Tem 11 2011

Balkan Gezisi 4. Bölüm: ‘Klis, Split, Dubrovnik(2)’

Üçüncü bölümü kaçıranlar buraya tıklayın :)

Otelde yaptığımız güzel kahvaltının ardından otobandan 4 saat sürecek olan yolculuğumuza çok geç olmadan çıkmak istiyoruz. Malum bebekler ile bu yolculuğun 5-6 saate çıkma riski var, bir de hava sıcak araç içerisinde sıcaklık arttıkça bebek huysuzluğu da artıyor. O sebeple vakitli gidip geç saatte dönmek bu gibi yolculuklarda en güzel kural. :)

Otobana ulaşabilmek için sahilden ilerlemeye başlıyoruz. Malum, virajlı diye bahsetmiştik. Yine sınır kontrollerinden geçip kısa bir süre Bosna-Hersek topraklarına girip çıkıyoruz. Bu 15 km uzunluğundaki kısa Bosna Hersek sahili savaş sonrasında Bosna’nın hiç denize açılan kapısının kalmamasıyla anlaşmalar üzerine verilmiş ve böylece Adriyatik denizine açılan bir kapısı olmuş.

Tekrar Hırvatistan topraklarına giriyoruz ilerliyoruz. Karşımıza otoban tabelaları çıkıyor, takip ediyoruz, süre ilerliyor, yine otoban tabelaları çıkıyor.. Yol bi güzelleşiyor bir kötüleşiyor derken köy içlerinden geçmeye başlıyoruz. Neyse uzatmayalım yol bitiyor, toprak yolda ilerlemeye başlıyoruz. Yanlış mı gidiyoruz diyoruz ama yok, hala karşımızda otoban tabelası var sağı gösteriyor. Hay bin kunduz! :) Biz otobana ulaşana kadar zaten iki saat geçiyor. Meğer otobanın bir kısmı yapım aşamasındaymış. Kalan kısım gayet güzel ve düzgün, bundan sonrasını basıp Split’e doğru ileriyoruz.

Ancak Split yolu üzerinde uğrayacağımız bir yer daha var: ‘Klis’ . :)

Klis

Şu anda küçük bir köy ve tarihi kaleden ibaret. 16.YY.’da Osmanlı İmparatorluğu buralara kadar gelmiş ve Klis kalesini almak için uğraş vermişler. Bir kaç defa geri püskürtmüş İmparator Peter Kruzic kaleyi savunmuş ve vermemiş, ne zaman ki imparator ölmüş, kalenin zayıflayan savunmasıyla beraber ele geçirmişiz ve 111 yıl boyunca bizimkiler buraları yönetmişler.

Bizim, arabayla 4 saatte Dubrovnik’ten buraya ulaştığımızı düşününce, tepeden vadiye ve önümüzdeki Split şehrine bakarken binlerce asker, toplar, atlar ile ne kadar zor bir iş başardıklarına tanık olduk. Kale içerisine giriş ücretli yetişkin 10 Kuna, çocuklar 5 kuna. Kendinden bezmiş bir görevli oturuyor kapısında, bilet karşılığında bir kaç dilde basılmış broşür veriyor.

Kalenin, vadilerin arasında Adriyatik ve Split şehrine hakim konumda. Büyük bir kısmı hala güzel ve ayakta kalmış. Restore edilen ve tahminimizce biz oradayken açık olmayan bir de cafe kısmı var. Split’e giderken durup düşünmek ve manzaranın tadını çıkartmak için oldukça güzel bir gezi noktası. Bebekleri beslyeip biraz oksijen aldıktan sonra Split’e olan yolculuğumuz devam ediyor ama artık yokuşu indikten sonra şehre varacağız.

Split

Birkaç gündür unuttuğumuz trafik bizi Split’te karşılıyor. Işıklarda beklemek, şehir kaosu büyük bir yere geldiğimizin ilk belirtileri. Dura kalka ilerlerken nereye gideceğimiz bir anda bilemiyoruz. Aslında navigasyon gösteriyor ancak Polis karakolunu görünce bir de onlara soralım diyoruz, merkez nerededir diye. Hayatımızda konuştuğumuz en uyuz Polis’ti sanırım. Sorumuzun cevabı olarak eliyle sadece ‘-şöyle git!’ işareti yaptı. Ama biz biraz ilerleyip bir de normal insana sorup teyidimizi aldık :)

Bulduğumuz açık ve güzel bir otoparka aracımızı park ettik. Sahile 15 dk. yürüyüş mesafesinde olduğumuzu yürüdükten sonra anladık. Eski sokakların arasından kıvrıla kıvrıla İzmir’in kordon gibi güzel bir düzlüğe çıktık. Bir yanımızda cafeler, diğer yanda deniz. Hemen cafelerin arkası aslında Old City dediğimiz tarihi evler ve kalesi. Bir kaç saat boyunca buradaki güzel sokakları gezdik, şehir büyüklüğünden olsa gerek oldukça kozmopolit insanlardan oluşuyordu. Dilencisinden, öğrencisine, pazarcı esnafından, alkoliğine bir çok kişi görmeniz mümkün. Kale içerisinde gezerken rastladığımız turist ofisine uğrayıp ücretsiz birer harita ve bilgi alıyoruz. Kadın görevli bizim gördüklerimizden farklı birşey söylemiyor ve bizde ona geleneksel tadları nerede alabileceğimizi soruyoruz.

Kadının verdiği 3 adrese de gidiyoruz ancak ilk ikisinin yerine yeller esiyor. 3. Olan Sperun adında bir lokanta. Güzel şirin ve lezzetli gözüküyor. Özel bir balık yemeği sipariş ediyoruz oraya has. Yemek değilde bir nevi çorba gibi geliyor. Balık büyük parça ve kılçıklı olduğundan yemesi zahmetliydi. Ancak oldukça lezzetli ve neredeyse sadece ekmek banarak bile yenilebilecek kadar güzel yemek suyu vardı.

Yemeğimizi yedikten sonra turizm bürosundaki kadının söylediği seyir tepesine doğru gidiyoruz. Ormanla kaplı bu tepede seyir terası gibi bir alan oluşturulmuş ve burada şehre tepeden bakabiliyorsunuz. Aynı zamanda orada bulunan cafelerde manzara eşliğinde birşeyler yiyip içebilirsiniz. Biz havanın serinlemesiyle çayda karar kılıp, kötü birer çay içip akşam 8 gibi geri dönüş yolculuğuna çıkıyoruz.

Split için bu kadar saat yol gelmeye gerek varmı? Aslında çokta yok. Ulaşımın zorluğu, görülecek çok fazla bir detayın olmaması bir daha bizi bu şehre getirmeyecek gibi duruyor.. :)

Gece yarısı otele vardığımızda pestil gibiydi herkes ve özellikle bebekler. Yarını burada yani Dubrovnikte geçirmeye karar veriyoruz.

