Eki 18 2011

Poyrazlar Gölü

Piknik için bir süredir nereye gidelim diye yer bakıyorduk. Bu yer öyle güzel bir yer olmalıydı ki, güzel manzarasının yanı sıra, ormanı ve havasıyla içimizi açmalı, pikniğimizi yaparken de su gibi temel ihtiyaçlarımızı görebileceğimiz yerleri olmalıydı. Doğru yeri bulduk! O zaman anlatmaya başlayalım: Poyrazlar Gölü.

Öncelikle ulaşım çok rahat. Adapazarı merkezine 5 km uzaklığı var. Yani bir nevi yanı başınızdaki cennet. İstanbuldan yola koyulduk, Adapazarı’ndan Karasu istikametine döndük. Bunların hepsi topu topu 1.5 saat sürdü. Şehir merkezine olan yakınlığı sizi korkutmasın sanki onlarca km uzakta başka bir yerdeymişsiniz gibi bir his yaşatıyor. Sözkonusu piknik olunca tüm alet edevatımızı tabiki yanımıza aldık ancak unuttuklarınız için hemen göle 1 km mesafede bulunan köy bakkallarından temin edebilirsiniz. Orman bakanlığı gölün girişinde araç başına 5 TL ücret alıyor. Cumartesi günü geldiğimizden oldukça sakin olan göl etrafında bir tur atıyoruz. Nefis bir dinginlik hakim. Hava da çok güzel. Hafif esen rüzgar Temmuz sıcağını hissettirmiyor bile. Beğendiğimiz bir yere kuruluyoruz.

Oturmak için kamelyalar yapmışlar gölgelikli. Ancak biz ağaçların arasında bulunan ahşap masaları tercih ediyoruz. Arazinin geniş yapısı burada piknik yapan ailelerin birbirinden uzak bir şekilde rahatça dinlenmesini sağlıyor. Aynı zamanda ara ara çeşmeler ve tuvaletler mevcut. Böyle bir piknik yeri için seviniyoruz, bir anda gözlerimiz gülüyor. Ama sizlerin de bildiği gibi piknik cumartesi yapılmalı. Bunu unutmayın. Pazar günü gidenlerden buranın da panayıra döndüğü haberini aldık :) .

Piknik yapmak istemeyenler için de restoran ve kafeteryası mevcut. Hatta yemek istemeyenler gezmek isteyenler için de bisiklet kiralıyorlar. Gayet güzel ve yokuş olmadığı için de mantıklı. İsteyenler gölde deniz bisikleti kiralayarakta vakit geçirebilirler. Akşama kadar keyifli bir gün geçirdik. İstanbul’da yaşayıp şehir dışında güzel bir alan önerisi isteyenlere duyurulur. Daha da ayrıntılı bilgi için buraya tıklayabilirsiniz.


Mar 30 2011

Rumeli Feneri, Rumeli Feneri Kalesi, Golden Beach


İstanbul Boğazı’nın Karadeniz girişinde karşılıklı iki fener ve adlarını bu fenerden alan yerleşim yerleri bulunmakta; Anadolu Feneri Köyü ve Rumeli Feneri Köyü. Geçtiğimiz senelerde sıkça Anadolu Feneri’ne uğradığımızdan, bu sefer bir farklılık yapıp Rumeli Feneri Köyü ve yakın koylarını gezmeye karar veriyoruz. Hem haftasonunun bir anda ısınan bu güzel güneşli gününü değerlendirmek hem de minicik oğlumuzun temiz bir oksijen almasını sağlamak niyetindeyiz.

Havanın güzelliğinden herkesin de en geç öğlene yollarda olacağını tahmin edip sabah 9.30 gibi yola çıkıyoruz. Malum bebeğiniz varsa, erken uyanıyor ve hayatı hep erken yakalıyorsunuz. Neyseki normal zamanlarda da hep erken güne başladığımızdan bizim için değişen bir şey olmuyor. Göztepe-Rumeli Feneri, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü kullanılırsa 45 dakika sürüyor. Yolda giderken özellikle Sarıyer’den sonrası çok keyifli. Ormanların içinden kıvrıla kıvrıla İstanbul’un son noktasına kadar gidiyorsunuz.

