Nis 25 2009

“Edirne Gezisi”, Selimiye Camii, Selimiye Vakıf müzesi, İslam Eserleri Müzesi, Ciğerci Niyazi Usta, Bedesten, Kapıkule Sınır Kapısı, Uzunköprü

Uzunca bir süredir yollara çıkamıyorduk, sürekli yağmur, iş yoğunluğu..v.s. Ama canımıza tak etti :)  ve 23 Nisan sabahı dostlarımızı ve sevdiklerimiz ile toplanıp Edirne’ye doğru yola çıktık. Bu sefer bir farklılık yaptık ve kalabalık olduğumuzdan dolayı şöförlü minibüs kiraladık( 650 TL tüm gün, benzin, şöför, şöförün yemek parası ve bahşişi dahil). 18 kişilik minibüsümüz ile istediğimiz yere gidip birde araç kullanma yorgunluğundan kurtulmuş olduk.

Buluşmamız sabah 7.30′da Erenköy’de. Hemen doluşup yola çıkıyoruz. İstanbul yağmurlu ve soğuk. Ama canımızı bugün hiçbirşey sıkamaz. İkinci köprü yolunu kullanarak 3 saat 15 dk. sonra şehre giriş yapıyoruz. Edirneye 40 km kala açan güneş hem içimizi daha da heyecanlandırıyor, hemde bize ışıl ışıl bir enerji veriyor.

Yolu hiç bilmiyenler üzülmesin sadece tabelaları takip etmek yeterli oluyor. Kendinizi bir anda Selimiye Camii’nin önünde buluyorsunuz. Planlarımızda en öncelikli konumda bulunan ve Mimar Sinan’ın “-Ustalık eserim” dediği Selimiye Camii tüm ihtişamıyla şehre girerken uzaktan bile seçiliyor. Aracımızı hemen yol kenarına koyuyoruz, park görevlileri geliyor ve ücret alıyorlar. Ancak minibüsleri 3 saat’ten fazla tutmadıklarını söylemek zorundayız, hemen arkada başka bir parka yönlendiriyorlar.

Şehre ilk defa geldiğimizden midir bilinmez ama etrafta o kadar çok çingene var ki bir süre sonra tedirgin oluyorsunuz. Çünkü turist olarak geldiğiniz, fotoğraf makinalarından, çantalarınızdan ve etrafa meraklı meraklı bakmanızdan hemen belli oluyor. Sürekli dilenen birileri var, hemen yanınıza geliyorlar daha arabadan iner inmez. Selimiye Camii’ne doğru yürüyoruz. Şehirde dikkatimizi çeken başka bir hususta cıvıl cıvıl. Hoşumuza gidiyor. Şehrin bir ruhu olduğunu hemen hissediyorsunuz. Caminin önümüze gelen ilk giriş kapısından avlusuna doğru ilerliyoruz. Osmanlı döneminden kalan tarihi mezar taşları karşılıyor bizi. Her biri birer sanat eseri gibi işlenmiş. Vefat eden kişinin, mesleğini, rütbesini anlamanız mümkün şekillerine bakarak. Çok etkileniyoruz.

23 Nisan olmasından dolayı bir çok öğrenci grubuyla karşılaşıyoruz. Hepsi meraklı gözlerle oldukça yüksek minarelere bakıyorlar, duvarlara dokunup nasıl bu kadar güzel eserlerin o dönemlerde yapıldığını anlamaya çalışıyorlar. Günümüzde başka örneklerini maalesef göremediğimiz bu eserin artık içerisine girme vakti. Ayakkabılarımız çıkarıyoruz ve Selimiye Camii’ne giriyoruz. Kubbesinin yüksekliği insanı düşündürüyor. “Nasıl! Nasıl yapabildin bu güzel eseri! diyoruz içimizden.” 1569-1575 yıllarında inanılmaz bir teknoloji kullarak yaptığı bu muhteşem eser içerisinde ayrıca yerden kubbenin ortasına kadar bulunan muhteşem tezhip işlemeleri bizi suskunluğa itiyor. Üst kata çıkıyoruz, çık için kullanılan merdivenler daracık ve sanki sizi yüzlerce yıl öncesine götürür gibi etkileyici. Mimar Sinan hiçbir detayı atlamayarak bizlerin saygısını bir kez daha kazanıyor.

