça dinlenmesini sağlıyor. Aynı zamanda ara ara çeşmeler ve tuvaletler mevcut. Böyle bir piknik yeri için seviniyoruz, bir anda gözlerimiz gülüyor. Ama sizlerin de bildiği gibi piknik cumartesi yapılmalı. Bunu unutmayın. Pazar günü gidenlerden buranın da panayıra döndüğü haberini aldık :) .

Piknik yapmak istemeyenler için de restoran ve kafeteryası mevcut. Hatta yemek istemeyenler gezmek isteyenler için de bisiklet kiralıyorlar. Gayet güzel ve yokuş olmadığı için de mantıklı. İsteyenler gölde deniz bisikleti kiralayarakta vakit geçirebilirler. Akşama kadar keyifli bir gün geçirdik. İstanbul’da yaşayıp şehir dışında güzel bir alan önerisi isteyenlere duyurulur. Daha da ayrıntılı bilgi için buraya tıklayabilirsiniz.


Eyl 17 2011

Yedigöller Milli Parkı



Güzel ve sıcak bir haziran günü havaların da sıcaklığını fırsat bilip Yedigöllere gitmeye karar veriyoruz. Eşyalarımızı ve sıfır kilometre özel yapım mangalımızı da bagajımıza alıp yola koyuluyoruz. Bu sefer bir farklılık yapıp Yedigöller içerisindeki Dağ Evi‘ni kiralıyoruz. Özel bir şirkete devredilmiş. Geceliği 200 tl. Bebeğimiz var ve geceyi rahat geçirmek istiyoruz. Buraya nokta koyuyoruz vee; konaklama maceramızın rezaletini yazının kalan kısmında lütfen heyecanla okuyun :)

İstanbuldan Cumartesi günü erkenden yola çıkıyoruz. Bolu’da hava güneşli gözüküyor. 3 saat sonra otobandan Bolu’ya varıyoruz. Eksiklerimizi bulduğumuz marketlerden ve son olarak da etimizi yine Bolu’daki şehir merkezinden alarak yola devam ediyoruz. Ulaşım için 2 seçenek var. Otobandan Bolu/ Yeniçağ çıkışından Bolu merkeze buradan da Yedigöller tabelasını takip ediyorsunuz. Bu aslında aynı zamanda dağ yolu tabir ettikleri yol. Diğer yol ise Mengen üzerinden ulaşım. Bu yol nispeten dağ yoluna göre daha güzel(miş). Biz gerek manzarası gerekse oksijeni için dağ yolunu kullanıyoruz.

Bolu merkez – Yedigöller arası 45 km kadar. Ancak yol stabilize, virajlı ve bozuk. Bu gözünüzü korkutmasın normal bir araba ile gayet rahat ulaşabilirsiniz. Tek kötü yanı ortalama hızınızın 20-40 km olması. Yolun keyfi muhteşem. Köylerin içerisinden geçiyorsunuz, yolu kapatan inekler, koyun sürüleri, yanda akan şırıl şırıl çeşmeler, yalaklar..Camı pencereyi açıyoruz içimize oksijeni alıyoruz. Hava bir anda soğuyor. Aslında güneş bir türlü çıkamıyor. Dağı tırmanmaya başladıkça da kış şartları ortaya çıkıyor bu yaz gününde. Yağmur, sis, çamurlar, büyük su birikintileri.. Bunlar aksine yolculuğumuzu daha da keyifli hale getiriyor. Yolculuktan keyif alıyorsanız bu yol tam size göre.. :)

Yolda küçük bir tabela ile karşılaşıyoruz: ”Telefon Türksel çeker”. Hakikaten de öyle. Başka hiçbir telefon çekmiyor. Yolun sonunda giriş için görevli bilet kesiyor ‘araba 8 tl’. Girer girmez de karşımızdaki güzel evlerin dağ evleri olduğunu anlıyor ve bu evde kaldığımız sürece yaşayacaklarımızı bilemeden :) anahtarımızı almaya müdüriyete restoranın olduğu bölüme gidiyoruz. Gördüğümüz yeşillikler ve manzara karşısında ağzımız açık kalıyor. Sımsıkı ağaçlar, yeşilin her tonunu yakalamak mümkün. Nefis manzara, kahvaltımızı yapıp anahtarımızı sonra alırız diyoruz, hemen gördüğümüz ilk masaya kurulup muhteşem bir açık hava kahvaltı keyfi yaşıyoruz.