Dubrovnik (2.bölüm)

Gezimizin başında Dubrovnik’in eski şehrini gezip durmuştuk, bu sefer şehrin yeni kısmını hedef belirliyoruz. Tepenin hemen ardınd kalan şehir merkezi arabayla 15 dk. sürmüyor bile. Güzel yazlık evlerin ve yatların arasından geçerek sezondolayısıyle henüz tam açılmamış plajların olduğu sahile geliyoruz. Deniz tertemiz ve bomboş. Yazın burada deniz oldukça keyifli olacağa benziyor. Zaten sakin olan şehrin bu tarafı daha da sakin :) Cafeler ile dolu bir sokağı var, bizdeki barlar sokağının daha derli toplusu. Güzel mimariler, güzel deniz ve güzel insanların arasından geçerek büyük adalardan birine gitmek için feibot iskelesine yanaşıyoruz. Feribot bileti alacağımız gişe kapalı beklemekten sıkılıp ilerideki başka bir yere soruyoruz ve sezon dolayısıyla günde 1 sefer olduğunu söylüyor bu hayalimizi de çöpe atıyor. Gitsek geri dönemeyeceğiz çünkü. Yaz sezonu ile birlikte oldukça fazla gezi turları, seferler düzenleniyormuş, yazın gideceklerin dikkatine :)

Akşam üzerine doğru, şehirde yapılabilecek son etkinliğimize Teleferik’e geliyoruz. İlk geldiğimizde gece gökyüzünde ışıl ışıl yanan dev bir ‘haç’ görüntüsü dikkatimizi çekmişti. Sabah olduğunda onun dağın tepesinde kocaman bir betonarme yapı olduğunu anladık ve teleferikleri de görünce gezi planımıza almıştık.

Teleferik doldukça yukarıya çıkartıyor görevliler. Enfes bir manzara eşliğinde çıkmaya başlıyorsunuz. Yaklaşık bir 5 dakika gibi çıkış sürüyor. Tüm Adriyatik ayaklarınızın altında küçük bir resim gibi kalıyor. Mutlaka burayı görmeniz lazım. Tepede bir hediyelik eşya dükkanı bir de restoran var. Küçük ve güzel bir yer. Savaştan bu teleferiklerde nasibini almış. Bombalanmış ve düşmüşler. Resimleri ve tekrar yapılışlarının resmedilmesi asansör başındaki çerçevelerde mevcut. Araba ile ulaşmakta mümkün, dağ yollarından geliniyor ama hiç gerek yok çok konforlu ve hızlı biçimde gelinebiliyor.

Şehirde ve hatta Hırvatistanda geçirdiğimiz son gün olması sebebiyle son bir şehir turu atıp, eskiden Kralın sarayı olan yerde yemek yemeye karar veriyoruz. Enfes lezzette biftek tabağı, garnitür olarak ton balığının top top yapılmış hali, patatesler vs. derken masamızdan midemiz ve gözümüz tok olarak ayrılıyoruz. Ortalama aile başı 350 Kuna ücret ödüyoruz. Böyle bir mekan ve yemekler için normal sayılabilecek (hatırlayınız :) 1. kısımda yediğimiz kazık ), gayet memnun kalarak ayrılıyoruz.

Sabah otelden ayrılacağız ve kalan günlerimizi Bosna Hersek topraklarında geçireceğiz. Artık bavulları toplama vakti..


May 19 2010

Isparta, Eğirdir, Barla



Bu 23 Nisan cuma gününe denk geliyor ve hemen bunu değerlendirmek üzere dostlarımızın yanına Isparta’ya doğru yola çıkıyoruz. Gece 3 gibi çıktığımız yolculuk sabah 10 gibi son buluyor. Süre ve mesafeler Burdur ile hemen hemen aynı. 580 km yol, yaklaşık 6-7 saat. Adapazarından sonra yeni yollar yapılmış oldukça güzel.


Sabah vardığımızda bir iki saat uyuyup dinleniyoruz. Öğlen telefonlaşıp dostlarımızla merkezdeki Büyük Isparta Oteli’nin hemen çaprazında buluşuyoruz. Ayaküstü hasret giderdikten sonra öğle vaktinin dayanılmaz güdüsüyle gezimize bu sefer yemek ile başlıyoruz ve Isparta Kebabı yemek üzere Kebapçı Kadir’in yerine giriyoruz.

Lokanta dolu, üst kata çıkacakken üst kata bizi almıyorlar ya da almak istemiyorlar ve alt katta yer veriyorlar. Anadoludaki bir çok şehirde üst katlar aile salonu, alt katlar ise erkekler ya da herkes için kullanılıyor. Ama buradaki tutum garip geldi bize. Kebaplarda da garsonumuzun azizliğine uğrayıp herşeyin geç ve eksik gelmesi ile tadı damağımızda kalan kebaplar, salata, içecekler, hoşaf ve tatlı için 4 kişi 96 TL hesap ödedik. Hizmet ile karşılaştırınca içimize sinmedi.

Öğrenciliğimizin geçtiği Isparta göller bölgezinin önemli ve gelişmiş şehirlerinden biri. Gül ile ilgili neredeyse tüm ihtiyaçların önemli bölümü bu şehrimizden karşılanıyor. Ancak ‘Rosense’ mağazaları haricinde gül etkisini şehirde görmek pek mümkün değil. Gül haricinde bir de halılarıyla ünlü Ispartada maalesef bu etkiyi de dışarıdan birinin hissetmesi oldukça zor.

Hatıralarımızı canlandırmak için anılarla dolu sokaklarında tur atıyoruz. Şehir genelde asker ve öğrenci şehri olarak anılır. Sidre tepesi denilen yere doğru çıkıyoruz ilk olarak. Şehri panoramik olarak görebileceğimiz en güzel noktalardan biri burası. Eskiden dağın başı olarak adlandıracağınız mekan artık belediyenin düzenlenmesi ile mesire yeri haline gelmiş. Hem birşeyler yiyip hem de içebileceğiniz güzel bir yer haline gelmiş. İyi de olmuş.

Biraz sohpet biraz çay derken vaktin nasıl geçtiğini anlamamışız. Ama şehirde eski tarihi yapılar bizi bekler diyerek oradan ayrılıyoruz. Tarihi eserlerin bir çoğunu şehir merkezinde yürüme mesafesinde bulabilirsiniz; Peygamber Camii (1782), Dalboyunoğlu Hamamı (1693), Almanların inşa ettiği Valilik Binası, Isparta Müzesi, Ulu Camii (1429), Mimar Sinan Camii (1561), Aya Baniya Kilisesi (1750), Firdevs Bey Bedesteni (1561)…

Akşam yemeğimizi SDÜ Konuk Evi’nde yiyiyoruz. Soğuklar, salatalar ve tatlılar açık büfe, ana yemekler sipariş ile geliyor. Çalışanların hemen hemen hepsi öğrenciler. Sıcak kanlı ve nazikler. Fiyatların da uygun olduğunu söyledi dostlarımız hesap ödetmedikleri için tutarı da vermediler.. Hesap öderken personel ya da değiliz diyorsunuz, eğer personelseniz daha da az ödüyorsunuz.