Selimiye Camii’nin kubbesi ile ilgili bir kaç teknik detay verirsek sanırız ihtişamını anlamanız daha kolay olacak. Yüksekliği 43.25 m, Çapı 31.25 m. Minarelerin yüksekliği ise daha da heyecan verici tam 70.89 metre! Daha önce asıl kubbeler yarım kubbelerin üzerinde yükselirken, burada Camii tek bir kubbe ile örtülmüş durumda. Biz bu notları alırken bir grubu gezdiren rehber bir anda sessizliği bozarak ezan okumaya başlıyor, henüz başlamışken yarım keserek tekrar duruyor. Biz ne olduğunu anlamaya çalışırken, ses önümüzden başlayıp yanlardan dolanıp, tekrar bu seferde arkamızdan geliyor. 440 yıl önce yapılan ses düzeni bizi titretiyor. Resmen evlerdeki sinema ses sistemleri gibi. Rehberin turistlere sesin nasıl doğru bir akustik ile ulaştığını göstermek için yaptığı bir gösteri olduğunu anlıyoruz.

Caminin bahçesi etrafında dolanıyoruz, oldukça büyük olan alan 22.200 m2 alan kaplıyor. Bahçe içerisinde hemen yanıbaşında o zaman ki ismiyle Dar’ül Kurra Medresesi şimdiki hali olan Selimiye Vakıf Müzesine giriş yapıyoruz, tabiki müze kartlarımız ile. Medrese içerisindeki tüm odalar artık müzedeki eserlerin sergilendiği birer oda halini almış. Neler yok ki bu müzede, el yazması Kur’an’lar, tezhipler, Minyatürler, o dönemde kullanılan saatler, camlar, eşyalar..v.s. bir dönemi anlayabilmek için mutlaka görmek ve bilmek gerekiyor. Hele el yazması Kur’an’ların 500-600 yy. önce yazıldığını, çizildiğini ve resmedildiğini bilmek, onlara 20-30 cm mesafeden bakmak çok heyecanlandırıyor. Kenar süslemesinde kullanılan altın hala parıl parıl parlıyor.

Müzeyi gezdikten sonra gruptan yavaş yavaş mırıldınmalar başlıyor. Nerede yemek yiyeceğizler ufak ufak kulağımıza geliyor. Ancak turumuza başlayalı hünez oldu ve bir iki yeri daha görelim diye duymazdan geliyoruz :) Yine Selimiye Camii bahçesi içerisinde bulunan “İslam Eserleri Müzesi”ni giriyoruz. Müze kartımız burada da geçiyor. Hatta gruptan bir çok kişi de bu karttan temin ediyor sayemizde :) İslam eserleri müzesi’de Selimiye Vakıf Müzesi gibi bir çok tarihi eseri barındırıyor. Yine mimarisi oda oda bölünmüş. Odalara girerken oldukça küçük kapılardan eğilerek içeri girmek durumunda kalıyorsunuz, bununda açıklaması şu şekilde. Odaların herbiri eğitim alınan yerler olduğu için girerken öğretmenin önünde eğilerek içeri girmiş oluyorsun ve saygı duyduğunu belirtmiş oluyorsun. Aslında hayattaki tüm güzellikler aslında bu ufak detaylar değil mi? Herşey düşünümüş ve tasarlanmış? Tıpkı Avrupanın şimdi yaptığı gibi. Ne kadar da uzaklaşmışız bi estetikten ve düşünceden artık. Duygusuz binalara hapsolmuşuz, yaşadığımızı sanıyoruz.. Neyse bu müzeyi gezerken artık homurdanmalar iyice artıyor ve herkes biran önce “Meşhur Edirne Tava Ciğeri” neredeyse yiyelim diyor.

