Tem 27 2011

Balkan Gezisi 5. Bölüm: ‘Poçiteli, Mostar, Saraybosna’

Dördüncü bölümü kaçıranlar buraya tıklayın :)

Artık Hırvatistan topraklarına veda vakti. Kalan günlerimizi Bosna Hersek topraklarında geçireceğiz. Her zamanki kahvaltı zamanı ile yola koyuluyoruz. Bu güne kadar hava soğur mu, yağmur yağar mı gibi sorularımızın cevabı, gece ve gündüz ‘sıcacık hava’ oldu. Hatta gündüzleri sıcaktan üç aile, onlarca litre su tükettiğimizi söyleyebiliriz. Bakalım Bosna havası bizi nasıl karşılayacak?.. Malum havası kara iklimi. Saraybosna’dan Dubrovnik’e geldiğimiz aynı yolu takip ederek  bu sefer Saraybosnaya doğru yola koyuluyoruz. Gezi rotamız Poçiteli, Mostar ve son durak Saraybosna.

Poçiteli

Aslında enteresan olan şey Bosna Hersek topraklarına girdiğiniz andan itibaren etrafta gördüğünüz minarelerden mi yoksa mimarilerinden mi bilemeyiz, sanki yıllardır buralarda yaşıyormuşuz gibi bir rahatlık geliyor. Hiç bir yabancılık çekmiyoruz. Bursa, İznik dolaylarında geziyormuşuz gibi geliyor. Yüzyıllar boyu aynı kültürü paylaşmanın güzel yanı olsa gerek. Dubrovnikten 2 saat sonra Poçiteli köyü’ne giriş yapıyoruz. Osmanlı İmparatorluğu zamanında Hersek Eyaletine bağlı olan Poçiteli’nin hemen önünde Neretva nehri kıvrılarak akıyor.

Türk tehdidi yüzünden Hırvat-Macar Kralı şehrin kale haline getirilmesini sağlıyor. Dubrovniklilerin yardımıyla şehir kale halini alıyor (1465). Fakat bir süre sonra Osmanlı İmparatorluğu çok önemli bir stratejik noktaya hakim Poçiteli’ni de topraklarına katıyor. Kale yapısı Türklerin zamanında daha da genişletiliyor, Camisiyle, medresesiyle, hamamıyla, saat kulesiyle bugünkü görünümünü alıyor. Bu topraklarda 415 yıl süren egemenliğimizin en güzel görüntüsünü Cami içerisine girdiğinizde içeride asılı Türk Bayrakları veriyor. İnsanın orada birine sarılası geliyor. Kan çeker dedikleri bu olsa gerek.

Tarihi tarihçilere bırakıp gezi notlarımıza geliyoruz. :) Aracımızı girişteki meydana otopark ücreti ödeyerek bırakıyoruz. Başlıyoruz köyün içerine giden yola girmeye, basamakları çıkmaya.. Zaten dik bir yamaca kurulu olan köy’de yokuş çıkmamak neredeyse imkansız. Kucağımızda bebekler ile en tepedeki kaleye kadar çıkıyoruz ama ne çıkış. Bittik. Daha geziye başlayamadan soluğumuz kesildi. Tepedeki kalenin girişinde UNESCO’nun Kültür Mirası Listesine girdiğini belirten  bir tabela ile karşılaşıyoruz. Tabela önünde dinlenirken hemen karşımızdaki Neretva nehrinin güzelliği bizi büyülüyor, manzara tepeden çok başka güzel.

Kalenin iç kısımları biraz yıkık olsada mimarisi, tarihi dokusu çok güzel. Kalenin bir de kulesi var. Taşları artık kayganlaşmış olan kuleye çıkmak için bebekleri aşağıda bırakıyoruz sırayla. Yabancı yerlerde bir de doktor aramayalım.. :) O sırada arka tarafta bir genç görüyoruz. Tek başına manzaraya bakıyor. Yanına gidip sohpet etmeye çalıştık. 19 yaşındaki Hırvat genci çat pat İngilizce biliyor. Aslında bizde çat pat bildiğimizden çok iyi anlaşıyoruz. :) Savaş zamanında burada olduğu söylüyor başka da bir şey anlatamıyor tüm sorularımıza karşılık. Sonradan anlıyoruz ki kız arkadaşı gelmiş, onunla meşk içerisinde manzara izleyecek. Oradan usulca uzaklaşıyoruz ve kuleye çıkıyoruz.

Kulenin içerisi tüm canlılığını koruyor. Gözetleme amacı ile yapılmış olan kuleden her yeri görebilmek mümkün, tam bir manzara ziyafeti çekiyoruz. En tepedeki kata çıktığımızda bizi Türkiyeden ziyarete gelmiş insanlarımız karşılıyor. Tarihi eserlere isimlerini yazmaya bayılan insanımız, hiç üşenmeden binlerce kilometre ötedeki tarihi eserlere de yazı yazabilme kabiliyetine sahip. Gerçekten kutluyoruz. Buradan çıkıp köyün sokaklarında bir süre dolaşıyoruz. Sokaklar tertemiz, havanın sıcaklığından olsa gerek kimsecikler yok. Aşağıya Camii’ye iniyoruz. Hacı Ali Camisi çok farklı bir mimariye sahip değil ancak birkaç yüzyıl yaşında olduğunu düşününce hayranlık duymamak elde değil. Tam gezerken Camii’nin imamını görüyoruz. Arkadaşlarımızdan bazıları türkçe konuşurken duyuyor. Bizim ‘- Türkiyeden geldik, – Sizinle tanışabilirmiyiz, -Burası ile ilgili soru sarabilirmiyiz?’ gibi basit sorularımıza cevap vermek bir yan aeliyle ‘-yok..yok’ yaparak hızla uzaklaşıyor. Biz anlam veremiyoruz ve aşağıdaki kahveye oturuyoruz. Türk kahvesi kulpsuz fincanda cezve ile ikram ediliyor. Bizden not olarak ‘-Fena değil’i alıyor.