Eğirdir

Cumartesi sabahı ev kahvaltısının ardından Eğirdir’e doğru yola çıkıyoruz. Isparta-Eğirdir arası 35 km. Yani 20 dk. sonra Eğirdir’e varıyorsunuz. İlçenin girişinde Türkiye’nin tek Dağcı Komando okulu karşılıyor sizi. Virajlı yollarından aşağıya inerken Eğirdir Gölü’de ‘Merhaba!’ diyor tüm güzelliğiyle. Güneşin ve havanın etkisiyle aynı anda yedi farklı su renginin görülebildiği tek gölümüz burası. Balıkçılık ve elma bahçeleri ile ünlü.

Yaz aylarında askerliğini yapanlara bir de turist nüfusu ekleniyor. Gerçi artık eskisi kadar turist gelmiyormuş Eğirdir’e. Biraz şikayetçiler. Ama birazda sorunları çözmede önce biz ne yaptık, sonra da ne yapmalıyız demek gerekiyor.

Gezimizin ilk durağı İslam sanatında ender görülen ‘Kemerli Minare’ yapısıyla Hızırbey Camii (14.yy başları) oluyor. İşçilik, duruş, detaylar hala insanı şaşırtıyor ve hayacanlandırıyor. Birçok camiide alışılagelmiş olan minare yapısı, burada bir kemer üzerine inşa edilerek oldukça zarif bir görüntü yakalanmış. Çok fazla örneği de olmayan bu mimari çok etkileyici gözüküyor.

Dündar Bey Medresesi (1301) ve Hızıbey Camii aynı alan içerisinde karşılıklı inşa edilmiş. Medrese giriş kapısındaki işlemeler muhteşem. Açık bir avluya sahip olan medrese artık maalesef bir pasaj görünümünde. 11 oda olmuş size 11 dükkan. İçerideki sütunların herbirinde kuş motifleri var. Bir kısmı kırılmış, bir kısmı tamir edilmiş, bir kısmı da yeniden birebir yapılmış.

Medreseden çıktıktan sonra sokaklarında ve sahilinde yürüyoruz Eğirdir’in. Derken ‘Eski Eğirdir Evi’ni görmek için tepeye çıkıyoruz. Sahibi vefat edince evi bağışlamış, şimdi müze olarak ziyaret ediliyor. Ancak kapalı. Camında bir telefon numarası yazılı ancak aramıyoruz. Belki arasaydık hemen gelir açardı görevli.

Devam edip Eğirdir Kalesi’ni fotoğraflıyoruz. Kalenin surları hala ayakta ve Eğirdir’e güzel bir noktadan bakabiliyorsunuz. Buradan inip göl çevresinde yürüyüşümüzü sürdürüyoruz. İstikametimiz küçük adacık. Eskiden bu adacık ile ana kara birbirinden ayrı iken zamanla arası doldurulup birleştirilmiş. Küçük takalar ile bu adacığın etrafında tur atabilir ve keyifli vakit geçirebilirsiniz.

Havası doğası ve çevresi güzellikler ile dolu olan Eğirdir’e en tepeden bakmak için ise ‘Akpınar Seyir Terası’na doğru yola çıkıyoruz. Konya istikametine doğru giderken Akpınar Köyü tabelasından dağa doğru içeri giriyor ve yukarı tırmanıyorsunuz. Eğirdir ile burasının arası yaklaşık 10 dk. sürüyor. Burası aslında küçük bir mesire yeri havasında ama sakin bir yer. Rüzgarlı. Sonuçta dağın tepesi. Yine gözleme-tost ayarında yiyecek ve tabiki alkolsüz her içeceği bulmak mümkün. İnsanın manzara karşısında kuş olası geliyor. Muhteşem. Çıktık inemiyoruz. Tertemiz oksijeni ciğerlerimize depoladıktan sonra acıkan karnımızı doyurmak üzere yine küçük adacığa dönüyoruz.

Eğirdirde tabiki balık yemelisiniz. Hemen hemen hepsi küçük adacıkta bulunuyor. Bizim tercihimiz ‘Big Apple Restorant’ (Gazi Mürsel’in Yeri’ olarakta geçiyor). Sahibi Mürsel bey bizimle yakından ilgileniyor. Tatlı su levreği sipariş ediyoruz. Özel bir soslu hamur ile kızartılan ve löp et olarak gelen balığımız, çok lezzetli olarak midemize iniyor. Bu lezzeti Nursel bey ‘Tereyağlı İrmik Helvası’ ile sonlandırıyor. Alkolsüz hizmet veren Big Apple’da balığımızın porsiyonu 12 tl.

Barla

Akşam üzeri oldu artık. Yedik içtik ancak son bir hamle ile hava kararmadan Barla’yı da görelim diyoruz. Eğirdir Gölü çevresinden dolanarak göl manzaralı virajlı yollardan 25 km sonra Barla’ya varıyoruz.

Yaylaları ve suları ile ünlü olan Barla’da biz eski sokakları turlayarak fotoğraf çekiyoruz. Yazın yabancı turistlerin Barla Dağı, kilise ve eski eserleri gezdiğini, yerli turistlerin ise Çamdağı’nı ziyaret ettiğini öğreniyoruz. Said Nursi’nin Cumhuriyetin ilk yıllarında sürgüne gönderildiği köy olan Barla bu sebeple inanç turizmine de dönüşmüş durumda. Hava kararırken gezimizi sonlandırıp Ispartaya doğru dönüşe geçiyoruz. Yolda Eğirdir’in dağlarındaki uyuyan güzel silüeti ile karşılaşıyoruz. Dostlarımızın ısrarlı gösterimine rağmen biraz algılamamız zor oluyor ama görünce de vay be dedirtiyor insana.

Bu gezimizde sedece keyifli yemekler ve yerler yoktu; bu gezide 10 yıldır birbirinden uzak kalmış dostların buluşması da vardı. Yediğimiz her lokma bu yüzden daha lezzetli, gördüğümüz her eser bizim için daha değerli oldu..

Göller bölgesinde yapılacak daha çok fazla gezi var, eğer vaktiniz varsa mutlaka buraları gezmenizi öneririz. Ayrıca daha fazla yer ile ilgili bilgi almak için www.ispartakulturturizm.gov.tr adresinden faydalanabilirsiniz.


Mar 31 2010

Antalya, Kale İçi, Suna-İnan Kıraç Müzesi, YOMA Liman

Sıcaklar bastırmadan Antalya’ya doğru bir mini haftasonu gezisi yapıyoruz. Cumartesi git, Pazar dön gezisi. Aslında doğumgünü bahane, gezi şahane.. Eşimin haberi bile yok bu olanlardan. Gece yarısı sessizce uyanıp internetten biletlerimizi alıyorum. Gidişler millerle, dönüşler paralı..Gelen onay mesajlarıyla, uykuma kaldığım yerden devam ediyorum.

Gidiş biletlerimizi millerle aldık ama THY Mil kullanımının Garanti Bankası için enteresan bir komikliği var. Shop&Miles kartında biletler ücretsiz ama vergiler için kartınızdan para kesiliyor. Yani 1 kişi 30 TL ödüyoruz. Başka banka kartları bunu yansıtmıyor. Bu yüzden Garanti mil kartlarımız için bu son sene sanırım. :)

Sabah THY 07.00 uçağı ile sorunsuz bir biçimde Antalya’ya 08.00 de varıyoruz. Hava yumuşacık. Antalya’nın en güzel tarihleri Nisan-Haziran / Eylül-Ekim. Bunaltmayan, nemin insanı rahatsız etmediği sevimli, güneşli ve enerjik bir hava. İstanbul’a bir türlü gelemeyen yaz havasını burada buluyoruz.