Notlarımız arasında Mehmet Yaşin’in önerdiği bir lokanta var ancak bize müzedeki güvenlik görevlisinin önerdiği başka bir yer dikkatimizi çekiyor ve oraya yöneliyoruz. Aslında böyle durumlarda yerel halktan birilerine danışmak ve onların önerdiği yerlere gitmek bir noktada sizi doğru adrese de götürebiliyor. Tarih ile yürüyerek ulaştığımız Ciğerci Niyazi Usta, bizleri kapıda karşılıyor. Fakat yukarı kata çıkabilmek için bir kuyruk var. İnenlerin kuyruğu. Hmm…diyoruz demekki doğru adresteyiz! Masalar birleştiriliyor, hemen akabinde soğanlar ve domatesler masalara yerleştiriliyor. Meşhur Tava Ciğeri için sabırsızlanıyoruz. Bir kaç kişi 1.5 porsiyon yemek istediğini söylüyor ancak garson önce 1 getireyim sonra daha isterseniz getiririm diyerek frenliyor onları. Ciğerler geldiğinde ise garsona hak veriyoruz. Porsiyonlar oldukça doyurucu ve lezzetli. Soğansızda yemek olmaz şimdi bunu! Tabak tabak soğanlar bir süre sonra tükeniyor. Yemek istemeyenleri bile yediriyoruz yoksa araç inanılmaz bir hal alabilir :). 11 kişi için 88 TL hesap geliyor içecekler (ki ikişer ikişer içildi) ve salatalar dahil. Süper. Bizden 5 yıldızı alıyor. (www.cigerciniyaziusta.com.tr) Ayrılıyoruz oracıktan bir süre sonra…

Yemeğimizi yedik, karnımız tok. Artık mırıldanmaları kestik. :) Edirne’de hava o kadar güzel olduki artık tişörtler ile rahat rahat ilerleyebiliyoruz. Şehirde sürekli bir hareket var. Yemek sonrası tanımak için şehiriçinde bir yürüyüş yapıyoruz. Çarşı pazar, sokaklar arasında bir tur..

Her sokak, her köşesbaşında mutlaka bir tarihi ev, çeşme, bedesten ya da camii görmek mümkün. Bunlar aslında şehrin tam ortasında o kadar güzel konuşlanmışlar ki kötü bir mimarinin gelişmesine belki de engel olan ek sebep budur. Tabiki şehrin giriş ve diğer taraflarında günümüz kötü mimarisi ve şehir planlaması tüm hızıyla devam ediyor ancak henüz merkeze girmemiş. Gittiğimiz bir çok küçük, büyük anadolu şehrinde maaselef estetikten uzak yapılar, tamamen biçimsiz sokaklardan oluşan problemler göze çarpıyor. şehirlerin dokusunu koruyamıyoruz. Edirnede en azından merkezde bunu daha az hissetmeniz mümkün. Turumuz günübirlik olduğundan şehirde gezilecek bazı noktaları atlamak durumunda kalıyoruz. Şimdiki hedefimiz bedesten çarşısı.

Mimari olarak kapalı çarşıyı hatırlatan ancak çok daha sakin olan bir alışveriş merkezine dönüşmüş bu tarihi eserde, tüm dükkanlarda istediğiniz herşeyi bulmak mümkün. Hatta meşhur olarak tabir edilen meyve biçimindeki sabunları da görüyoruz, hepsi mis gibi kokuyor pırıl pırıl ancak pek ilgimizi çekmiyor. Kısa bir tur yapıp buradan çıkıyoruz. Sokaklarda bir süre daha yürüdükten sonra, buraya kadar gelmişken neder Kapıkule sınır kapısını görmüyoruz diyor ve koştura koştura minibüsümüze gidiyoruz. Yolda soduğumuz bir kişi 4-5 km uzakta desede yaklaşık 15 km uzaklıkta olduğunu giderken anlıyoruz. Görülecek pek fazla birşey yok, Bulgaristan nispet yaparcasına Avrupa Birliği bayrağını göndere çekmiş bizim tarafı selamlıyor. Yeni geçiş kapıları yapıldığından etraf biraz inşaat görünümünde. Hatıra fotoğrafı çekip tekrar şehre doğru hareket ediyoruz.