1992-1994 yılları arasında buradaki tüm Osmanlı izleri (Camii, Medrese, Hamam..v.b.) yoğun bombardıma tutuluyor. Ağır hasar veriliyor, ancak UNECSO onarımını ve tadilatlarını savaş sonrasında yapıyor.

Bir iki saatimizi burada geçirdik, öğleden sonra 3 gibi buradan yola çıkıyoruz ve rotamız Mostar.

Mostar

Poçiteli – Mostar arası yaklaşık 1 saat sürüyor. Şehir girişini tabelalar ile takip ettik ancak daha sonra Mostar köprüsünün de olduğu merkeze gitmek için bir iki yere sorduk, kimseler ne Türkçe anlıyor ne de İngilizce.. Anlayacağınız tarzanca ile bulduk. Açık alandaki bir otoparka park ettik aracımızı. Park görevlisi biraz sohpet etti bizimle ve Türkçe biliyorum dedi. Biz de sevindik tabii. Bir anda küfretmeye başladı. Anlaşılan birileri Türkçe diye küfür öğretmiş arkadaşa.. :) Hatta ‘-köprüden birini atlarken fotoğraf çekmek isterseniz uygun fiyata ayarlarım’ diye de ekledi.



Aracımızı park ettiğimizde sırtımızda kalan bir bahçeli ev gözümüze ilişti. Duvarları, panjurları, hatta perdelerine kadar mermi izleri ile dolu. Geçmişte yaşanan kötü bir savaşın izleri.. Hırvatistan’dan sonra Mostar ve Saraybosna gezileri aslında insanın kalbinde bir yara bırakıyor. Her yerde hüzün, savaşın bıraktıkları. Bir çok insan evlerini savaşı unutmamak özellikle yaptırmıyormuş, bir kısmı ise parasızlıktan.


Osmanlı İmparatorluğu fethi ile birlikte buraya ‘Köprü Hisar’ ismini vermişiz. Köprünün her iki yanında bulunan nöbetçilere de ‘Mostari’ denirmiş. Mostar şehrinin adının bu nöbetçilerden geldiği tahmin ediliyormuş. Köprü etrafında yerleşim yapılmış Osmanlı döneminde. Camiisi, pazarı, dükkanları, atölyeleri, evleri.. Bugün hala bu geçerli. Şehrin dokusu muhteşem. Etkileniyoruz ve içimizi hüzün kaplıyor. Savaş döneminde yaşananları hatırlıyoruz, hatta bir hediyelik dükkanın içinde dürekli bir sinevizyon gösterisi yapıılıyor ve o dönem Mostar köprüsünün yıkılışından tutun da bulunduğunuz yerin nasıl bombalandığına kadar izliyorsunuz. Çok acılar yaşamış insanlar. Duygulanıyoruz, gözlerimiz doluyor. Bu da yetmezmiş gibi müslümanların yaşadığı bölgenin tam karşısına dağın tepesine apartman yüksekliğinde km’lerce uzaktan gözükebilecek bir haç işareti yerleştirmişler. Savaş öncesinde beraber yaşayan farklı din, dil ve ırklar savaş sonrasında bıçak gibi kesilmiş ve ayrılmış. Herkes kendi bölgesinde yaşar olmuş. Bu savaş sonrası izlenimleri bırakıp turistik izlenimlere geçiyoruz.. :)

5 dk. yürüme mesafesinde olan tarihi köprümüze doğru ilerliyoruz taş ara sokaklardan. Turist ofisine uğrayıp bilgi almak istiyoruz ancak kapalı, onun yerine biraz daha ileride bir hediyelik eşya dükkanından bilgi alıyoruz. Yürüyerek binalarımızın arasından geçiyoruz, evlerin, dükkanların.. hepsi çok şirin, bakımlı, ve yeniden yapıldıkları için de tertemiz. Köprünün bir başındaki kulede savaş dönemi fotoğraf sergisi vardı ve grupça o sergiyi de görüyoruz. Girişi 6KM (3 Euro).

Köprü üzerinde ve ara sokaklarda geziniyoruz. Dükkanlardaki zanaatkarların fotoğraflarını çekiyoruz, Neretva nehrinde bu soğuk suya rağmen girenleri izliyoruz.. Derken acıkıyoruz.  Bir iki saat sonra hava kararacak bu yüzden yola tok karınla çıkmak lazım. Geleneksel tadlar aradığımızı belirtip bize verilen en iyi adrese giriyoruz ‘Sadrvan’ (Şadırvan). Bahçesi de olan güzel bir mekan. Geleneksel yemek tabağı yapmışlar, siparişlerimizi ondan veriyoruz. Gelen tabakta, yaprak sarması, biber dolması, kebap cici (köfte), pide, yoğurt, pilav ve soslar vardı. Bizim için evdeki yemekten hiçbir farklı yanı olmayan bu güzel yemekleri afiyetle midemize indiriyoruz. :)

Hava kararmak üzereyken yola çıkıyoruz. Yaklaşık 3 saat sürecek olan yolculuğumuzu gece yarısı tamamlıyoruz ve önceden yerlerimizi ayırttığımız ‘Hotel Bosnia’ otelimize yerleşiyoruz. Hepimiz yorulmuşuz, herkes odalarına çekiliyor. Bebekleri de dinlendirme vakti. :)

Saraybosna

Hotel Bosnia, tam bir şehir oteli. Odalar eski görünümlü, kahvaltı kötü ancak otel temiz, güvenli ve şehir merkezinde. Arabanızı bırakıp bir çok yere yürüyerek gidebileceğiniz bir noktada. Gecelik oda fiyatı 85 euro ödedik.

Sabah Sarabosna’da uyanmak çok keyifli. Gece ne kadar serinse de gündüz bir o kadar sıcak oldu. Kahvaltı sonrası şehirde yürüyüşe çıkıyoruz. Otelin bulunduğu noktadan dümdüz ilerlerseniz zaten Başçarşı’ya kadar gidebiliyorsunuz. Görülebilecek bir çok yer de zaten bu hat üzerinde. Binalar, mimariler, şehri saran Miljacka nehri..herşey muhteşem. Yabancılık çekmeden gezilecek noktalarımıza teker teker varıyoruz. İlk karşımıza çıkan yer ‘Sönmeyen Ateş Anıtı’ . İkinci dünya savaşını simgeleyen bir anıt. Hiç durmadan gece gündüz yanıyor. Yürüken sağlı sollu restorantlar ve güzel cafelerin önünden geçiyoruz. Şehir sakin, insanlar sakin amcak şehirde bir hüzün var. Binaların neredeyse birçoğunda bulunan mermi ve bomba izleri içimizi acıtıyor. Birçoğunda şarapnel parçaları savaşın üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen gözüküyor.