Bir iki saat dinlenip, kendimizi sokaklara atıyoruz. Yıllardır sürekli değişen yolları, kazılan ve bitmeyen metro, tramway, taksi, otobüs..bıdı bıdı yolları..hiç değişmemiş. :) Her yerde yine kazı..asfalt çalışmaları..

Lara’da şehir merkezine giden otobüse ‘el yordamı ile durdurup’ biniyoruz. Durak yok. Herkes burada böyle biniyor. Antalya Kalesi’ne en yakın noktada inip sokaklar arasından gide gide güzel keyifli bir yürüyüş yapıyoruz. Kaleye tepeden bakan Tophane Çay bahçesine kadar yürüyüp oturuyoruz. Nefis bir hava, enfes bir manzara eşliğinde çaylarımızı ve tostlarımızı götürüyoruz. Yalnız burada güleryüzlü sıcak davranan garsonlar yerine, ‘hemen ye ve kalk abi’ bakışlı garsonlar var. Pek umursamazsanız problem olmuyor. Turistik mekanlardan alışığız biz.

Biraz kafamızı dinledikten sonra kale içi’ne doğru ilerliyoruz. Eski yıkık dökük evlerden eser kalmamış. Tüm sokaklar o kadar güzel restore edilmiş ki, oldukça Avrupai gözüküyor. Butik oteller şıklaşmış, lokantalar, restoranlar herbiri birer konsept havasına bürünmüş. Hele akşam üzeri etraf  biraz daha haraketlendiği zaman çok daha keyifli oluyor sokaklar. Sevindik tüm bu güzellikleri gördükçe. Teker teker fotoğrafladık hepsini. Kalenin bir tarafından başlayan yürüyüşümüz diğer taraftaki Karaoğlan Parkı’na kadar sürdü. Havanın güzelliğinden mi yoksa şehrin hareketliliğinden mi bilinmez, etrafta bisikletlilerden tutun da kaykay yapanlara, paten kayanlara, yürüyenlere..spor yapanlara kadar onlarca genç, yaşlı insan var. Başka bir ruh hali. Nefis. Burada bir süre oturup vakit geçiriyoruz.


Suna-İnan Kıraç Müzesi

Kaleye tekrar dönüp sokaklar arasında gitmediğimiz yerlere bakınıyoruz. Bu arada karşımıza çıkan Suna-İnan Kıraç Müzesine giriyoruz. Girişte oldukça güleryüzlü bir görevli bey bizi karşılıyor. Ayrıca içeriye gelen herkes ile ilgileniyor. Giriş 2 TL / öğrencilere ücretsiz. Eski, ahşap Antalya evi restore edilerek müze haline getirilmiş. Nefis bir mimari. Müze için de oldukça uğraşılmış. Müzenin bahçesinde birde tarihi Ortodoks Kilisesi var. Bu kilise de restore edilmiş ve bir nevi ev ile beraber Etnoğrafya müzesine bürünmüşler. Müze evdeki ışıklandırmalar, seslendirmeler, anlatım, resimler hepsi profesyonelce hazırlanmış. Siz yürüken geldiğiniz noktada mankenlerden olay anlatımları dinliyorsunuz. Örneğin damat traşı yapılan berber, kına evi..v.b..

En güzel detay ise evin giriş kapısındaki avluda yerde bulunan taşlardı. Klimanın olmadığı tarihlerde sıcak havalarda yere dik biçimde sıra sıra yerleştirilen taşları suluyorlar. Bu taşların arasında kalan sular evin avlu kısmındaki hafif rüzgarla birleşince eve ve giriş avlusuna serinlik sağlıyor. İnce düşünülmüş güzellik oldukça hoşumuza gidiyor.

Kilisede ise alt katta eskiye ait bir çok tarihi eser bulmak mümkün. Kilisenin üst katına çıktığınızda eski mesleklere ait güzel fotoğraflar vardı. Buradan çıktığımızda ise kendimizi yine sokakların güzelliğine bırakıyoruz. Akşam yemeği için yaptığımız programa uymak için artık eve dönmemiz lazım. Tramvay’a binip binmeme arasında kararsızlık yaşıyoruz ama yürümeye karar veriyoruz. :)

Yerimizi daha önceden ayırttığımız Seraser Restorant’a (www.seraserrestaurant.com) hava karardığında gidiyoruz. 4 kişiyiz. Ortam oldukça şık ve güzel. İçeriye girdiğimizde caz ile karşılanıyoruz. Canlı müzik bir yemekle ancak bu kadar dinlendirici ve keyifli olabilir. Biz yemeğimizi ve sohpetimizi bitirene kadar da fransız, caz, nostalji gibi farklı müzik dinletisi yaptık.. Mönülere kadar herşey ince düşünülmüş, ev sahibi Nermin Sümer hanım bizle ve diğer konuklarını arada ziyaret ederek ilgilenip konuklarının memnuniyetini sağlıyor. Onlarca farklı güzel yemek arasından Grida balığı (Antalya’ya has löp eti olan güzel bir balık), Bıldırcın dolması gibi farklı lezzetleri seçiyoruz. Hem sunumlar hem lezzetleri oldukça başarılı. Gecenin ilerleyen vakitlerine kadar şarap eşliğinde yemekler ve sohpeti tüketiyoruz. 4 kişi için 240 TL hesap ödüyoruz. Özel bir akşam geçirmek istiyorsanız, memnun kalarak ve mideniz dolu buradan ayrılacağınızı söyleyebiliriz.

Ertesi sabah kendimizi Kemer yolunda ilerlerken buluyoruz. Bu sefer ki mekanımız Yoma Restorant. Büyük Limandaki serbest bölgenin hemen yanıbaşında Çelebi Marina var. Onun içerisinde hiç tahmin etmediğiniz güzellikte bir yer çıkıyor karşımıza. Büyük bir mekan ve denize sıfır. Zaten marina olması bir yanınızda güzel tekneler, diğer tarafta alabildiğine deniz ve manzara ile yeme keyfi veriyor. Açık büfe kahvaltı yaptığımız bu mekanda herşey güzeldi, garsonumuzun kişisel çabasına rağmen zaman zaman aksayan servis bile keyfimizi bozamadı. Hatta hatta fotoğraf makinamızın objektifinin kırılması bile bozamadı. BU yüzden aşağıda gördüğünüz kare son resim karesi :) Kişi başı 25 TL açık büfe ücreti verdiğimiz restorantta içecekler sıcaklar v.s. herşey dahil. Uçak saatimizin yaklaştığını farkedip bu güzelliklerden yavaşça ayrılıyoruz ve şehre dönüşe geçiyoruz. Konyaaltı’nda yarım saat yürüyüş yapıp bu mevsimde denize giren turistlere hayranlıkla bakıyoruz.