Rumeli Feneri Köyü’ne vardığımızda önce bir dolanıyoruz, ancak erken saat olmasına rağmen heryer araba ile dolmuş, ara sokaklarda bile neredeyse koyacak yer yok. Köyde görülmesi gereken bir kaç nokta var: Hacı Ahmet Ağa Çeşmesi (1771), Saltuk Dede Türbesi (1788), Ramazan Ağa Camii (17.yy). Limana aşağıya doğru devam ediyoruz, orada da kazı çalışmaları var toz toprak.. Yukarıdaki mekanların hepsi sabahları kahvaltı, daha sonra ise balık, köfte..v.s. ne ararsanız mevcut. Ancak bu toz toprak hoşumuza gitmiyor ve yönümüzü köyün diğer tarafında bulunan Cenevizlilerin yaptığı Rumeli Feneri Kalesi‘ne doğru çeviriyoruz.

Kale, Osmanlılar tarafından da bir süre kullanılmış, ancak şu anda bakımsız ve virane. Konumu muhteşem olan kale’de surlar ve kemerler ayakta boğazı gözlemekte. Kemerlere doğru yaklaştığınızda hemen ön tarafta dev kayaların üzerinde olduğunuzu görüyorsunuz. Bu kayalar inanılmaz büyüklükleri ve dalgaların vurması ile çok ihtişamlı gözüküyor. Kalenin bulunduğu alana giriş aslında olmayan bir kapı girişi ile yapılıyor, devlet koruma altına almak istemiş, göstermelik bir kapı  yapmış herkes bu kapıyı açıp giriyor gibi bir izlenim oluştu bizde. Yani giriş serbest :) Hatta bulunduğu arazi motosikletiyle gelen bir kişi tepeler üzerinde vızır vızır zıplaya zıplaya safari yapıyordu. Buradan Rumeli Feneri köyünü farklı bir açı ile görebilir, Karadeniz’e doğru uzun seyirlere dalabilirsiniz.

Öğlen olması ile birlikte aracımıza gidip oğlumuzu doyuruyoruz, yola devam ediyoruz. Solda yeşillikler, sağ tarafta ise denizi alarak ilerliyoruz. Buralarda da çok güzel evler yapılmış. Evler bittiğinde ise yol sahile sıfır iniyor ve kullanılmayan bir plaj gibi alanda buluyoruz kendimizi. Buradaki suyun temizliği ve berraklığı bizi çok keyiflendiriyor. Hemen arkasında bir lüks site yapılmış, yani evler buraya kadar inmiş ancak oturum henüz başlamamış.. Plaj dediysek kumluk değil, taşlık ancak yazın havalar ısındığında burada giren varmıdır denize bilmiyoruz. Tesis falan hiçbirşey yok etrafta. Sandalyeler alınıp güzel keyifli bir sohpet yapılabilir burada diye not alıp, suyla oynadıktan sonra yola devam ediyoruz. Yolun devamı yine aynı güzellikler içerisinde, gezi kitabımızda Rumeli Feneri’nden Demirciköy’e yürüyüş parkurundan bahsediyor.

Bu parkuru bulmak istiyoruz en azından bakıp denemek lazım. Yol bir süre sonra yine sahilde bitiyor ve Golden Beach Club‘a hoş geldiniz yazısı ile karşılaşıyoruz. Yürüyüş parkuru buradan başlıyormuş. Otopark görevlisi ile kısa bir sohpet yapıyoruz. Aracınızı burada park ediyorsunuz, tesislerden yararlanmak isteyenler; kahvaltı, yemek kısmı ile restorantından, ATV motorları ile gezi turlarından ya da çocuklar için oyun parklarından, hatta kalmak için bungalowlarını kullanabiliyor. İstemeyenler ise yine tesis içerisinden geçerek yürüyüş yoluna girip orman ve deniz kenarından yürüyebiliyor. Otopark ücreti 5 tl ödüyoruz ve yürümeye karar veriyoruz. Bebek arabası ile ancak 500 m ilerleyebiliyoruz. Yol daralıyor, hafif kayalık, taşlık olmaya başlıyor ve biz devam edemiyoruz. (Bu yürüyüş yolu kitapta yazdığına göre (ATLAS DERGİSİ – KIŞ ROTALARI ATLASI 2011) 6 km uzunluğunda ve orman içerisine girmeden Karadeniz’e paralel güzel keyifli bir rota)

Akşam üzeri tekrar aynı yol üzerinden temiz oksijen almış olarak evimizin yolunu tutuyoruz. Bu çok uzak olmayan güzel koylar insanı tatil bölgelerinde olduğu gibi dinlendiriyor. Zaten temiz oksijeni alan oğlumuz dönüşte horul horul uyudu.