Otel müdürü yemekten sonra bize anahtarı veriyor. Giriş 12.00 de çıkış 10.00’da diye de ekliyor. Evde herşeyin olduğunu, bir ihtiyaç halinde söylememizi tembihliyor. (Bir daha da ne müdürü ne de bize telefonda yardımcı olan bayanı görüyoruz.) Yukarıya eve çıkıyoruz. Bizi minik bir fare karşılıyor. Konaklamamız boyunca sürekli bizimle temasa geçmeye çalışan bu fare ara ara tahtaların arasından çıkarak heyecan yarattı. Odalara yerleşmek için (bizimle beraber kuzenlerimiz de çift olarak var) yukarıya çıkıyoruz. Yatakların üzerlerinde battaniyelerin arasında kurtlar, tırtıllar ve karınca orduları geziyor. Vaziyet çok kötü. Çünki bazı hayvanların vıcığı çıkmış karıncalar onu yatakta yiyiyor. Tuvalete girip elimizi yıkamaya çalışacağız ama umuma açık tuvaletler bile bu kadar kötü olamaz diyip elimizi sağa sola deydirmeden çıkıyoruz. bebeğimiz var güzel bir konaklama yapalım diye hayal kurarken perdelerinden, tuvaletine, yataklarından, mutfağına tam bir pislik yuvası halini almış nefis mimarili dağ eviyle karşılaşıyoruz.. Yanımızdaki gelen aileyle durumu paylaşıyoruz onlar da pislikten şikayetçi. Aslında dışarıdan baktığınızda evleri o kadar şirin ve güzel ki insan ormanda bir evim olsun hayali kursa ancak bu kadar güzel kurabilir. Ancak işletme kötü olunca orası azap halini alıyor.

Eşyalarımızı bırakıp etrafı dolaşıyoruz. Yedigöller Milli Parkı dev gibi bir alanı kaplıyor: yaklaşık 550 hektar. Burada adından da anlaşılacağı gibi 7 tane gölden oluşuyor. Sazlıgöl, İncegöl, Küçükgöl, Deringöl, Büyükgöl, Kurugöl ve Seringöl. Evlere en yakın olan Sazlı Göl’e yürüyüş yapıyoruz. Bir süre sonra puslu hava sağanak bir yağmura bırakıyor kendini. Biz de evden uzakta olduğumuz gibi kalıyoruz. Ama o kadar sık ağaç dokusu var ki bize şemsiye görevi görüyorlar ve çok az ıslanıyoruz. Yağmur durana kadar sesi ve suları izliyoruz, inanılmaz dinlendiriyor bizi. Akşam üzeri oluyor ve eve dönüyoruz mangal yakmaya. Kapıda fare bizi karşılıyor. :)

Hava bir anda soğuyor ve 9 dereceye kadar düşüyor. Yakacak odunlarımızı hemen karşıdaki depodan temin ediyoruz. Ne gelen var ne giden. Normalde haber vermek gerekiyor. Evler ve müdüriyet arasında 1-2 km yol var. Sürekli soru sormak için inmek zor. Zaten onların da pek derdi değil. Evde şömineyi yakıyoruz ama baca da tıkalı mı sana. Ohh..! İçerisi duman oluyor bütün gece. Donmamak için odun yakıyoruz, zehirlenmemek için kapı pencereyi açıyoruz. Uyumak için de koltukları seçtik. Gece bir türlü geçmiyor, uyku yok. Hatta geri dönmeyi tartışıyoruz aramızda ancak gece yarısı dağ yolundan gitmek istemiyoruz, çok ıssız. Sabahın ilk ışıklarıyla evi terk ediyoruz. Kötü konaklamaları tecrübe etmiştik zaman zaman ama bu kadar rezilini hiç yaşamamıştık. Maalesef derdinizi anlatacağınız 1 kişi bile ortalarda yok.