Havaalanına 1 saat önce geldiğimizde, Pegasus 14.00 uçağını 17.40’ta uçurdu. Ayrıca ortada da iletişim kurabileceğiniz hiçbir elemanını bırakmayarak güzel bir hizmete imza attı. Bir daha ne kadar ucuz olursa olsun binmemeye karar verdik. Çünkü bu ilk değil Pegasusla yaşadığımız.

Ama dedik ya, bu hafta keyif haftasıydı, sinir stres yok…gezdik..yedik, içtik tekrar İstanbula döndük.


Ara 10 2009

Doğu Karadeniz Gezisi 4. Bölüm: Ordu, Boztepe,Taşbaşı Kilisesi, Giresun

Okuyamayanlar için; Doğu Karadeniz 3.Bölüm için Tıklayınız.

dsc_0784

Hiçbir yere sapmadan (sadece bir öğle yemeği molası vermek için durduğumuz Rize haricinde) kendimizi Ordu şehrine atıyoruz. Hava o kadar güzel ki, insanlar tişörtler ile sokaklarda yürüyor, sahildeki parklarda oturuyorlar. Sahil şeridi boyunca şehirden geçiyoruz ve Öğretmen Evi’nde yerimizi ayarlıyoruz. Çok merkezi bir konumda, hemen arka sokaklarında gezilecek sokakları, biraz ileride eski Ordu mahalleleri yine yola doğru yürüdüğünüzde sahile inmeniz mümkün.

dsc_0794

Bu kadar kaldığımız şehirlerin aksine Ordu’da başka bir güzellik butik otellerin de olması. Akşam üzeri biraz şehirde yürüyoruz, hareketli, cıvıl cıvıl. Şehirde modern ve şık mekanlardan tutun da bilindik markalara kadar birçok yer büyük bir şehrin habercisi oluyor. Şehrin yoğunluğu yorucu olmayan, karmaşa yaratmayan bir yoğunluk. Şehir ile ilgili bilgi alırken Ordu ilimizin aslında eski tarihi evlerini en çok koruyan bir sahil şehrimiz olduğunu öğreniyoruz. Hakikaten de, ara sokaklarda üst mahallelerde bir çok eser korunuyor, hala içlerinde normal yaşamlarını sürdüren mütevazi Ordu’lu insanımız bulunuyor.

dsc_0788

Akşam canımız pide istiyor, kendimizi Dıgı’nın Yeri (lakabıymış) isimli lokantaya atıyoruz. Pidelerimizi afiyetle yiyoruz, ama gönlümüzdeki birinci hala Trabzonda yediğimiz pide. Henüz geçebilen olmadı. :)

ordu-pidesi

Sabah ilk hedefimiz Boztepe. Boztepe ulaşmak için bir iki kişiye yol sormakta fayda var, şehrin içinden mahallelerin arasından kıvrıla kıvrıla çıkıyorsunuz. Bir tabela yolun henüz başında var ama, gerisinde yok. Boztepe şehre hakim bir tepe aslında. Uçak ile inişe geçtiğinizde şehrin üzerine alçalma hissi uyandırıyor. Nefis bir manzara. Özellikle geceleri bu manzara daha da etkileyici duruyor. Ağaçlar, kuşlar, aşağıda ayaklarınızın altında şehir ve uçsuz bucaksız deniz manzarası… Boztepe’de bir  restoran var, burada yiyip içip oturabilirsiniz. Şehre 5 dk. uzaklıkta olan bu tepeye çıkmadan dönmeyin. Geldiğimiz gibi tekrar aşağıya iniyoruz. Eski mahallerin arasında dolanıyoruz, eski evlere bakıyoruz, birçoğu bakımlı durumda. Havanın güzelliği sanki evlerin yüzüne vuruyor. Her biri ayrı ışıldıyor. Bu evlerden biri de butik otel yapılmış. İki bina birbiriyle birleştirilerek oluşturulmuş otelde, önünüzde denizden başka bir manzara yok.

dsc_0765

dsc_0782

100m ileride bu otelin hemen yanında 1853 yılında Rumlar tarafından yaptırılan Taşbaşı kilisesi var. Giriş ücretsiz, zaten müze işlevi yok. Uzun yıllar kilise olarak kullanılan yapı, 40 yıl kadar da hapishane olarak kullanılmış. Şu anda restorasyonu bitmiş biçimde konuklarını ağırlıyor. Ama ne restorasyon. Beyaz sıva ile içerisi oldukça duygusuz bir biçimde kapatılıp gitmiş. Yani bizim elimize bir fırça, bir de boya verseniz ancak bu kadar yapabilirdik. Dış görüntüsü bir nebze olsun daha güzel. Biz oradayken içeride bir resim sergisi vardı. 2000 yılından beri de çok amaçı salon olarak hizmet veriyormuş.

Etnoğrafya müzesine gitmek üzere yolda yürüyoruz. Aşağıya inene kadar Eski vali konağı, şu an ki Valilik binası, şu an ki Askerlik Dairesi’nin önünden geçiyoruz. Hepsi tarihi ancak sanat eseri gibi binalar. Birbirinden güzeller. Aktif olarak kullanılmaları da ayrı bir güzellik. Etnoğrafya müzesini sora sora buluyoruz,  yürüme mesafesinde. Eski bir konak müze haline getirilmiş. Pazartesi hariç her gün gezebilirsiniz. Üç kattan oluşan binada banyo kültüründen, yemek kültürüne, giyeceklerden, bebek bakımına kadar eski yaşantıya dair bir çok detay ve obje bulabilirsiniz. Herbirinden ayrı bir keyif alarak bahçesine çıkıyoruz.

dsc_0818

dsc_0798

dsc_0811

Bir İngiliz turist tek başına geziyor. Müze görevlisine birşeyler anlatmaya çalışıyordu. Bir bebek canlandırması var camekan içerisinde. Ama bebek gözükmüyor. Kadın tercüme etmemizi söylüyor, artık bayılmış bir halde. Bizim görevli bayanın ne dediğine bakmadan dinlemeden, sadece «yes, yes, yes..» diyordu. Kadını da sinir basmış. :) Bizden yardım istedi. 15 dakikadır anlaşamadıkları konu şu; bayan bebek ile ilgili bir detay anlatılan canlandırmada, neden bebeğin örtüsünün de kapalı olduğunu anlamadığını, eğer örtü yarım açılırsa içindeki bebeğinde duruşunu görebileceğini ve bu canlandırmanın anlamlı olacağını söylüyordu. Bunu bize anlattığında aslında bir anda şok olduk. Doğru söylüyordu. Binlerce km öteden gelip Ordu müzesindeki bir detayı görmüş ve onun doğruluğuna inanmış, değişmesi için anlatmaya çalışıyordu. Bizde hak verdik. Doğru olduğunu söyledik, hemen görevliye anlattık. Ama görevli «evet abi, doğru» dedi. Bizim dediğimizi bile dinlediğini sanmıyoruz..Maksat geçiştirme.Yani aslında bilgi değil ezberdi onu bu hale getiren. Bir çözüme ulaşamayacağımızı anlayıp, bayanla vedalaşıyoruz..