Midemiz bizden tavşan kanı çay beklentisi içine giriyor, soğanlarınızı eritmek için yoruldum, artık çay zamanı diyor. Meriç nehri kenarından Uzunköprüye ulaşıyoruz. Osmanlı döneminden kalan bir karakol binası var, belediye burayı çay içilebilecek bahçeli bir alan haline getirmiş. Nehir ve köprü manzarası eşliğinde çayınızı yudumluyorsunuz. Ancak servis bir yavaş bir yavaş anlatamayız. 1 saate yakın oturduğumuz masamızda 2 bardak çayı zor içtik. Fiyatlar yine ucuz burada da. (13 bardak çay, 1 ihlamur, 1 kahve, 11 TL)

Planımızda tarihi gar binasını görmek ve bir çok tarihi eseri de yaşamak vardı ancak artık akşam üzerine yaklaşıldığından bunları bir sonraki sefere saklayıp ormana doğru bir yürüyüş kararı alıyoruz. Bulunduğumuz noktadan mesire yeri olarak geçen orman içlerine kadar yürüyoruz. Burada bir çok faytoncu ile karşılaşabilirsiniz. Şehirde bir enteresan olan nokta da her kulağınıza gelen müziklerin hep hareketli ve oyun havası tadında olması. :) Belki de buradaki insanların içini cıvıl cıvıl yapan da budur? Kim bilir :)

Edirne gezimizi neşeli ve yorgun olarak tamamlıyoruz. Keşke tüm yorgunluklarımız böyle olsa diyerek İstanbul’un yolunu tutuyoruz..


Ara 16 2008

Bayram Kaçamakları: Sagalassos, Antoninler Çeşmesi, İnar Köyü, İnegöl Köfte, Sütlü Kadayıf

Yeni bir kurban bayramında küçük kaçamaklar ile karşınızdayız. Bu bayram süresince Burdur ve yakın yerlerine gidip, ziyaret etme olanağı buluyoruz. (Aslında Isparta Davraz Dağı planımız da vardı, Burdur’a geldiğimizde telefon açıp kar kalınlığını öğrenmek istedik ve maalesef 1 gram dahi kar olmadığını üzülerek öğrendik. Bu sefer olmadı artık bir sonraki sefere diyoruz.)

Burdur özellikle Akdenize inen tüm tatilcilerin neredeyse yolu üzerinde bulunan bir anadolu kenti. Daha önceki yazılarımızda Burdur’dan az çok bahsetmiştik. Yılda bir ya da iki kere mutlaka ziyaret ediyoruz bu şirin kenti. Böyle küçük anadolu kentlerinde bayramı yaşamak büyük şehirlerdekinden çok daha sıcak ve keyifli geçiyor. Kurban kesimleri daha nazik, etlerin ihtiyaç sahiplerine dağıtımı daha güzel ve tüm bunlar yaşanırken aileler ve dostlarla paylaşmak çok çok daha rahat.

Bir ara bayram ziyaretlerinden bulduğumuz fırsat ile Sagalassos’a doğru yola çıkıyoruz. Burdur – Antalya karayolu üzerinde ilerlerken Ağlasun tabelasından giriyorsunuz. Ağlasun şehre 30 km uzaklıkta bir ilçesi. Sagalassos’a kadar yol yaklaşık 40-45 dk. sürüyor. Yolculuk virajlı dağ geçişleriyle sürüyor varış yerine kadar. Çatık beli ve köylerin arasından geçerken oldukça güzel manzaralar size eşlik ediyor. Kıvrıla kıvrıla dağları bir iniyor bir çıkıyoruz. Yollar rahat. Ağlasun’a geldiğinizde Sagalassos tabelası sizi dağlara doğru yönlendiriyor. Bu tabela ile yaklaşık bir 15 dk daha yol alıyor, dağı tırmana tırmana yolun sonuna kadar geliyorsunuz. İşte burası Sagalassos antik kenti! Aracımızı hemen kenara koyuyoruz. Giriş 5 ytl. Biz yine müze kartımızı gururla gösterip içeri giriyoruz. :)

Araçtan iner inmez bir anda şoklama gibi, buz gibi bir hava ile karşılaşıyoruz. Burdur’da 7 derece olan sıcaklık burada -2 oluyor. Aslında güneş var. Her taraf aydınlık, ancak hiç hissetmiyorsunuz. Allahtan atkı, eldiven, bere gibi yardımcılarımız yanımızda. Hemen takıp sarmalanıyoruz. Doğa bize bulunduğumuz yerin 1700m yükseklikte bir dağ olduğunu oldukça güzel anlatıyor, hatırlatıyor. Ancak kışın, yağmur ve karların yağması ile beraber buraya ulaşımın oldukça zor olacağını da belirtmek lazım, özellikle buzlanma olacağı hiç şüphe götürmüyor.