Sabah Milli Parkın başka bir göl kıyısında güzel bir kavaltı sofrası ile gözümüzü ve midemizi şenlendiriyoruz. Görmediğimiz noktaları geziyoruz, yürüyüş yapıyoruz. Evi biz de rezalet bıraktık. Koltuklar her yerde, yanmış odunların külleri, aşağıya indirilmiş minderler v.s.. evde savaş sonrası bir görüntü var. Öğlen saat 13.00 gibi bir eşyamızı unuttuğumuzu farkedip tekrar evve dönüyoruz. Kapı açık, bıraktığımız gibi. İçerisi rezalet, aynen bıraktığımız gibi. Yani normalde 10.00 da boşaltın dedikleri odaya saatler sonra gittiğimizde bile kimsenin uğramadığını üzülerek gördük. Böyle bir mekan muhteşem bir işletme ve temizlik ile değil 200, 500 TL ye bile kiralayabilirsiniz.

Neyse; gelelim gezimize. Burada aslında günübirlik ya da çadır kampı için gelip, muhteşem doğada dinlenmek yapabileceğiniz tek şey. Çok güzel çadır kampı kurulabiliyor. Hatta karavan kamp alanı bile vardı. Yürüyüş yolları, şelaleleri, bitkileri ve ağaçlarıyla muhteşem bir yer. Pazar günleri çevre yerleşim yerlerinden mangalcı akınına uğruyor özellikle yaz günleri. Gölleri, Gülen Kayaları görmeyi, giderken de seyir terasından fotoğraf çektirmeyi görmeyi ihmal etmeyin. Kafa dinlemek için yeşile doymak ve oksijenden çarpılmak için muhteşem bir yer. Hatta bebeğimiz büyüsün onunla gelip kamp yapacağız. :)


Mar 30 2011

Rumeli Feneri, Rumeli Feneri Kalesi, Golden Beach


İstanbul Boğazı’nın Karadeniz girişinde karşılıklı iki fener ve adlarını bu fenerden alan yerleşim yerleri bulunmakta; Anadolu Feneri Köyü ve Rumeli Feneri Köyü. Geçtiğimiz senelerde sıkça Anadolu Feneri’ne uğradığımızdan, bu sefer bir farklılık yapıp Rumeli Feneri Köyü ve yakın koylarını gezmeye karar veriyoruz. Hem haftasonunun bir anda ısınan bu güzel güneşli gününü değerlendirmek hem de minicik oğlumuzun temiz bir oksijen almasını sağlamak niyetindeyiz.

Havanın güzelliğinden herkesin de en geç öğlene yollarda olacağını tahmin edip sabah 9.30 gibi yola çıkıyoruz. Malum bebeğiniz varsa, erken uyanıyor ve hayatı hep erken yakalıyorsunuz. Neyseki normal zamanlarda da hep erken güne başladığımızdan bizim için değişen bir şey olmuyor. Göztepe-Rumeli Feneri, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü kullanılırsa 45 dakika sürüyor. Yolda giderken özellikle Sarıyer’den sonrası çok keyifli. Ormanların içinden kıvrıla kıvrıla İstanbul’un son noktasına kadar gidiyorsunuz.