(Bu arada diyeceksiniz ki hiç acıkmadınız mı? :) dönüşte balık yemek için Ümraniye’de Çırçır Ormanı içerisinde bulunan sıkça adını duyduğumuz Fevzi Hoca’nın Yeri‘ne giriyoruz. Ancak balığın taze olmaması, porsiyonun çok küçük, içerisinin ana baba günü gibi olması, birde servis ve hizmet kalitesinin düşüklüğü burayı sizlere anlatmamızı engelliyor..)


Mar 19 2011

Beykoz Korusu


İstanbul’un yakın ve en temiz oksijen alanlarını keşfe devam ediyoruz.

Bu hafta da Beykoz Korusu’nda güzel havanın tadı nasıl çıkartılır diye bakalım istedik. Malum, bir süredir yakın yerlere gezi yapıyoruz. Aslında bundan da şikayetçi değiliz, çünkü bir vesile oldu ve uzun zamandır ”-Aa şurası neymiş”, ”-Aaaa burası neymiş” dediğimiz yerlere, mekanlara birer birer bakıyoruz..

Beykoz Korusu’nun 2 girişi var. Birincisi sahilden, diğeri ise Riva-Beykoz Yolu diye tabir ettiğimiz arka giriş.. Bildiğimizden değil ama Riva yolu üzerinden geldiğimizden Koru’ya yaklaştığımızdaki sağlı sollu asırlık ağaçların yaptığı şov tam bir görsel sanata dönüşmüş. Cadde o kadar güzel gözüküyor ki, koruya girmeden bu cadde üzerinde bile yürüyüş yapabilirsiniz. Hele güneşin ışık oyunlarını izlemek istiyorsanız akşam üzeri saatleri muhteşem oluyor.

Koru iki kısımdan oluşuyor, ilk kısım mesire alanı gibi oluşturulmuş küçük oyun parklarının da bulunduğu kısım, diğer kısım ise restorantların da olduğu yine oyun parkları ve yürüyüş yollarının olduğu kısım. Aslında iki kısım dememizin nedeni arabanız ile ayrı ayrı girişlerden girmeniz. Yoksa koru içerisindeki yürüyüş yolları birbirne bağlı, sadece araç geçişleri yok. Aslında bu hoşumuza gitmedi de değil. Arabaları ormanın içine, hatta burnunuzun dibine kadar kimse sokamıyor. :)

Koru sık ağaçlı, yemyeşil ve bol yokuşları olan bir araziye sahip. Elde bebek arabası yokuş çıkmak zor olurken, yürüyüş ya da spor yapanlar için iyi bir parkur oluyor. Acıktık ve yemek için 2 farklı alternatifiniz var. Birincisi özel sektöre ait olan restoran işletmesi, diğeri belediyeye ait olan işletme. Biz denememizi Belediye tesislerinden yana kullanıyoruz. Nedense işin içine Belediye girince kalite beklentimizi aşağıya çekiyoruz, yemeklerin geç geleceğini hesabımıza katıyoruz yani çıtamızı yüksek tutmuyoruz sonradan çok üzülmeyelim diye. Ancak yemek kalitesi ile bizi mahcup ediyor ve gözümüz ve karnımız tok biçimde 3kişi için 56 Tl hesap ödeyerek (et yemekleri+büyük salata+içecekler) restorantı terk ediyoruz.

Sahil girişine doğru yürüyüşümüze devam ediyoruz, hatta hızımızı alamayıp Beykoz sahiline iniyoruz, biraz da orada yürüyoruz. Şehrin kornası, arabası bizi burada karşılıyor kısa süre içerisinde tekrar koruya dönüyoruz.