Biraz ilerideki meydanda yaşlılar satranç oynuyor, köylüler tazgahlarını açmış organik ürünler satıyor. Aynı hat üzeirnde bir camii, biraz ilerisinde bir kilise görmek farklı inançtaki insanların birarada yaşamasına çok güzel bir örnek teşkil ediyor. Yolun sonunda ise bizi ‘Başçarşı’ karşılıyor. :) Eminönü meydanına gelmişçesine bir kalabalık. Bursa mimarisi.. herşey birarada. Hemen sağımızda ‘Gazi Hüsrevbegov Bezistan’ı. İçeriye giriyoruz alışveriş incik boncuk satılan bir yer haline dönüşmüş. Bir kaç kare fotoğraf çekip tekrar dışarı çıkıyoruz. Gazi Hüsrev Bey Kanuni döneminde Bosna’da uzun süre görev yapımış bir sancak beyi. Gezdiğimiz noktalardan Klis Kalesi’de Split Kalesi’de onun zamanında fethedilmiş. Mezarı şu anda Gazi Hüsrev Bey Camii’nin avlusundaki türbede.

Güzel ara sokaklarda dolanırken kendimizi bir anda Saraybosna Sebili’nde buluyoruz. Osmanlı döneminden kalan sebil gençlerin buluşma noktası olmuş artık. Acıkan karnımızı Seher Lokantasında Cevapcici ile bastırıyoruz. Bosna Hersek topraklarındaki etlerin tümü gerçekten çok lezzetli, bu kadar yeşil topraklardaki hayvanların güzel beslenmesinden midir bilemiyoruz ancak henüz kötü et ile karşılaşmadık. Saat 14.30 gibi yola koyuluyoruz bu sefer ki hedefimiz Tünel (Tunnel) Müzesi. Havaalanının diğer tarafında olan Tünel müzesi savaş zamanında binlerce kişinin hayatının kurtulmasını sağlamış. Köydeki evin sahibi olan teyze daha sonra evinin müze ev olarak kullanılmasına izin vermiş. Şu anda hergün yüzlerce kişinin gezdiği ve görülmesi gereken çok önemli bir nokta.

Sırpların Saraybosna’yı kuşatmasıyla kaçacak ya da sevkiyat yapılacak hiçbir noktanın kalmaması sonucu böyle bir yaratıcı fikir geliştirilmiş. Havaalanı kontrolünün NATO’da olmasıyla Sırpların çembere alamadıkları Saraybosna’da Havaalanının bir tarafından girip, diğer tarafından çıkılan bir 800m uzunluğunda tünel inşa edilmiş. Köy içerisinde bir evin altından girilen aynı şekilde karşıdaki bir binanın altından çıkılan gizli bir geçit. Savaş zamanında silahlardan tutun da, ilkyardım malzemelerine, koyun keçilerden, yaralı insan, yaşlı ve çocukların kurtulması için de ayrı bir önemi olmuş.

Saat 15.00 gibi vardığımızda müze kapalıydı. Kapıda 4 alman turist ve bir de biz vardık. Müze girişinde saat 15.00 e kadar gezilebileceği yazıyordu. Arkada bahçede çamaiır asan evin sahibi teyzeyi görünce Almanların gitmesini bekledik. Aldığımız duyumlara göre Türkiye’den geldiğinizi iletirseniz kapıyı açıyormuş. Teyzeye seslendik ancak ilgilenmedi. Sonra ‘Selamınaleyküm’ diye seslenince geldi. O Boşnakça biz Türkçe, İngilizce ne varsa iletişim kurmaya çalıştık. :) Nuh dedi Peygamber demedi kapıyı açmadı, bizde son kozlarımızı oynadık, Türk Pasaportlarını ve bebeklerimizi gösterdik. O kadar yol geldik dedik, yine de açmadı :) Peki dedik yarın gelelim madem.

Köyün çıkışında yaşlı amcalar duruyordu. Bunlar nasıl olsa savaş dönemini yaşamışlardır diyerek bir sonraki ziyaret noktamız olan Aliya İzzetbegoviç’in mezarını yani şehitliğin yerini soruyoruz. Adamlar bi geriliyor ‘-No No’ gibi hareketler yapıyorlar. Biz daha da anlatmaya çalıştıkça ‘gidin’ gibi hareket yaptılar. İçimizden yahu insan eski başkanlarının ve hatta savaş kahramanlarının yerini bilmez mi ne ayıp diye hayıflandık. Meğer bulunduğumuz bölge Sırp bölgesi, sorduğumuz insanlar da Sırplarmış. Savaş sonrasında barış gelmiş gibi durmuyor, sadece ateşkes yapılmış gibi gözüküyor…

Savaş sonrası Bosna Hersek devletinde kantonlar oluşturulmuş. Her kanton’un kendi yönetimi var ve bunların başkanlarının dışında da en tepede devlet başkanı var. Saraybosna merkezinde bile havaalanının diğer tarafına geçtiğinizde Sırp kantonuna, başka bir yerine geçtiğinizde müslüman bölgeye giriş yapmanız gayet normal.

Saatin de akşam üzerine gelmiş olmasıyla şehitlik gezimizi de yarına bırakıyoruz. Tekrar şehir merkezine geliyor ve şehrin modern yüzü yeni binaları arasında gezniyoruz, bir de alışveriş merkezinden fotoğraf makinamıza kart takviyesi yapıyoruz. Hava kararırken Başçarşı’ya gidiyoruz, bir cafe’de çay içip sohpet ederek akşamı yapıyoruz. Ardından dinlenmek üzere otelimize geçiyoruz.