Rumeli Feneri Köyü’ne vardığımızda önce bir dolanıyoruz, ancak erken saat olmasına rağmen heryer araba ile dolmuş, ara sokaklarda bile neredeyse koyacak yer yok. Köyde görülmesi gereken bir kaç nokta var: Hacı Ahmet Ağa Çeşmesi (1771), Saltuk Dede Türbesi (1788), Ramazan Ağa Camii (17.yy). Limana aşağıya doğru devam ediyoruz, orada da kazı çalışmaları var toz toprak.. Yukarıdaki mekanların hepsi sabahları kahvaltı, daha sonra ise balık, köfte..v.s. ne ararsanız mevcut. Ancak bu toz toprak hoşumuza gitmiyor ve yönümüzü köyün diğer tarafında bulunan Cenevizlilerin yaptığı Rumeli Feneri Kalesi‘ne doğru çeviriyoruz.

Kale, Osmanlılar tarafından da bir süre kullanılmış, ancak şu anda bakımsız ve virane. Konumu muhteşem olan kale’de surlar ve kemerler ayakta boğazı gözlemekte. Kemerlere doğru yaklaştığınızda hemen ön tarafta dev kayaların üzerinde olduğunuzu görüyorsunuz. Bu kayalar inanılmaz büyüklükleri ve dalgaların vurması ile çok ihtişamlı gözüküyor. Kalenin bulunduğu alana giriş aslında olmayan bir kapı girişi ile yapılıyor, devlet koruma altına almak istemiş, göstermelik bir kapı  yapmış herkes bu kapıyı açıp giriyor gibi bir izlenim oluştu bizde. Yani giriş serbest :) Hatta bulunduğu arazi motosikletiyle gelen bir kişi tepeler üzerinde vızır vızır zıplaya zıplaya safari yapıyordu. Buradan Rumeli Feneri köyünü farklı bir açı ile görebilir, Karadeniz’e doğru uzun seyirlere dalabilirsiniz.

Öğlen olması ile birlikte aracımıza gidip oğlumuzu doyuruyoruz, yola devam ediyoruz. Solda yeşillikler, sağ tarafta ise denizi alarak ilerliyoruz. Buralarda da çok güzel evler yapılmış. Evler bittiğinde ise yol sahile sıfır iniyor ve kullanılmayan bir plaj gibi alanda buluyoruz kendimizi. Buradaki suyun temizliği ve berraklığı bizi çok keyiflendiriyor. Hemen arkasında bir lüks site yapılmış, yani evler buraya kadar inmiş ancak oturum henüz başlamamış.. Plaj dediysek kumluk değil, taşlık ancak yazın havalar ısındığında burada giren varmıdır denize bilmiyoruz. Tesis falan hiçbirşey yok etrafta. Sandalyeler alınıp güzel keyifli bir sohpet yapılabilir burada diye not alıp, suyla oynadıktan sonra yola devam ediyoruz. Yolun devamı yine aynı güzellikler içerisinde, gezi kitabımızda Rumeli Feneri’nden Demirciköy’e yürüyüş parkurundan bahsediyor.

Bu parkuru bulmak istiyoruz en azından bakıp denemek lazım. Yol bir süre sonra yine sahilde bitiyor ve Golden Beach Club‘a hoş geldiniz yazısı ile karşılaşıyoruz. Yürüyüş parkuru buradan başlıyormuş. Otopark görevlisi ile kısa bir sohpet yapıyoruz. Aracınızı burada park ediyorsunuz, tesislerden yararlanmak isteyenler; kahvaltı, yemek kısmı ile restorantından, ATV motorları ile gezi turlarından ya da çocuklar için oyun parklarından, hatta kalmak için bungalowlarını kullanabiliyor. İstemeyenler ise yine tesis içerisinden geçerek yürüyüş yoluna girip orman ve deniz kenarından yürüyebiliyor. Otopark ücreti 5 tl ödüyoruz ve yürümeye karar veriyoruz. Bebek arabası ile ancak 500 m ilerleyebiliyoruz. Yol daralıyor, hafif kayalık, taşlık olmaya başlıyor ve biz devam edemiyoruz. (Bu yürüyüş yolu kitapta yazdığına göre (ATLAS DERGİSİ – KIŞ ROTALARI ATLASI 2011) 6 km uzunluğunda ve orman içerisine girmeden Karadeniz’e paralel güzel keyifli bir rota)