Önemli bir Pisidya  kentlerinden biri olan Sagalassos’ta yerleşimin çok daha eski olduğu ve M.Ö. 4000′li yıllara dair iz bulunduğu buradaki yazılardan anlaşılıyor. Tarihi boyunca birçok medeniyetin sahip olduğu bu kentin en önemli sahipleri arasında Büyük İskender ve Roma İmparatorluğu bulunuyor. Bir çok önemli esere de ev sahipliği yapan antik kent, yaşadığı büyük depremlerin ardından birde veba salgınıyla boğuşmak zorunda kalıyor. Bu süre içerisinde zayıflayan ekonomi, problemler ve son birkez daha gelen depremin ardından şehir terkediliyor.

Buradaki kazılar aslında 1990′lara dayanıyor. 1706 yılında ilk olarak bir Fransız gezgin tarafından keşfedilen şehrin ortaya çıkması bugünlere kadar uzuyor. Kazılar halen devam etmekte, zaten gittiğinizde sponsorların logoları ve devam eden kazıları çıplak bir gözle görmek mümkün. Bizim en beğendiğimiz eser ise Antoninler çeşmesi. Eskiden şarıl şarıl su akan bu devasa çeşme, oldukça heybetli. Bizi çok etkiledi. Ancak turumuzu hızlandırıyoruz, yoksa bir süre sonra burada donup kalacağız. Kar yağmaya başlıyor. Minik minik.. Hızlı bir çevre yürüyüşünden ve biraz fotoğraftan sonra kendimizi tekrar sıcak aracımıza atıyoruz. :)

Buralara kadar gelip Sagalassos gibi önemli bir kenti görmeden gitmek olmaz. Özellikle tarihi sevenlerin muhakkak uğraması gerekiyor. Ama şunu da belirtmeden geçemeyeceğiz; bu kadar tarihi açıdan önemli bir antik kentin yeterince tanıtımının yapılmadığını düşünüyoruz. Ama biz size bu şehir ile ilgili daha da ayrıntılı bilgi bulabileceğiniz bir web siteli verelim: http://www.sagalassos.com.tr/

Son bir söz; siz siz olun yaz aylarında ya da ilkbaharda gidin. :)

Ertesi gün yaklaşık 1 seneden beri planladığımız İnar Köyü’ne doğru yola çıkıyoruz. Bizim için önemi büyük bu köyün. Fulya’nın bebekliğinin geçtiği bu köye yaklaşık 15 yıldır uğrayamamış olması bizim en büyük heyecanımız oldu. Uzun süren hazırlanmalar ardından bir heyecan yola koyulduk. İnar köyü Burdur’un bir köyü. Ancak bozulmamış havası, ortamı ve evleri ile geleneksel bir köy yaşamı sunuyor size. Köye gitmek yaklaşık 20 dk. sürüyor. Yolar güzel ancak ilerlerken Burdur gölü’nün etrafından dolaşıyorsunuz ve gölün çekildiğine tanıklık ederek içinizde bir burukluk oluyor. Yıllar önce (20-25 yıl) 100-110 talebesi olan ilkokulu artık sadece bina olarak hiçkimselere hizmet etmeden öylece kalakalmış. Köye girişte size hoşgeldiniz diyor.