Beykoz korusunda hala şehrin içerisinde olduğunuzu maalesef hissediyorsunuz. Belgrad ormanlarında ise bunun tam tersini yaşıyorsunuz, sanki başka bir şehirde dağın başındasınız. Ancak yinede oksijeni vücudunuza yüklemek, boğaza tepeden bakabilmek birazda kuşları dinlemek istiyorsanız yakın ve keyifli bir yer diye notlarımıza ekliyoruz.

İsyatanlar belediyenin sayfasından da telefon ve iletişim bilgilerine ulaşabilirler: www.ibb.gov.tr/tr-TR/Hizmetler/Sosyal/Tesisler/Pages/BeykozKorusu


Şub 7 2011

Belgrad Ormanı


Sabah uyanıyoruz. Hava güneşli. İçimizi ısıtıyor. Önce odasında mışıl mışıl uyuyan bebeğimize bakıyoruz. Sonra tekrar dışarıya. Havanın iyi olduğuna kanaat geitirip, hemen hazırlığa başlıyoruz evden çıkmak için. Bu seferki yolculuk İstanbul’un artık içinde kalan Belgrad Ormanı.

Sarıyer istikametine doğru giderken Demirciköy tabelasını takip ediyorsunuz. Bir iki mesire alanını geçtikten hemen sonra Belgrad ormanı tabelalarını görerek rahat bir biçimde varıyoruz. Göztepe-Belgrad Ormanı yaklaşık 30 dk. sürüyor. içeri girişte Milli Parklar bilet kesiyor. 9 TL ücret ödeyip bir anda sık ağaçların arasından nefis yeşilliklerin içinden geçerek merkezdeki otopark alanına varıyoruz. Aracınızı burada rahatça park edebilir ve etraftaki yürüyüş-bisiklet parkurlarına katılabilirsiniz ve varsa bisikletinizi mutlaka getirin.. Otopark bol, alanlar devasa. İstediğiniz gibi hareket edebilirsiniz. Ormanın tadına varabilmek için (yazın sıcak havalarda çok kalabalık oluyor) en güzel dönemleri ilkbahar ve sonbahar ayları.. Cafe ve restorantlar mevcut. Her türlü ihtiyacınızı buradan karşılamak mümkün.

Orman içerisinde ”Falih Rıfkı Atay, Kömürcübent, Kurtkemeri, Ayvat Bendi” gibi mesire alanları var. Hemen yanıbaşında ise ”Atatürk Arberatumu, Irmak, Kirazlıbent” gibi mesire alanları mevcut. Yeşilliklere doymak, güzel bir dinlence yapmak istiyorsanız burası tam size göre. Mangal, kahvaltı gibi keyifler de yapabileceğiniz onlarca alan var. :)

Gelelim bize.. :) Önce ormanı aracımızla turluyoruz. Bir nevi keşif gibi.. sağ sol..tepeler in çık.. sonra kendimizi çok daha yukarılarda göletlerin içerisinden ”foşur foşur” geçerken buluyoruz. Geliş amacımızdan saptığımızı fark edip tekrar merkeze dönüyoruz. Hemen bebek arabamızı alıp yaklaşık 1.5 saat yürüyoruz. Dinlendik mi? Hem de nasıl.. Evimizin yolunu tutarken taze oksijen uykumuzu getiriyor. Herkes gelmeli buraya, en çokta bebekli aileler.. :)


Nis 25 2009

“Edirne Gezisi”, Selimiye Camii, Selimiye Vakıf müzesi, İslam Eserleri Müzesi, Ciğerci Niyazi Usta, Bedesten, Kapıkule Sınır Kapısı, Uzunköprü

Uzunca bir süredir yollara çıkamıyorduk, sürekli yağmur, iş yoğunluğu..v.s. Ama canımıza tak etti :)  ve 23 Nisan sabahı dostlarımızı ve sevdiklerimiz ile toplanıp Edirne’ye doğru yola çıktık. Bu sefer bir farklılık yaptık ve kalabalık olduğumuzdan dolayı şöförlü minibüs kiraladık( 650 TL tüm gün, benzin, şöför, şöförün yemek parası ve bahşişi dahil). 18 kişilik minibüsümüz ile istediğimiz yere gidip birde araç kullanma yorgunluğundan kurtulmuş olduk.