dsc_0805

Ordu il olarak çok keyifli, düzenli ve gelişmiş geldi bize. İnsanları sıcak kanlı, şehir gelmiş ve geçmişi bir arada güzel yaşatıyor. Ordu’da yaşarmısınız deseler buna verilecek cevabımız kesinlikle evet olurdu. Yola koyuluyoruz, Öğleden sonra Giresun’da olacağız, bir gece de orada konaklayacağız diye planlıyoruz.

giresun_panoromik02

Giresun
Sahil şeridi boyunca adası olan tek şehir olarak anlatılan yer burası. Ada derken, Büyükada, Heybeliada gelmesin aklınıza, bir nevi kayalık gibi, küçük bir yerden ibaret. Meydanda durup trafik polisine Giresun kalesine nasıl gideceğimizi soruyoruz, anlatıyor sağolsun, ama ayağımızı sürüdük heralde daha biz oradan ayrılmadan polise en az 6 kişi daha adres yol veya yer sordu. Adam bizi unutmaz artık :) . Dar ara sokaklardan çıkarak kaleye ulaşıyoruz. Burası ilk durağımız.

giresun_panoromik01

Giresun Kalesi‘nde çok fazla bir yer kalmamış, surların büyük bölümü zaman içerisinde tahrip olmuş. Kalenin orta kısmı ağaçlar ile kaplı. Yemyeşil heryer, hatta az da olsa piknik masaları var ortada. Oturup dinlenebileceğiniz çay bahçesi ve arabanızı kayobileceğiniz yerler bulunmakta. Kale surlarında gitar çalıp şarkı söyleyen gençler ile karşılaştık. Hoşumuza gitti..Kalın surlara oturup biraz şehri izledik tepeden. Şehrin her iki tarafına da hakimsiniz. Hava da açık olduğundan uzaklar bile seçilebiliyordu. Kalede aynı zamanda küçük bir su sarnıcı ve şehitlikte vardı. Tekrar geldiğimiz gibi inelim derken tek yön sokakların azizliğine uğrayıp kendimizi geldiğimiz noktada bulduk. Seyit Vakkas Hazretleri Türbesi önünden geçtik, tekrar anayoldan Giresun Müzesini bulduk.

dsc_0835

Müzede bir çok tarihi eser bulunmakta. Son olarak kullandığımız Müze kartlarımızı gösterip içeri girdik. Eski ismi Gogora Kilisesi olan yapı 1924 yılına kadar kullanılmış, mübadele yıllarıda ise boş kalmış. Yıllar sonra ise restore edilerek müze haline dönüştürülmüş. Arkeolojik eserlerden tutun da, mehter takımının kullandığı alet edevatlara, el yazması Kur’an’lardan eski sobaya kadar bir çok detay var. Hatta bir de mahzeni var. Bu mahzende eski toprak kaplar bulunuyor.

dsc_0861
dsc_0855

dsc_0841

dsc_0840

Şehirde kısa bir tur attıktan sonra acıktığımızı farkedip sorduğumuz bir kişinin önerisi üzerine sahil otoyolu üzerinde bulunan Ayvasıl Liman Restorant‘a gidiyoruz. Geniş otoparkı ve güzel girişi ile birlikte sizi içeride sıcak bir karşılama buluyor. Havanın da güzel olmasıyla birlikte denize sıfır masamıza oturuyoruz. Yemek seçeneği o kadar bol ki, kafamız karışıyor ve şef Zeki Kaya bey’e sadece yöresel yemekler istediğimizi belirtiyoruz. Kendisi bize büyük bir tabak hazırlatıyor. İçerisinde 6 çeşit yemek var. Öncesinde kara lahana çorbası getiriyor. Nefis bir lezzet. Ardından tadımlık yemeklerimizde, Pancar diplesi (pirinçten yapılıyor), Tafla, Kiraz tuzlusu, Bezelye (Yumurta ile yapılıyor), Lahana sarması, Mısır ekmeği sunuldu. Çokmuş diye düşünürken hepsini bir anda bitiriverdik. Hala bu satırları yazarken resimlere tekrar tekrar bakıyoruz. :)

kara-lahana-corbasi

giresun_yoresel-yemekler

Enfes lezzetler. Kesinlikle önerdiğimiz bir yer. Buradan Zeki Kaya  bey’e ve ekibine çok teşekkür ediyoruz. Tüm bu yediklerimiz+tel kadayıf tatlısı için 12 tl hesap geldi. Niye bilmiyoruz ama çok hesaplı, bu yüzden 8 tl’ de bahşiş bıraktık. Nezih, kibar ve lezzetli bir yer.

giresun_telkadayif

Giresun gezimizi de bitirip Trabzona döneceğiz ama, orada kalmak istemiyoruz. Uçağımızı 2 gece öncesine alıyoruz. Akşam üzeri Trabzon’da arabamızı teslim etmeye giderken yoldan arayıp faturamızı hazırla arabayı getiriyoruz dedik. Tamam dedi kiralama şirketi kapattık. Gittiğimizde abi sen bana öyle birşey demedin ile karşılaştık.?!! Yani bu derece işte. Höh be bilader. Hiç mi Allah korkusu yok..Anlayın artık. Yine bir kaç saat süren sinir harbi yaşadık. Aynı gece uçağımıza binip sabah İstanbula vardık.


Kas 24 2009

Doğu Karadeniz Gezisi 3. Bölüm: Hopa, Sarp Sınır Kapısı, Borçka, Artvin, Murgul

Okuyamayanlar için; Doğu Karadeniz 2.Bölüm için Tıklayınız.

Artvin

Zil Kale için geldiğimiz yolu aynı biçimde Fırtına Vadisini takip ederek Ardaşen’e kadar iniyoruz. Artık tekrar sahildeyiz. Her yerde şakır şakır yağmur var. Silecekler sürekli çalışıyor. Yollar su gölüne dönmüş. Aslında yolların bir suçu yok, kiraladığımız arabanın lastiklerinde diş olmayınca en fazla 70 km yapmamıza rağmen sürekli yolda kaya kaya ilerliyoruz.

Hopa Sarp sahil otoyolu

Sahil otoyolu hakikaten güzel. Bu yoldan önceki ulaşımı bilmediğimiz için sadece böyle bir yorum yapabiliyoruz. Seven var sevmeyen var yolu. Ama bir gerçek var ki Karadeniz’de süreleri oldukça kısaltmış. Solumuzda sürekli deniz eşlik ediyor bize Hopa istikametinde. Sırası ile yerleşim yerlerini bir bir arkamızda bırakıyoruz, Ardeşen, Fındıklı, Arhavi, Hopa. Aslında hepsi neredeyse birbirine çok benziyor. Artvin için Hopa üzerinden Kaçkarları tırmanmamız gerekiyor. Ama biz aniden karar değiştirip buraya kadar geldik madem Sarp sınır kapısını da görelim diyoruz ve yola dönmeden devam ediyoruz. Bir süre sonra yollarda otomobil yerine kamyon ve yolcu otobüsü artmaya başlıyor. Hatta bunların çoğu da yabancı plakalı. Sınıra adım adım yaklaştığımızı hissediyoruz. Yol boyunca tek tek uzunlu kısalı bir çok tünelden geçiyoruz. Yolu yaparken çok zorlandıkları bu tünellerden belli. Yağmurun yağmadığı tek yer bu tünellerin içi.