 

Aracımızı köye girer girmez park edip hemen Fulya’nın ‘Fatma Anne’sine doğru yürümeye başlıyoruz. Bizim geleceğimizden haberi yok. Süpriz süprizdir ama umarız bizi tanır diye içimizden geçiriyoruz. Duygusal anlar başlıyor bizim için çünkü 20-30 yıl önce haraketli olan sokaklar yerini yıkılmak üzere olan ahşap evlere bırkamış. Köyün tüm nüfusu neredeyse yaşlılardan oluşuyor. Zaten geriye topu topu 200 adet nüfus kalmış. Bunlar maalesef işsizlik ve istihdam sorununun yarattığı üzücü problemler. Genç nüfus iş bulabilmek için belirli bir yaştan sonra köyü terk etmiş Burdur’a gitmiş. Evlilik falan derken köyde sadece kala kala yaşlılar kalmış. Evlerde haliyle bakımsızlıktan çöküyor, yıkılıyor, hele ev sahibi yaşlılar da vefat edince tam bir harabeye dönüyor.

Bu tespitlerimizin ardından ‘Fatma Anne’sinin evini buluyoruz. İçeri girip baskın yapıyoruz! :) Görür görmez tanıyor. Sarılıyor. Tam yemek üzeri gelmişiz. Yer sofrasında kendilerine göre yemek hazırlamışken bizim gelişimiz ile birlikte hemen bizede ek tabaklar konuyor. Tam bir anadolu insanı misafirperverliği ile yeniyor içiliyor. Yılların getirdiği özlem ile herşey anlatılıyor. Bizim gelişimizi duyan komşu evdeki amca ve teyzede geliyor. Takım tamamlanıyor. O kadar keyifli, herşey o kadar doğal ki, insanlık asıl köylerde yaşanıyor diyiveresimiz geliyor. Köydeki herkes tanısın tanımasın size selam veriyor..konuşuyor..sohpet ediyor. Akşam hava kararana dek köyde kalıyoruz. Sokaklar karanlık evden çıktığımızda. Aydınlatma sadece köy meydanında var. Ama doğal ışığımız olarak ay devreye giriyor. İnanılır gibi değil her yer apaydınlık oluyor. Ködeki güzel insanların nur yüzleri bize arabaya gidene kadar eşlik ediyor aydınlatıyor.

Veda ederken asıl güzellikleri Eylül ayında görebileceğimizi ekliyorlar ve yine beklediklerini söylüyorlar. Bizde mutlaka ama mutlaka geleceğimizi söylüyoruz.


İstanbul-Burdur yolculuğumuzu bu sefer farklı bir güzergahtan yaptık. Bursa-İnegöl-Bozüyük rotasını izleyerek geldiğimiz yolda yine aynı güzergahtan geri dönüyoruz. Daha önceleri Pamukova-Bilecik üzerinden geliyorduk. Ancak yol son derece virajlı ve sıkıntılı. Bursa yolu çok rahat ve güzel kesinlikle bu yolu denemenizi tavsiye ediyoruz. Bilecik üzerinden 580 km ve 7 saat süren yol Bursa üzerinden 8 saat ve 540 km sürüyor. Ama yolda hiç yorulmuyorsunuz. Yolun 1 saat uzaması sadece feribot ve vapurlardan kaynaklanıyor. Ama hiç problem değil..Acelemiz yok! :) Hatta yolda bir lezzet durağı ekliyoruz. İnegöl merkezde tam kavşakta ‘Zeynel’ restorantı var. Tabiki İnegöl köfesi yedik ve süper! Kesinlikle deneyin. 4 kişi için 45 ytl hesap geliyor. Gayet normal (tatlılar dahil..). Hele yemek sonrası yediğimiz ‘sütlü kadayıf’ apayrı keyif oldu bizim için. Çok hafif ve lezzetli. 

Akşam vardığımız İstanbul’da şehri özlemediğimizi farkediyoruz ve bir sonraki tatilimizi iple çekiyoruz…


Eki 21 2008

Küçük Ege Turu 5. Bölüm: ‘Truva (Troia), Çanakkale, Ertuğrul Tabyası, Kilitbahir, Namazgah Tabyası, Tekirdağ, Şarköy, Mürefte’

Şimdiki durağımız Truva Kenti. Geyikli iskelesinden çıktığınızdan itibaren Çanakkale tabelalarını takip ediyorsunuz. Köylerin aralarından geçerek bir süre sonra Çanakkale’ye giden ana karayoluna bağlanıyorsunuz. Yine bu istikamette ilerlerken yaklaşık bir 15.dk sonra solda Truva tabelasını görüp içeri doğru kıvrılıyorsunuz.