Buluşmamız sabah 7.30′da Erenköy’de. Hemen doluşup yola çıkıyoruz. İstanbul yağmurlu ve soğuk. Ama canımızı bugün hiçbirşey sıkamaz. İkinci köprü yolunu kullanarak 3 saat 15 dk. sonra şehre giriş yapıyoruz. Edirneye 40 km kala açan güneş hem içimizi daha da heyecanlandırıyor, hemde bize ışıl ışıl bir enerji veriyor.

Yolu hiç bilmiyenler üzülmesin sadece tabelaları takip etmek yeterli oluyor. Kendinizi bir anda Selimiye Camii’nin önünde buluyorsunuz. Planlarımızda en öncelikli konumda bulunan ve Mimar Sinan’ın “-Ustalık eserim” dediği Selimiye Camii tüm ihtişamıyla şehre girerken uzaktan bile seçiliyor. Aracımızı hemen yol kenarına koyuyoruz, park görevlileri geliyor ve ücret alıyorlar. Ancak minibüsleri 3 saat’ten fazla tutmadıklarını söylemek zorundayız, hemen arkada başka bir parka yönlendiriyorlar.

Şehre ilk defa geldiğimizden midir bilinmez ama etrafta o kadar çok çingene var ki bir süre sonra tedirgin oluyorsunuz. Çünkü turist olarak geldiğiniz, fotoğraf makinalarından, çantalarınızdan ve etrafa meraklı meraklı bakmanızdan hemen belli oluyor. Sürekli dilenen birileri var, hemen yanınıza geliyorlar daha arabadan iner inmez. Selimiye Camii’ne doğru yürüyoruz. Şehirde dikkatimizi çeken başka bir hususta cıvıl cıvıl. Hoşumuza gidiyor. Şehrin bir ruhu olduğunu hemen hissediyorsunuz. Caminin önümüze gelen ilk giriş kapısından avlusuna doğru ilerliyoruz. Osmanlı döneminden kalan tarihi mezar taşları karşılıyor bizi. Her biri birer sanat eseri gibi işlenmiş. Vefat eden kişinin, mesleğini, rütbesini anlamanız mümkün şekillerine bakarak. Çok etkileniyoruz.

23 Nisan olmasından dolayı bir çok öğrenci grubuyla karşılaşıyoruz. Hepsi meraklı gözlerle oldukça yüksek minarelere bakıyorlar, duvarlara dokunup nasıl bu kadar güzel eserlerin o dönemlerde yapıldığını anlamaya çalışıyorlar. Günümüzde başka örneklerini maalesef göremediğimiz bu eserin artık içerisine girme vakti. Ayakkabılarımız çıkarıyoruz ve Selimiye Camii’ne giriyoruz. Kubbesinin yüksekliği insanı düşündürüyor. “Nasıl! Nasıl yapabildin bu güzel eseri! diyoruz içimizden.” 1569-1575 yıllarında inanılmaz bir teknoloji kullarak yaptığı bu muhteşem eser içerisinde ayrıca yerden kubbenin ortasına kadar bulunan muhteşem tezhip işlemeleri bizi suskunluğa itiyor. Üst kata çıkıyoruz, çık için kullanılan merdivenler daracık ve sanki sizi yüzlerce yıl öncesine götürür gibi etkileyici. Mimar Sinan hiçbir detayı atlamayarak bizlerin saygısını bir kez daha kazanıyor.

Selimiye Camii’nin kubbesi ile ilgili bir kaç teknik detay verirsek sanırız ihtişamını anlamanız daha kolay olacak. Yüksekliği 43.25 m, Çapı 31.25 m. Minarelerin yüksekliği ise daha da heyecan verici tam 70.89 metre! Daha önce asıl kubbeler yarım kubbelerin üzerinde yükselirken, burada Camii tek bir kubbe ile örtülmüş durumda. Biz bu notları alırken bir grubu gezdiren rehber bir anda sessizliği bozarak ezan okumaya başlıyor, henüz başlamışken yarım keserek tekrar duruyor. Biz ne olduğunu anlamaya çalışırken, ses önümüzden başlayıp yanlardan dolanıp, tekrar bu seferde arkamızdan geliyor. 440 yıl önce yapılan ses düzeni bizi titretiyor. Resmen evlerdeki sinema ses sistemleri gibi. Rehberin turistlere sesin nasıl doğru bir akustik ile ulaştığını göstermek için yaptığı bir gösteri olduğunu anlıyoruz.