Yaklaşık 20 dk sonra yol bitiyor ve kocaman Sarp Sınır Kapısı tabelası bizi karşılıyor. Bir yoğunluk bir yoğunluk aman Allahım. Kamyonlar, otobüsler, minibüsler, yabancı plakalı arabalar, orada servis için bekleyen araçlar v.s.v.s.. Aslında bir çok kişiden gezi boyunca duyduğumuz «pasaportunuz varsa geçersiniz, sıkıntı yok.» idi. Ama pasaportlarımızın süresi bittiğinden yanımıza alma gereği bile duymadık. Siz siz olun Gürcistan’a doğru devam edebilirsiniz, şansınız yaver giderse.

dsc_0641

Biraz çevreye bakınıp, dalgaları bu sefer sağımıza alıyoruz ve geldiğimiz yöne Hopa’ya tekrar devam ediyoruz. Akdenizde kapılmadığımız bir ürküten hava var bu Karadeniz dalgalarında. Plaj olmadığından koca koca kayalara dalgalar güm güm vuruyor. Kimbilir belki de bir gün bu Karadeniz otoyolu’nun intikamını almak için hazırlanıyordur doğa?

Hopa’dan dönüp Kaçkarlara tırmanmaya başlayınca hava bıçakla kesilmiş gibi bir anda soğumaya başlıyor. Yağmur şiddetini arttırdı, silecekler daha da hızlı çalışmaya başladı. Bu arada telefonla konuştuğumuz dostlarımızdan Borçka’da sel felaketi oldu dikkat edin uyarıları ile temkinli yola devam ediyoruz. Hatta yola devam edip etmeme arasında kararsız kalıyoruz ve dağı tırmanırken karayollarının istasyonuna rastlıyoruz, kapısında da trafik polisleri..Hemen yolun açık olup olmadığını soruyoruz, bir sıkıntı olmadığını söylüyorlar. Hava sıcaklığı dağı tırmandıkça düşüyor, düştükçe yağmur artıyor.

hopa_panorama1

Borçka Sel Felaketi

Dağı inmeye başlayınca seviniyoruz, ancak sevincimiz kursağımızda kalıyor, hemen yanımızda Çoruh nehri nasıl amansızca akıyor, köpürmüş, sinirlenmiş, hırçıncasına döve döve kıyıları ilerliyordu. Hemen önümüzdeki yolunda yarısını alıp götürmüş, toprak kaymış, evler toprak altında kalmış..Biz ki yağmurlu havada yolculuğu seven aile, Çoruh ile sus pus yola devam eder olduk. Vah vah derken bir yandan da aslında sel felaketinin ne kadar ürkütücü olduğunu hissettik. Yola devam ettikçe uyarı için konuşmuş kukalar, bantlar gördük. Bir süre sonra yol bitti. Kum ve taşların üzerinden gitmeye başladık. Anladık ki burası yolmuş. Balçık haline gelmiş. Hatta araba patinaj çekmeye başlayınca korktuk.

Borçka yolu..sel felaketi..

Bir sonraki virajda ise sel felaketi tüm çıplaklığı ile karşımızdaydı. Yıkılmış binalar, kağıt gibi ezilmiş iş makineleri, sular altında kalmış yerler..ama gelin görün ki insan üstü bir gayret ile tekrar düzeltmeye çalışıyor karayolları ekipleri. Hakikaten zor, görmek lazım. Hatta yer yer azgın nehir neredeyse yolun seviyesine geliyordu. Korkunç işte. Ürkütücü.

Bir hız geçtik Artvin’e doğru. Borçka’yı geçer geçmez yollar güzelleşti. Asfalt yollar, yine bol tünelli ve yağışlı. Ancak anlamadığımız bir şey var ki o da neden Artvin ve çevresindeki onlarca tünelde bir tane dahi ışıklandırma yok? Artvin’e varmamız bir saati geçiyor. Şehrin girişinde tabelanın önünde hatıra fotoğrafı çekiliyoruz ve giriyoruz. Sürekli yukarı tırmanılan bir şehir. Dön dön bitmiyor. Vadinin tam yamacına kurulmuş bir şehir. Nasıl kurdun, neden burası anlamak güç? Belki de Karadeniz’in zor doğasında ancak bu kadar bir şehir planlama oluyor bilemiyoruz. Artvinde gezilmesi gereken şehirden ziyade çevresi. Yani Yusufeli, Şavşat, Karagöl..Kiliseler..v.s..

Artvin Barajı

Borçka Barajı

Şehir kat kat kat oluşturulmuş. Evlerin otoparkları yok, herkes yola koyuyor neredeyse. Çünkü koyacak toprak yok.Burada toprak çok kıymetli. Hatta bazı evlerin fiyatlarını duyunca neredeyse İstanbul, Ankara fiyatları. Nedenini sorduğumuzda «Burada ev yapacak alan yok ki. Olan da çok değerli.» cevabını alıyoruz. Karışık geliyor şehir bize. Derli toplu bir yapısı yok Artvin’in. Günlerden Pazar olduğundan Turizm bürosu da kapalı (bunu anlamak zor, Turistler pazar günü gezemez, bilgi alamaz mı?). O zaman hemen yerimizi halledelim diyoruz. Bir iki otel bakıyoruz. Herkes asık yüzlü. Kimse gülmüyor. Oteller kötü gözüküyor. Güvenemiyoruz. En sonunda Polisevi’nde kalmaya karar veriyoruz. Hem güvenilir, hem en azından temizdir diye düşünüyoruz. Öyle de oluyor. 70 TL iki kişi suit oda fiyatı. Suit derken ev gibi, yemek masasından, banyosuna, yatak odasından hol’üne kadar geniş temiz nezih bir oda. Ancak polisevinde kalmak biraz daha zahmetli prosedür açısından, bir polis yakınınızın polisevine dilekçe yollaması gerekiyor falan. Neyseki hepsini hallettik.

Yerleşiyoruz odaya. Odalarda kalorifer yanıyor. Geceler soğuk burada ayrıca saat 17.30 da hemen hava kapkaranlık oluyor. 2-3 gün içerisinde yaz kış hepsini yaşadık bünyemiz şaştı! :) Akşam yemeğimizi polisevinde yiyoruz. 1 çorba, 2 biftek, 1 kola, 2 muhallebi için 15.45 TL hesap ödüyoruz. Her gün gidilir yani o derece ekonomik dışarıya nazaran :)

dsc_0688

Borçka Karagöl Yolu

Borçka, Karagöl
Sabah erken kalkıyoruz. İlk hedef Turizm bürosu. Kendimizi tanıtıyoruz, yeterli olmuyor. Bize bir harita veriliyor ve anlıyoruz ki biz görevliden daha bilgiliyiz. Buradaki yetkilinin görevi harita vermek? Oradan bir pastaneye uğrayıp birer poğaça yiyoruz. İstikamet Borçka, Karagöl.