Sabah ilk iş yürüyüş mesafesindeki bombalanan Pazar Yeri’ne gidiyoruz. Hatırlarsanız Sırplar pazardan alışveriş yapan insanların üzerine havan toplarıyla saldırmış ve silahsız ve sivil onlarca kişiyi Avrupanın gözleri önünde öldürmüşlerdi. Bu Pazar yeri hala asli görevini sürdürüyor. Tek farkı karşı apartmandaki duvarda ölenlerin isimlerinin yazdığı büyükçe bir tabela bulunması. Duygulanıyoruz. Biraz daha devam ediyoruz bu sefer de Sırpların bilinçli olarak bombalarıyla yaktığı tarihi kütüphanesine varıyoruz. Burası hala yıkık ve harap vaziyette çok güzel mesaj veriyor anlayana!. Bu kütüphanede Osmanlı dönemine ait çok sayıda özel eserler, el yazması kitaplar ve yine Osmanlı dönemine ait kayıtlar vardı. Artık hiçbiri yok.

Yolda ilerlemeyerek tam tersi istikamete dönüyoruz, savaşta ölen çocukların anıtı’na varıyoruz. Burası bir park aynı zamanda. Ölen çocukların isimleri silindirlere yazılmış. Hüzün dolu. Henüz 1 yaşına girmemiş bebekler bile var. Ağaçların altlarında Osmanlı dönemine ait mezar taşları var. Her bir köşede onlarca mezar. Bakımsızlar. Yol tarafında ise kaldırımda bir şey dikkatimizi çekiyor.

Bomba düşmüş, şarapnel parçaları yayılmış ve etrafını kırmızı bir şeritle kapamışlar. Bu nedir diye soruyoruz ve cevap çok manidar. Savaş zamanında tüm yokluklara rağmen Boşnak kadınları düşen bombaların verdiği zararı balmumu ile kapatıp ‘-bakın biz ölmedik, hayattayız’ mesajı veriyorlarmış. Şimdi ise yürürken dikkat çekmesi için kırmızı ile etrafını çizmişler.. Yolumuza minibüsümüze binip devam ediyoruz.

Şimdiki rota biraz tepede kalan şehitliğe uğramak. Birer dua etmek. Gideceğimiz şehitlikte Aliya İzzetbegoviç’in de mezarı var. Mezar başında 24 saat saygı nöbeti tutan askerler var. Şehitlikte 1500 kişi yatıyor. Burası gibi birçok şehitlik var. Tertemiz. Bütün mezar taşları bir kişinin elinden çıkmış gibi. Biz oradayken bir yaşlı anne baba oğulları olduğu düşündüğümüz bir mezarı sildiler, çiçekler ektiler, dualar ettiler. O kadar sessiz ve saygı dolu yaptılar ki gözyaşlarımıza hakim olamadık. Şehitlikte 18 yaşındaki bir gencin de 65 yaşındaki bir vatanseverin de mezarı olduğuna şahit olduk.

Yola devam edip biraz daha yukarıya tırmanıyoruz ve ‘Tabya’ denilen bir tarihi kaleye geliyoruz. Ancak manzara dışında pek birşey yok, ne bir bilgi ne bir eser. Sadece duvarlar. Ama şehri çok güzel bir biçimde buradan izleyebilirsiniz. Saatimize bakıyoruz ve geç olmadan ‘Tünel Müzesi’ne gidiyoruz. Malum akşama uçağımız var ve bu sefer kesin görmemiz gerekiyor. :)

Müzeye giriyoruz hemen girişte bir odaya alıyorlar, önce bu evde neler yaşandının cevabını videoda izleyerek hatırlıyoruz. İnsanların kurtuluşlarına tanıklık ediyoruz, mutluluklarına. Askerlerin geçişlerine tanıklık ediyoruz, silahların aktarılışına, zorluklar içerisinde neler başardıklarının bir kanıtı adeta. Oradan çıkıp evin içerisinde müze haline getirilmiş üst kata çıkıyoruz, fotoğraflar, aletler, mektuplar.. Aşağıya tünele giriyoruz. Şu anda tünelin gezi amacıyla 15 metresi açık. Kalan 785 metre kapatılmış. Eğilerek yürümek zorunda olduğunuz daracık bir tünel. Bir süre ilerliyoruz. Gruptan kimse konuşmuyor. Hepimiz ağzımız açık olan biteni izliyor, yaşıyoruz adeta. Kapı girişinde ise yaşananları çok iyi anlatan bir bomba duruyor, betona çarpmış patlamış ve oracıkta kalmış. Çıkıyoruz müzeden. Yaşananları anlayabilmek için en iyi yer bu küçük müze ev aslında. Biraz orman havası almak için ‘Vrelo Bosne’ye gidiyoruz.

Biraz şehir dışında olan bölge tek kelime ile muhteşem. Girişteki kalabalık araba kuyruğundan biraz korktuk ilk başta. Ancak alan o kadar büyük ki kimse kimseye rahatsızlık vermiyor. Şelaleler, sular, ağaçlar resmen bizim yedigöllerin daha düz bir ovadaki hali. Ancak tek kelime ile daha temiz. Bizim insanımız korumayı beceremiyor maalesef kendi ormanlarını. Geziyoruz, yürüyüş yapıyoruz, en çokta acıkmayı seviyoruz. Göl kenarında bulunan restorantta ‘Cevapcici’lerimizi afiyetle mideye indiriyoruz. Hizmet olarak çok zayıflar, örnek vermek gerkirse; çok beğendik köfteleri birer porsiyon daha söyledik garson bize kızdı. Niye ilk başta söylemiyormuşuz diye :) yani hizmet beklentinizi yukarıda tutmayın ancak yemekler çok lezzetli.