Akşam üzeri tekrar aynı yol üzerinden temiz oksijen almış olarak evimizin yolunu tutuyoruz. Bu çok uzak olmayan güzel koylar insanı tatil bölgelerinde olduğu gibi dinlendiriyor. Zaten temiz oksijeni alan oğlumuz dönüşte horul horul uyudu.

(Bu arada diyeceksiniz ki hiç acıkmadınız mı? :) dönüşte balık yemek için Ümraniye’de Çırçır Ormanı içerisinde bulunan sıkça adını duyduğumuz Fevzi Hoca’nın Yeri‘ne giriyoruz. Ancak balığın taze olmaması, porsiyonun çok küçük, içerisinin ana baba günü gibi olması, birde servis ve hizmet kalitesinin düşüklüğü burayı sizlere anlatmamızı engelliyor..)


Mar 19 2011

Beykoz Korusu


İstanbul’un yakın ve en temiz oksijen alanlarını keşfe devam ediyoruz.

Bu hafta da Beykoz Korusu’nda güzel havanın tadı nasıl çıkartılır diye bakalım istedik. Malum, bir süredir yakın yerlere gezi yapıyoruz. Aslında bundan da şikayetçi değiliz, çünkü bir vesile oldu ve uzun zamandır ”-Aa şurası neymiş”, ”-Aaaa burası neymiş” dediğimiz yerlere, mekanlara birer birer bakıyoruz..

Beykoz Korusu’nun 2 girişi var. Birincisi sahilden, diğeri ise Riva-Beykoz Yolu diye tabir ettiğimiz arka giriş.. Bildiğimizden değil ama Riva yolu üzerinden geldiğimizden Koru’ya yaklaştığımızdaki sağlı sollu asırlık ağaçların yaptığı şov tam bir görsel sanata dönüşmüş. Cadde o kadar güzel gözüküyor ki, koruya girmeden bu cadde üzerinde bile yürüyüş yapabilirsiniz. Hele güneşin ışık oyunlarını izlemek istiyorsanız akşam üzeri saatleri muhteşem oluyor.

Koru iki kısımdan oluşuyor, ilk kısım mesire alanı gibi oluşturulmuş küçük oyun parklarının da bulunduğu kısım, diğer kısım ise restorantların da olduğu yine oyun parkları ve yürüyüş yollarının olduğu kısım. Aslında iki kısım dememizin nedeni arabanız ile ayrı ayrı girişlerden girmeniz. Yoksa koru içerisindeki yürüyüş yolları birbirne bağlı, sadece araç geçişleri yok. Aslında bu hoşumuza gitmedi de değil. Arabaları ormanın içine, hatta burnunuzun dibine kadar kimse sokamıyor. :)

Koru sık ağaçlı, yemyeşil ve bol yokuşları olan bir araziye sahip. Elde bebek arabası yokuş çıkmak zor olurken, yürüyüş ya da spor yapanlar için iyi bir parkur oluyor. Acıktık ve yemek için 2 farklı alternatifiniz var. Birincisi özel sektöre ait olan restoran işletmesi, diğeri belediyeye ait olan işletme. Biz denememizi Belediye tesislerinden yana kullanıyoruz. Nedense işin içine Belediye girince kalite beklentimizi aşağıya çekiyoruz, yemeklerin geç geleceğini hesabımıza katıyoruz yani çıtamızı yüksek tutmuyoruz sonradan çok üzülmeyelim diye. Ancak yemek kalitesi ile bizi mahcup ediyor ve gözümüz ve karnımız tok biçimde 3kişi için 56 Tl hesap ödeyerek (et yemekleri+büyük salata+içecekler) restorantı terk ediyoruz.