dsc_0708

dsc_0709

Yine dün gördüğümüz manzaralar içerisinden geçerek bu sefer o yolu kesen Karagöl yoluna sapıyoruz. Yine yollarda çalışma yapan ekipler var. Yolları temizliyor, düzeltiyorlar selden sonra. Yolun nasıl olduğunu soruyoruz. Araba ile gidebilirsiniz yollar güzel diyorlar. Bir süre güzel giden yol daha sonra taşlı topraklı heyelanlı bir yola dönüşüyor. Tam vah vah derken yine güzelleşiyor. Böyle diye diye Balcı köyüne kadar gidiyoruz, bitti mi? Hayır. Oradan da toprak stabilize bir yola giriyoruz. İşte bizim jip kiralasak iyiymiş dediğimiz yerler yine başlıyor. Bata çıka, hoplaya zıplaya gidiyoruz. 1-3-5 derken yol bitmek bilmiyor. Ama sabırlıyız. Hava kapanıyor. Bulutlar geliyor. Önümüze bir şelale ve su birikintisi çıkıyor. Artık araba ile ilerlemek imkansız. Gidip gitmeme arasında seçim yapıyoruz ama arabayı çevirmekte imkansız yolda o kadar dar.. İyice kenara yanaştırırken 100m ileride bir jipin köşeyi döndüğünü görüyoruz. Kimbilir yetişsek belki de otostop yapardık ama olmuyor. Yürüyerek devam ediyoruz yolu. 20 dk sonra Karagöl 5km tabelası görüyoruz. Burnumuza kadar donduk. Bir 20-25 dk. daha yürüyoruz. Issız. Sessiz. Kimseler yok. Çıt yok böyle birşey olsa gerek :) Ancak havada yağmur çiselemeye başlayınca artık 40 dk sonra yürüyüşe son verip arabaya dönmeye karar veriyoruz. Karagöl’e ulaşamadan dönmenin üzüntüsü var içimizde. Ancak dönerken jip safari turu geliyor, oleey diye sevimli sevimli onlara bakıyoruz. Yanımızdan birer birer geçiyorlar, bizide bizide alın diye el hareketi yapıyoruz, ancak hepsi ya rus ya ingiliz yabancı gülerek bize el sallıyorlar. Bir araba bile durmadan (belki de anladılar istemediler :) ) öylece kala kalıyoruz. «Aman turşu kurun!» diyor ve araba ile tekrar Borçka’ya iniyoruz. Bizden bir gün sonra bu yaylaya çıkanlar kardan mahsur kalmışlar. Bizim soğukta kar soğuğuymuş :).

dsc_0732

Murgul
Borçka Karagöl istikametinin tem tersi istikamet Murgul ilçesine gidiyor. Bu sapaktan itibaren yaklaşık30-40 dk. sürüyor yol. Murgul ilçesi aslında devletin bir dönem yaptığı Murgul Bakır işletmeleri ile aklımızda yer etmiş. Artık özelleşti ve bir arkadaşımızı ziyaret edeceğiz burada. İlçeye vardığımızda küçücük bir yer. Bildiğiniz Anadolu kasabası. Hiç bir özelliği yok. Arabayı meydanda park edip yemek yiyip, biraz yürüyoruz arkadaşımız gelene kadar. Yemek 10 tl tutuyor 2 pide 1 kola.

dsc_0711

dsc_0713

İlçedeki dereden akan su güldür güldür olmasına rağmen resmen gri renkte akıyor. Su pis gözükmüyor ama birisi suya boya karıştırmış gibi duruyor. Bunun nedenini arkadaşımız gelince öğreniyoruz. Bakır madenlerinin çıkartılmasında oluşan kimyasalların bozduğu renkmiş. Kötü. Ama arıtma tesisi yapılıyormuş. Bir nebze olsun sevindik. Yıkılmış bir çok eski bina ve yapı dikkatimizi çekiyor. Hatta birtane 120 yıllık Fabrika bacası görüyoruz. Özelleştirme öncesi devlete ait olan yapılarmış bunlar. Devlet daha sonra kimseler kullanmasın diye yıkmış bunları. Enteresan gözüküyor bu şekilde, duygulanıyor insan. Dağı tırmanıyoruz. Kazıların yapıldığı yere doğru.

artvin_murgul_panoramik

Tırmanırken kocaman bir şehir daha kurulduğunu görüyoruz dağda. Aslında bu Bakır işletmelerinin özelleşmeden önce çalışanları için kurduğu lojman, okul,sağlık ocağı gibi binalarmış. Şimdi bu binalar da terkedilmiş. Kocaman bir şehir kimseler yok. Sadece bir kaç binada yeni özelleşen şirketin çalışanları kalıyor. Kafamızda hemen şu canlanıyor; aynı yeri işleten iki farklı yapı, birisi devlet diğeri özel sektör. Birisi şehir kuruyor çalışanlarına, diğeri o şehrin sadece dörtte biri ile aynı üretimi yapabiliyor.?!

dsc_0728

Kazı yapılan kısımlar tam National Geographic belgesellerinde hissettiriyor bizi. Dev kamyonlar, minicik kalıyor bu büyük arazide. Kamyonların biri geliyor, biri gidiyor. Sürekli bir hareket var, kepçeler bir daldırıyor dağa kepçelerini, bir kamyonlara..Enteresan bir deneyim oldu bizim için, merkez ofisine gidip buradaki bulunan bakır madenlerini inceliyoruz. Bizim için pek bir anlam uyandırmasa da her otomobilde 1-3 kilo bakır madeni bulunduğunu hatırlarsak önemi aslında çok büyük bu madenin. (Buradan çıkan bakırlar İngilterede işleniyor ve bize tekrar satılıyor. Bu da çok üzücü bir durum.) Birer çay içip hava kararmadan Artvin’imize geri dönüyoruz.

dsc_0736

Murgul yolu

Akşam yemeğimizi buradaki en geleneksel sofrada yapıyoruz. Eski bir konak restorana çevrilmiş, ortam güzel ancak kapı pencere ok. Püfür püfür, biraz donuyoruz tabi. Sac kavurma söylüyoruz. Lezzeti normal, ayrıca sunum böyle bir konakta bir vasat lokanta gibi..Yanında erik suyu içiyoruz. Bir nevi hoşaf. Bira gibi köpüklü ancak nefis lezzetli bir içecek. Kesinlikle önerilir. Ayrıca hamurları iç içe sararak sarımsaklı yoğurt ile birlikte sundukları bir hamur yemeği de yedik.

Tereyağlı, Soslu hamurSac Kavurma ve Erik Hoşafı

Lezzetler çok farklı olmasa da toplamda 15.50 TL hesap ödedik. Mekan içerisinde garsonlardan ahçıya kadar herkes oldukça ilgili. Yemek sonrası marketten bol kuruyemiş alıyoruz. Odamıza kurulup TV izliyoruz. Haberlerde Kars ve Erzurumdaki kardan bahsediyorlar. Anlıyoruz ki burada başka birşey yapamayacağız. Hele ki bu araba ve bu lastikle yola devam etmek bu soğukta zor. Yoksa planımızda Kars Ani Harabeleri ve Erzurum Oltu Kebabı :( vardı.. Şimde yeni bir plan yapma zamanı. O zaman ver elini Ordu, Giresun. Biz geliyoruz!