Uçağımızı kaçırmamak için bu güzellikten artık ayrılma vakti. Bosna Hersek toprakları bizlerde bir hüzün bıraktı. Her yer o kadar güzel o kadar doğal ki bütün bu güzellikler içerisinde bu savaşlar çok derin izler bırakıyor. Kalbimizi Bosna Hersek’te bırakıyoruz ve daha şimdiden yıllarca aynı kültürü paylaştığımız nereleri görebiliriz diye uçakta konuşmaya başlıyoruz. İstanbul bekle bizi geliyoruz..Bu arada o çok özlediğimiz çay keyfini gece yarısı İstanbul’da eve ulaştığımızda hiç üşenmeden yapıyoruz ;)


May 30 2011

Balkan Gezisi 2. Bölüm: ‘Dubrovnik’


İlk bölümü kaçıranlar buraya tıklayın :)

Sabah olduğunda odanın perdelerini açıyoruz içeriye ışık girsin diye, bir anda muhteşem bir manzara bizi karşılıyor. ‘-Vaay’ sesleri eşliğinde terasta bir süre manzarayı seyre dalıyoruz. Uçsuz bucaksız bir deniz hafif deniz serinliği sabah erkenden yüzümüze vuruyor taze taze..

Dubrovnik’te şehir Old Town (Eski Şehir) ve New Town (Yeni Şehir) diye iki kısma ayrılmış. Eski şehir denilen kısımda heryerde resmini gördüğünüz meşhur kalesi, içerisindeki tarihi evleri ve sokaklarından oluşan kısım. Aslında tüm hareket ve bereket burada. Bütün güzel cafeler, restoranlar, eğlence yerleri, gezilecek ana yerler v.s..

Yeni şehir ise adından da belli olan şehrin sakinlerinin oturduğu bazen aprtmani bazen müstakil evlerden oluşan, limanıyla, otobüs duraklarıyla, parkları, plajlarıyla şehrin gelişen modern kısmı. Aslında bu iki seçenek her anlamda tatilini burada geçireceklere güzel alternatifler sunuyor.

Otelden çıktığımızda denize paralel yolu takip ederek yürümeye başlıyoruz. Şehir o kadar sakin ki çektiğim fotoğrafta hareket olması amacıyla bir insan, bir araba bekliyoruz ama geçmiyor. Bizde beklemekten sıkılıp deklanşörümüze basıyoruz. Sokaklar tipik Avrupa sokakları, eski binalar çok güzel korunmuş, yollar temiz, herşey düzenli.  15 dakika sürüyor eski şehir merkezine gelmemiz. Turist ofisinden Türkçe baskı bir Dubrovnik kitabı alıyoruz. Zaman zaman gezi sırasında açıp okuyoruz ve çok faydalı oluyor. (50 kuna ödüyoruz kitaba)

Kalenin ‘Pile’ kapısı hemen karşımıza tüm güzelliği ile duruyor. Bir dönem insanların burada yaşadığını bilmek onları hayal ederek ana kapıdan girmek daha bir heyecanlandırıyor bizi. Oldukça zorlu bir tarihi olan Dubrovnik, Osmanlı’nın Balkanlarda yerini güçlendirdikten sonra bir dönem kuşatması altında kalıyor. O dönem için oldukça yüksek bir tutar olan 12.500 düka altını vergi veriyorlar bize. 1667 yılında çok büyük bir deprem geçiriyorlar ve ardından çıkan yangınlarla başetmek zorunda kalıyorlar, bununla beraber çıkan hastalıklar şehrin belini büküyor. En son olarakta 1991-1992 yılında Sırp ve Karadağ saldırıları şehri yıkıyor, yoruyor. En büyük yıkım 6 Aralık 1991 yılında şehre tamı tamına birkaç bin bomba düşüyor. Zaten sokak aralarında rastladığımız bir kaç evin duvarında ‘unutmayacağız’ diye pano yapmışlar ve evin savaş zamanındaki yanmış yıkılmış fotoğraflarını koymuşlar. Bütün bunlara rağmen kısa sürede tüm yaralarını sarmışlar ve Dubrovnikte bu panolar haricinde savaşı hiçbir şey hatırlatmıyor.

Kale’nin içine girdiğimizde hemen karşımıza ‘Büyük Onofrio Çeşmesi’ çıkıyor. O dönem şehre su vermsei için yapılmış bir sanat harikası. Hemen onun karşısında Male Brace Fransisken Kilisesi yine tertemiz korunmuş biçimde. Bu iki eserin ortasından geçen ana sokak ‘Stradun’ olarak geçiyor. İlerlemeye başladıkça sağlı sollu cafeler, restorantlar, hediyelik eşya satan dükkanlar her biri ayrı ayrı güzellikte. Şehrin bu kadar temiz ve estetik olması çok hoşumuza gidiyor. Bu sokak aslında ana merkez konumda. Yani tüm hareket burada ve en güzel cadde. Kalabalık arka sokaklarda git gide azalıyor. Yolun hemen sonunda karşımızda ise Sponza Sarayı binası duruyor. Onun yanında Küçük Onofrio Çeşmesi, Aziz Vlaho Kilisesi ve önünde Orta Çağ Şovalyesi Orlando’nun heykeli buluyor. Aslında gezilecek yerlerin hepsi toplu bir biçimde şehir surlarının içerisinde ve bütün gün burada kalarak eski şehri gezmeniz ve bitirmeniz mümkün.

Biz de bir süre sonra ana caddeden ayrılıp her biri ayrı şirinlikte olan küçük ara sokaklara girip çıkmaya başladık. İnsanların hala bu eski evlerde oturması o kadar güzel bir duygu ki, ve tabiki yaşanılan mekanlar da aynı biçimde bakılıp korunuyor. Sonra bir ara insanların çok güzel gözüken dondurma yediğini farkettik. Önünden geçtiğimiz dondurmacıda bile çok güzel görünüyordu ama öğlen yemeği yiyeceğimizden yemek sonrasına bıraktık bu keyfi.

Kale surlarının bittiği noktada küçük bir limanı var eski şehrin. Tarihte neredeyse ticaretinin önemli bir kısmını denizden sağlayan şehrin korunaklı bir de limanı var. Artık bu liman balıkçı teknelerini değil küçük tekneleri ağırlıyor. Limanın bir köşesinde tekne turları düzenleyen firmaların standlarını görüyoruz ve bilgi almak için birine yanaşıyoruz. Toplam yarım saat sürecek olan turda hemen karşıdaki adanın etrafında tur atıp geri geliyoruz diyor görevli ve bunun için kişi başı 10 Euro talep diyor. Ama gezi rotası hiç içimizi açmadığından bu turu yapmamaya karar veriyoruz.