Sahil girişine doğru yürüyüşümüze devam ediyoruz, hatta hızımızı alamayıp Beykoz sahiline iniyoruz, biraz da orada yürüyoruz. Şehrin kornası, arabası bizi burada karşılıyor kısa süre içerisinde tekrar koruya dönüyoruz.

Beykoz korusunda hala şehrin içerisinde olduğunuzu maalesef hissediyorsunuz. Belgrad ormanlarında ise bunun tam tersini yaşıyorsunuz, sanki başka bir şehirde dağın başındasınız. Ancak yinede oksijeni vücudunuza yüklemek, boğaza tepeden bakabilmek birazda kuşları dinlemek istiyorsanız yakın ve keyifli bir yer diye notlarımıza ekliyoruz.

İsyatanlar belediyenin sayfasından da telefon ve iletişim bilgilerine ulaşabilirler: www.ibb.gov.tr/tr-TR/Hizmetler/Sosyal/Tesisler/Pages/BeykozKorusu


Şub 7 2011

Belgrad Ormanı


Sabah uyanıyoruz. Hava güneşli. İçimizi ısıtıyor. Önce odasında mışıl mışıl uyuyan bebeğimize bakıyoruz. Sonra tekrar dışarıya. Havanın iyi olduğuna kanaat geitirip, hemen hazırlığa başlıyoruz evden çıkmak için. Bu seferki yolculuk İstanbul’un artık içinde kalan Belgrad Ormanı.

Sarıyer istikametine doğru giderken Demirciköy tabelasını takip ediyorsunuz. Bir iki mesire alanını geçtikten hemen sonra Belgrad ormanı tabelalarını görerek rahat bir biçimde varıyoruz. Göztepe-Belgrad Ormanı yaklaşık 30 dk. sürüyor. içeri girişte Milli Parklar bilet kesiyor. 9 TL ücret ödeyip bir anda sık ağaçların arasından nefis yeşilliklerin içinden geçerek merkezdeki otopark alanına varıyoruz. Aracınızı burada rahatça park edebilir ve etraftaki yürüyüş-bisiklet parkurlarına katılabilirsiniz ve varsa bisikletinizi mutlaka getirin.. Otopark bol, alanlar devasa. İstediğiniz gibi hareket edebilirsiniz. Ormanın tadına varabilmek için (yazın sıcak havalarda çok kalabalık oluyor) en güzel dönemleri ilkbahar ve sonbahar ayları.. Cafe ve restorantlar mevcut. Her türlü ihtiyacınızı buradan karşılamak mümkün.

Orman içerisinde ”Falih Rıfkı Atay, Kömürcübent, Kurtkemeri, Ayvat Bendi” gibi mesire alanları var. Hemen yanıbaşında ise ”Atatürk Arberatumu, Irmak, Kirazlıbent” gibi mesire alanları mevcut. Yeşilliklere doymak, güzel bir dinlence yapmak istiyorsanız burası tam size göre. Mangal, kahvaltı gibi keyifler de yapabileceğiniz onlarca alan var. :)

Gelelim bize.. :) Önce ormanı aracımızla turluyoruz. Bir nevi keşif gibi.. sağ sol..tepeler in çık.. sonra kendimizi çok daha yukarılarda göletlerin içerisinden ”foşur foşur” geçerken buluyoruz. Geliş amacımızdan saptığımızı fark edip tekrar merkeze dönüyoruz. Hemen bebek arabamızı alıp yaklaşık 1.5 saat yürüyoruz. Dinlendik mi? Hem de nasıl.. Evimizin yolunu tutarken taze oksijen uykumuzu getiriyor. Herkes gelmeli buraya, en çokta bebekli aileler.. :)