Caminin bahçesi etrafında dolanıyoruz, oldukça büyük olan alan 22.200 m2 alan kaplıyor. Bahçe içerisinde hemen yanıbaşında o zaman ki ismiyle Dar’ül Kurra Medresesi şimdiki hali olan Selimiye Vakıf Müzesine giriş yapıyoruz, tabiki müze kartlarımız ile. Medrese içerisindeki tüm odalar artık müzedeki eserlerin sergilendiği birer oda halini almış. Neler yok ki bu müzede, el yazması Kur’an’lar, tezhipler, Minyatürler, o dönemde kullanılan saatler, camlar, eşyalar..v.s. bir dönemi anlayabilmek için mutlaka görmek ve bilmek gerekiyor. Hele el yazması Kur’an’ların 500-600 yy. önce yazıldığını, çizildiğini ve resmedildiğini bilmek, onlara 20-30 cm mesafeden bakmak çok heyecanlandırıyor. Kenar süslemesinde kullanılan altın hala parıl parıl parlıyor.

Müzeyi gezdikten sonra gruptan yavaş yavaş mırıldınmalar başlıyor. Nerede yemek yiyeceğizler ufak ufak kulağımıza geliyor. Ancak turumuza başlayalı hünez oldu ve bir iki yeri daha görelim diye duymazdan geliyoruz :) Yine Selimiye Camii bahçesi içerisinde bulunan “İslam Eserleri Müzesi”ni giriyoruz. Müze kartımız burada da geçiyor. Hatta gruptan bir çok kişi de bu karttan temin ediyor sayemizde :) İslam eserleri müzesi’de Selimiye Vakıf Müzesi gibi bir çok tarihi eseri barındırıyor. Yine mimarisi oda oda bölünmüş. Odalara girerken oldukça küçük kapılardan eğilerek içeri girmek durumunda kalıyorsunuz, bununda açıklaması şu şekilde. Odaların herbiri eğitim alınan yerler olduğu için girerken öğretmenin önünde eğilerek içeri girmiş oluyorsun ve saygı duyduğunu belirtmiş oluyorsun. Aslında hayattaki tüm güzellikler aslında bu ufak detaylar değil mi? Herşey düşünümüş ve tasarlanmış? Tıpkı Avrupanın şimdi yaptığı gibi. Ne kadar da uzaklaşmışız bi estetikten ve düşünceden artık. Duygusuz binalara hapsolmuşuz, yaşadığımızı sanıyoruz.. Neyse bu müzeyi gezerken artık homurdanmalar iyice artıyor ve herkes biran önce “Meşhur Edirne Tava Ciğeri” neredeyse yiyelim diyor.

Notlarımız arasında Mehmet Yaşin’in önerdiği bir lokanta var ancak bize müzedeki güvenlik görevlisinin önerdiği başka bir yer dikkatimizi çekiyor ve oraya yöneliyoruz. Aslında böyle durumlarda yerel halktan birilerine danışmak ve onların önerdiği yerlere gitmek bir noktada sizi doğru adrese de götürebiliyor. Tarih ile yürüyerek ulaştığımız Ciğerci Niyazi Usta, bizleri kapıda karşılıyor. Fakat yukarı kata çıkabilmek için bir kuyruk var. İnenlerin kuyruğu. Hmm…diyoruz demekki doğru adresteyiz! Masalar birleştiriliyor, hemen akabinde soğanlar ve domatesler masalara yerleştiriliyor. Meşhur Tava Ciğeri için sabırsızlanıyoruz. Bir kaç kişi 1.5 porsiyon yemek istediğini söylüyor ancak garson önce 1 getireyim sonra daha isterseniz getiririm diyerek frenliyor onları. Ciğerler geldiğinde ise garsona hak veriyoruz. Porsiyonlar oldukça doyurucu ve lezzetli. Soğansızda yemek olmaz şimdi bunu! Tabak tabak soğanlar bir süre sonra tükeniyor. Yemek istemeyenleri bile yediriyoruz yoksa araç inanılmaz bir hal alabilir :). 11 kişi için 88 TL hesap geliyor içecekler (ki ikişer ikişer içildi) ve salatalar dahil. Süper. Bizden 5 yıldızı alıyor. (www.cigerciniyaziusta.com.tr) Ayrılıyoruz oracıktan bir süre sonra…

Yemeğimizi yedik, karnımız tok. Artık mırıldanmaları kestik. :) Edirne’de hava o kadar güzel olduki artık tişörtler ile rahat rahat ilerleyebiliyoruz. Şehirde sürekli bir hareket var. Yemek sonrası tanımak için şehiriçinde bir yürüyüş yapıyoruz. Çarşı pazar, sokaklar arasında bir tur..