Şehri turlarken diğer bir dikkatimizi çeken nokta evlerin balkonsuz olmasından dolayı tüm çamaşırların camlarda ipe asılı olmasıydı. Kiminin çorapları, kiminin herşeyi sokakta kurumaya bırakılmıştı. :) Ara sokaklardan birinde küçük bir Pazar kurulmuştu, aslında pazarcık desek daha doğru. Organik bazı ürünlerin satıldığı 8-10 tezgahtan ibaret olan pazarda zeytinyağından, turşuya bir çok şey mevcuttu.

Öğlen yemeği için Tapas restoranını tercih ettik, et yemeklerinin (tavuk ya da dana farketmiyor) 45 kuna olduğu restorantta yine aynı ekibin 315 kuna hesap ödemesiyle dün akşamki büyük hesap dilimize bir anda düşüveriyor.

Şehir turumuzun sonunda girdiğimiz kale kapısında yine sohpet ederken kale surlarına çıkmak istiyoruz erkekler olarak, eşler ve çocuklar gördükleri merdiven karşısında haklı olarak bu geziye katılmak istemiyorlar. :) Bizde hemen bakıp geliyoruz diye ayrılıyoruz yanlarından. Ancak çıkış için 70 kuna (20 TL) kişi başı ücret ödüyoruz. Basamakları çık çık bitmiyor, ama ardından şehri yukarıdan çok güzel bir şekilde izleme fırsatını yakalıyoruz. Haydi biraz yürüyelim diyoruz ve ilerlemeye başlıyoruz, bir yandan fotoğraf çekerken diğer yandan keyifli bir ortaçağ dönemi yaşıyoruz.

Ancak bir süre sonra tek yön tabelaları ile karşılaşıyoruz. Bu kadar gelmişken hadi ilerden çıkarız diyoruz ve maalesef eşlerimizin yanına 1 saat sonra varıyoruz. :) Şehrin surları etrafında tam bir tur atmak zorunda kalıyoruz. Bir iki çıkış ile karşılaşıyoruz ama bu çıkışlar zaten turun yarısını bile geçtükten sonra olduğundan oraları pas geçiyoruz. Şehri gittikçe yükeselen surlardan görmek, kırmızı çatıların renk tonlarının bile aynı olduğu üzerine sohpet etmek istiyorsanız ve vaktiniz varsa, bu kadar uzun bir yol yürümek ayrıca basamak çıkmak beni yormaz diyorsanız kesinlikle önerdiğimiz bir gezi. Otele geri döndüğümüzde artık bacaklarımızı hisettmiyorduk ona göre :) .


Mar 19 2011

Beykoz Korusu


İstanbul’un yakın ve en temiz oksijen alanlarını keşfe devam ediyoruz.

Bu hafta da Beykoz Korusu’nda güzel havanın tadı nasıl çıkartılır diye bakalım istedik. Malum, bir süredir yakın yerlere gezi yapıyoruz. Aslında bundan da şikayetçi değiliz, çünkü bir vesile oldu ve uzun zamandır ”-Aa şurası neymiş”, ”-Aaaa burası neymiş” dediğimiz yerlere, mekanlara birer birer bakıyoruz..

Beykoz Korusu’nun 2 girişi var. Birincisi sahilden, diğeri ise Riva-Beykoz Yolu diye tabir ettiğimiz arka giriş.. Bildiğimizden değil ama Riva yolu üzerinden geldiğimizden Koru’ya yaklaştığımızdaki sağlı sollu asırlık ağaçların yaptığı şov tam bir görsel sanata dönüşmüş. Cadde o kadar güzel gözüküyor ki, koruya girmeden bu cadde üzerinde bile yürüyüş yapabilirsiniz. Hele güneşin ışık oyunlarını izlemek istiyorsanız akşam üzeri saatleri muhteşem oluyor.

Koru iki kısımdan oluşuyor, ilk kısım mesire alanı gibi oluşturulmuş küçük oyun parklarının da bulunduğu kısım, diğer kısım ise restorantların da olduğu yine oyun parkları ve yürüyüş yollarının olduğu kısım. Aslında iki kısım dememizin nedeni arabanız ile ayrı ayrı girişlerden girmeniz. Yoksa koru içerisindeki yürüyüş yolları birbirne bağlı, sadece araç geçişleri yok. Aslında bu hoşumuza gitmedi de değil. Arabaları ormanın içine, hatta burnunuzun dibine kadar kimse sokamıyor. :)

Koru sık ağaçlı, yemyeşil ve bol yokuşları olan bir araziye sahip. Elde bebek arabası yokuş çıkmak zor olurken, yürüyüş ya da spor yapanlar için iyi bir parkur oluyor. Acıktık ve yemek için 2 farklı alternatifiniz var. Birincisi özel sektöre ait olan restoran işletmesi, diğeri belediyeye ait olan işletme. Biz denememizi Belediye tesislerinden yana kullanıyoruz. Nedense işin içine Belediye girince kalite beklentimizi aşağıya çekiyoruz, yemeklerin geç geleceğini hesabımıza katıyoruz yani çıtamızı yüksek tutmuyoruz sonradan çok üzülmeyelim diye. Ancak yemek kalitesi ile bizi mahcup ediyor ve gözümüz ve karnımız tok biçimde 3kişi için 56 Tl hesap ödeyerek (et yemekleri+büyük salata+içecekler) restorantı terk ediyoruz.

Sahil girişine doğru yürüyüşümüze devam ediyoruz, hatta hızımızı alamayıp Beykoz sahiline iniyoruz, biraz da orada yürüyoruz. Şehrin kornası, arabası bizi burada karşılıyor kısa süre içerisinde tekrar koruya dönüyoruz.

Beykoz korusunda hala şehrin içerisinde olduğunuzu maalesef hissediyorsunuz. Belgrad ormanlarında ise bunun tam tersini yaşıyorsunuz, sanki başka bir şehirde dağın başındasınız. Ancak yinede oksijeni vücudunuza yüklemek, boğaza tepeden bakabilmek birazda kuşları dinlemek istiyorsanız yakın ve keyifli bir yer diye notlarımıza ekliyoruz.

İsyatanlar belediyenin sayfasından da telefon ve iletişim bilgilerine ulaşabilirler: www.ibb.gov.tr/tr-TR/Hizmetler/Sosyal/Tesisler/Pages/BeykozKorusu


Şub 7 2011

Gezilerimiz bundan sonra çok daha keyifli olacak!

Fark ettiyseniz bir süredir güncelleme yapmıyorduk. En son gezimizi Mayıs 2010′da yaptık. Ama geçerli bir mazeretimiz vardı! :) Gezip Gördük en minik üyesi 13 Ekim 2010 günü aramıza katıldı. Gerek hamilelik gerekse ilk 4-5 ay kışa gelmesi sebebiyle ancak yakın yerlere temiz oksijen ile buluşmak amacıyla çıktık-çıkıyoruz.. Ancak bundan sonrası hepimiz için yeni başlıyor. Sitemizi takip eden bir çok bebekli aile için de ayrı bir tecrübe olacak yazdıklarımız. Artık tüm gezilere bu noktadan da bakabileceğiz. Sizler bu satırları okuyorken, bizler Nisan ayında gerçekleştirmeyi planladığımız otomobil ile Balkanlar turumuzu planlıyor olacağız. Bizimle beraber gezimize katılacak tüm dostlarımız da aynı bizim gibi birer bebek sahibi. Bu yüzden ayrı bir deneyim olacak Balkanlar. Şimdilik heyecanı içinde kalsın, süprizi kaçmasın.. 2011 yılı herkes için bol gezili seyahat dolu geçsin..

Sevgiler..
Gezip Gördük


Ağu 30 2009

Yaz Tatili 3. Bölüm: ‘Çiftlik Koyu, Turunç, Ekincik Koyu’

Okuyamayanlar için; Yaz Tatili 2. Bölüm için Tıklayınız.

Çiftlik Koyu
Bayır köyü’nden yukarıya ayrılan yolu takip ettiğinizde yine ağaçlar ve manzara ile birlikte 15 dk. sonra Çiftlik Koyu’na varıyorsunuz. Burada 1 otel ve 3-5 restorant’dan başka bir şey yok. Denizi tertemiz. Zaten haklı olarak mavi bayraklı bir plaj. Plajı kumsal. Manzarası muhteşem.

ciftlikkoyu

dsc_0555

Ancak dikkatimiz çeken tek şey çok fazla deniz taşıtının olmasıydı. Sürekli denizde jetski, yat ya da tur tekneleri gelip gidiyor bu koyun yoğun gözükmesine kalabalık durmasına neden oluyorlar. Biraz vakit geçirip, ayağımızı denize sokup tekar yola koyuluyoruz.

Turunç Koyu

Tatile başladığımız yollardan geri gidiyoruz. O bahsettiğimiz güzel yollar, hani hafızamıza kaydettiğimiz. Meğerse en güzel yollardan geçmişiz. Klimayı kapatıp oksijen alıyoruz bol bol. Turunç’a doğru yol alıyoruz. Çiftlik koyu’ndan geri dönüp yine Bayır Köyü’nden geçip turunç istikameti. Yaklaşık yarım saat sürüyor. Km olarak fazla değil ancak yol artık çok virajlı ve arada karşınıza çıkan bir minibus ya da otobüsü geçmek zor olduğundan peşpeşe yola yavaş yavaş devam ediyorsunuz.

dsc_0566

dsc_0570

Turunç koyunun güzelliklerini kitaplardan okuduk. Belli ki burası artık gelişmiş bir yer. Büyükşehir olmuş. :) Otoparkları, taksileri, dükkanları ile küçük Marmaris. Nerede kalacağımızı düşünüyoruz. Ta ki plajını görene kadar. Binlerce insane dip dibe. Sanki turunç değil Çin plajı. Gelenler gidenler..yoğunluk..aman allahım. Adım atmak mümkün değil. Bozburun’da o kadar alışmışız ki sakinliğe.. :) Evet denizi temiz gözüküyordu. Tamam manzara da etkileyici idi. Ancak plajda adım atamayacak kadar yan yana oturmak, sürekli bir ses uğultu eşliğinde oturmak, siz tam güneşlenirken arkanızdaki yoldan motositletin “iiiiiiiiiiiuuvv” diye geçmesi sinir bozucu. Zaten oldum olası bu mobiletlerin egzostlarını neden açarlar anlamam. Birde şu minibüs ve taksicilerin “da da da da dat” kornası yasaklansın. Kaldırılsın. Çöpe atılsın! Minibüsler kornasız üretilsin, taksilerin kornasına basınca sürücüye minik elektrik verilsin. Neyse konumuza dönersek yok kalabalık bize göre değil. Yemeğimizi bir lokantada yedik. Yola devam.

dsc_0573

Yola devam ama nerede kalacağımızı bilmiyoruz. Çatalbaş ailesini İstanbula dönmek üzere Marmaris otogarına bırakıyoruz. Kenara çekip haritamızı açıyoruz. Elimizi koyalım ve oraya gidelim. Kalabalık olmayan, ama daha önce gitmediğimiz bir yer olsun. Saat 17.00 olmuş bu arada. Biraz hızlı hareket etmek lazım yoksa sokakta kalmak içten bile değil. Bir kaç yere telefon açıyoruz. Yerler hep dolu. Acaba bizde mi İstanbula dönsek diye iç geçirirken “Dalyan”?! diyip, hemen yola koyuluyoruz. 45 km kadar gidip sağa arabayı çekip bir iki yere telefon açıyoruz. Yine yerler dolu. Tabiki haftasonu olduğu aklımıza sonradan geliyor. Her yer doludur? Ne yapsak diye birbirimize bakarken önünde durduğumuz “Ekincik” tabelasına bakıp birbirimize gülümsüyoruz. Burayı hep isteyip gidememiştik. En kötü arabada uyuruz diyip, yola koyuluyoruz çünkü bir yarım saat içerisinde hava kararacak. Köylerin arasından geçiyoruz. Muğla yolundaki sapaktan Ekincik koyu 30 km. Yollar virajlı. Neredeyse 40 dk sürüyor.