Her sokak, her köşesbaşında mutlaka bir tarihi ev, çeşme, bedesten ya da camii görmek mümkün. Bunlar aslında şehrin tam ortasında o kadar güzel konuşlanmışlar ki kötü bir mimarinin gelişmesine belki de engel olan ek sebep budur. Tabiki şehrin giriş ve diğer taraflarında günümüz kötü mimarisi ve şehir planlaması tüm hızıyla devam ediyor ancak henüz merkeze girmemiş. Gittiğimiz bir çok küçük, büyük anadolu şehrinde maaselef estetikten uzak yapılar, tamamen biçimsiz sokaklardan oluşan problemler göze çarpıyor. şehirlerin dokusunu koruyamıyoruz. Edirnede en azından merkezde bunu daha az hissetmeniz mümkün. Turumuz günübirlik olduğundan şehirde gezilecek bazı noktaları atlamak durumunda kalıyoruz. Şimdiki hedefimiz bedesten çarşısı.

Mimari olarak kapalı çarşıyı hatırlatan ancak çok daha sakin olan bir alışveriş merkezine dönüşmüş bu tarihi eserde, tüm dükkanlarda istediğiniz herşeyi bulmak mümkün. Hatta meşhur olarak tabir edilen meyve biçimindeki sabunları da görüyoruz, hepsi mis gibi kokuyor pırıl pırıl ancak pek ilgimizi çekmiyor. Kısa bir tur yapıp buradan çıkıyoruz. Sokaklarda bir süre daha yürüdükten sonra, buraya kadar gelmişken neder Kapıkule sınır kapısını görmüyoruz diyor ve koştura koştura minibüsümüze gidiyoruz. Yolda soduğumuz bir kişi 4-5 km uzakta desede yaklaşık 15 km uzaklıkta olduğunu giderken anlıyoruz. Görülecek pek fazla birşey yok, Bulgaristan nispet yaparcasına Avrupa Birliği bayrağını göndere çekmiş bizim tarafı selamlıyor. Yeni geçiş kapıları yapıldığından etraf biraz inşaat görünümünde. Hatıra fotoğrafı çekip tekrar şehre doğru hareket ediyoruz.

Midemiz bizden tavşan kanı çay beklentisi içine giriyor, soğanlarınızı eritmek için yoruldum, artık çay zamanı diyor. Meriç nehri kenarından Uzunköprüye ulaşıyoruz. Osmanlı döneminden kalan bir karakol binası var, belediye burayı çay içilebilecek bahçeli bir alan haline getirmiş. Nehir ve köprü manzarası eşliğinde çayınızı yudumluyorsunuz. Ancak servis bir yavaş bir yavaş anlatamayız. 1 saate yakın oturduğumuz masamızda 2 bardak çayı zor içtik. Fiyatlar yine ucuz burada da. (13 bardak çay, 1 ihlamur, 1 kahve, 11 TL)

Planımızda tarihi gar binasını görmek ve bir çok tarihi eseri de yaşamak vardı ancak artık akşam üzerine yaklaşıldığından bunları bir sonraki sefere saklayıp ormana doğru bir yürüyüş kararı alıyoruz. Bulunduğumuz noktadan mesire yeri olarak geçen orman içlerine kadar yürüyoruz. Burada bir çok faytoncu ile karşılaşabilirsiniz. Şehirde bir enteresan olan nokta da her kulağınıza gelen müziklerin hep hareketli ve oyun havası tadında olması. :) Belki de buradaki insanların içini cıvıl cıvıl yapan da budur? Kim bilir :)

Edirne gezimizi neşeli ve yorgun olarak tamamlıyoruz. Keşke tüm yorgunluklarımız böyle olsa diyerek İstanbul’un yolunu tutuyoruz..