Ekincik Koyu
Yol boyunca size tertemiz, mis gibi dağ manzaraları eşlik ediyor. Sırf bu manzaralar eşliğinde ilerleyebilmek için bile buraya gelinir. Yollar hiç beklemediğimiz kadar düzgün ve genişletilmişti. Tabi bizi hep böyle güzel yollarda bir de korku alır. Ulaşım ne kadar rahatsa insanoğlu o kadar hızlı kirletiyor.

dsc_0586

Bir yol ayrımında kocaman tabela yapmışlar buradaki otel ve pansiyonlar için. Tam önünde durup telefon açmaya başladık. Neyseki açtığımız her otel ya da pansiyonda bir iki oda mutlaka boş bulduk. Bu sefer de en ekonomik kalabileceğimiz yeri aramaya başladık. Bizim tercihimiz “Akdeniz Hotel” oldu. Kişi başı 45 tl. Sabah açık büfe kahvaltı, akşam açık büfe yemek dahil bu fiyata. Telefonda bizimle oldukça kibar konuşan ve konuşmaya kendini tanıtarak başlayan, yıllar önce İsviçreden kesin dönüş yapmış Fatoş bey, sürekli bu işi hobi olarak para kaygısı olmadan yaptığını memnun kalacağımızı söylüyordu. Oteli bulduk. Hava karardığı için artık biraz da kaderimize razı olduk. Ancak odalar çok geniş ve temizdi. Fatoş bey suyun da parasız olduğunu söyleyince tabiki daha da şaşırdık. Çünki çoğu otel yazın sıcak günlerinde sudan da rahatça para kazanıyordu.

dsc_0594

Hatta daha da enteresanı otelde içecek satmıyor. Hemen ileride sokağın köşesinde bakkal var. Ben zaten burada para kazanıyorum. “-Herşeyi ben satarsam buranın yerlisi, köylüsü, diğer esnafı ne kazanacak” diye anlatınca da bizden büyük bir alkış aldı. Tam yemekte canınız kola, meyve suyu çekiyor olmadığını hatırlıyorsunuz. Ancak hemen 50 m ilerideki bakkal almak keyifli. Yani en azından düşünce oldukça ince. Umarız buranın esnafı da Fatoş beyin inceliğinin farkındadır.

İki gece kalıyoruz. Denize yürümeniz gerekiyor. Sabah uyandığımızda görmediğimiz birçok detay ile karşılaşıyoruz. Otelin terasından işte Ekincik koyu! Bitmemiş kaba yapılı tuğlalı inşaatlar (15 yıldır o şekilde duruyormuş denize sıfır..!*!) Belediyenin kazı çalışmaları, toz toprak (ulaşabildiğiniz bir yol var, onu da kazmışlar, toz bulutunun içerisinden ilerliyorsunuz!) Madem kazı yapacaksın yaz dönemini bitir sonra yap..yada hızlı hızlı hemen yap.. insanlar turistler tatile geliyor. Neyse..söylenmek yok. Sahile iniyoruz.

dsc_0600

Bu güzel Ekincik koyu’nda kumsalında bir kaç tane otel ve pansiyon var denize sıfır. Hafta sonu olduğu için Köyceğiz tarafındaki herkes buraya denize gelmiş sanki. Bir kalabalık. Sahil uzun ve büyük herkese yetecek kadar alan var. Ama tabiki herkes restoran, duş ve otellere yakın olan kısımda girdiğinden belli bir bölge çok kalabalık. Yemek istediğinizde buradaki restoranlar hiç pahalı değil. Aksine insanlara veresiye bile açmışlardı. Hemen yan tarafta birde çadır kampı bulunuyordu. Herkes birbirini tanıyor, samimi bir hava vardı. Sanki bir biz yabancıyız :)

dsc_0599

Ekincik Koyu’ndan Dalyan’a küçük tekneler gidiyor. Gün içerisinde Dalyana ulaşmak bu kadar basit ve keyifli. Aynı şekilde oradan da Ekincik koyu gelişler var.
Şezlong arıyoruz, toplamda 50 şezlong var zaten. Bunların 40’ı kırık ve parçalanmış. Bulduğunuz sağlam parçaları birleştirerek kendinize bir şezlong oluşturmaya çalışıyorsunuz. Yok yok..hayalimizdeki Ekincik koyu böyle bir yer olmamalıydı. Yani belediye, muhtar kim bakıyorsa; arkadaşım yap paralı şezlongu ama sağlam olsun. Girişe bilet kes ama hizmet olsun! Arabanın bagajında hazır duran bizim kamp sandalyelerimizi alıyoruz başka türlü bir gün geçmez. Tüm gün denize girmeden kitabımızı okuyup sahilde oturuyoruz. Ama Ekincik Koyu’na çok yazık etmişler. Yollarda gelirken köylerin içerisinden geçerken hayal ettiğiniz koy’dan eser yok. Kültür Bakanlığı buralardaki yapılara el atsa çok iyi olacak. Herkes kafasına gore ev, bina, otel çıkmış. Bazen düşünmüyor da değiliz? Burası Almanya’da bir plaj olsaydı böyle mi olurdu? Ya da bir Fransa’da koy olsaydı? Bu boşvermişliği anlamıyoruz.

Gece iki gibi otelimizden ayrılıyoruz. Fatoş bey de mutlaka bu kötülükleri sitenizde anlatın, Kültür Bakanlığı harekete geçsin diyor. Defalarca şikayet etmiş, aramış taramış hiçbirşey çözülmüyor, belki sizin yardımınız dokunur dedi.

Aslında herkes üstüne düşeni yapsa kimseye gerek kalmayacak ama…Sonuçta Ekincik Koyu’nu görmediğinizde inanın pek birşey kaybetmiyorsunuz.. :(  Bekle bizi İstanbul, tatili bitirdik. Geliyoruz.