Antik kentin girişinde bir kaç tane yanyana cafe, restoran gibi yerler bulunuyor. Buralarda birçok turist’in ve genç üniversite öğrencilerinin oturduğunu görüp bizde gözleme ve ayran için oturuyoruz. Peynirli gözleme yerine ‘peynir aromalı’ geliyor bize tadı. Memnun kalmıyoruz fakat en azından bizi Çanakkale’ye kadar keser. Biz oturup yemeklerimizi yerken antik kentin girişinde bir kuyruktur gidiyor. Sıra sürekli uzuyor. Vaybe diyoruz ne kadar yoğun talep var. Otobüsler falan geliyor, hepsi kuyruk! Bizde kuyrukta beklemeye başlıyoruz. Herkes para verip bilet alıyor. ‘-Bizim ‘Müze Kart’ımız var.’ diyoruz ‘-yok onları yenileyeceğiz beklemeniz lazım’ diyor görevli. Bu arada herkes söyleniyor. Çünkü 2 kişi içeride oturuyor. 

Biri bilet keserken diğeri kartları presliyor falan.. Halbuki iki pencere açsa, biri müze kartlılarla ilgilense, diğeri biletli müşteriler ile problem kalmayacak. Anlıyoruz ki vakit kaybını bizim kartları ana barkodlu karta geçirirken yaşıyorlar. Resimleri tarıyorlar, karta basıyorlar…Hepsi vakit alıyor. Tabi normal biletleri bekleyen insanlar haliyle tepki gösteriyorlar. Bizim görevlilerden hiçbir ses soluk çıkmıyor. Hatta bir uyarı bile yapmıyorlar. Ne söylerseniz söyleyin sanki yüzleri duvar olmuş. Bir küçük açıklama belkide bu kadar insanı yatıştıracak, ama benim devlet görevlim hiçbir empati kurmuyor halkıyla. Müzeye giriş kişi başı 15 ytl. Müze karta ücretsiz. Araba ile içeri gireceklerden ayrıca 4 ytl otopark ücreti alınıyor. Bizde araç parası ödüyoruz. Ancak otoparkta ne bir görevli bu biletlere bakıyor ne de biletleri göstermeniz gereken yer var. Siz siz olun otopark parası ödemeyin.

Truva antik kenti uğruna yazılmış çizilmiş onlarca eser var. En bilineni bir kaç sene önce vizyonda olan Troya filmiydi. Buraya gitmeden önce bu filmi izleyip etrafa bakınmakta fayda var. İçeri girdiğimizden itibaren her tarafta onlarca turist kafilesi dikkatimizi çekiyor. Her grubun başında olayları ve eserleri anlatan bir yetkili mevcut. Her yeri anlayarak ve dikkatle inceleyerek ilerliyorlar. Bizimde aklımıza Almanya’daki Meersburg Kalesi geliyor. Orada her yarım saatte bir kaleyi anlatan bir rehber toplanan turistleri herhangi bir ücret almadan 5 farklı dilde anlatarak çok daha bilinçli gezmelerini sağlıyordu. Burada da neden olması ki bu? Çünki bizim yerli turistimiz için hiçbir kolaylık sağlanmıyor bu tür yerlerde. Bazı panoları okuyalım diyoruz bilgilenmek için. Fakat resmen o kadar ağır bir dille ve oldukça uzun yazılmış bilgiler var ki insan ilk paragrafı okuduktan sonra sıkılmaya başlıyor. Herkesin anlayacağı basit ama etkin bilgiler konulursa daha faydalı olur diye düşünüyoruz. Buradaki gezimizi bir Amerikalı ve Alman turist grubuna katılarak bilgiler alarak devam ediyoruz. Bu tarihi hazineyi mutlaka görmeli hatta çocuklarınızı alarak gelmelisiniz.

Çanakkale yoluna tekrar giriyoruz ve biraz ilerleyip ‘Kumkale Şehitliği’ tabelasını görüyoruz. Biranda içimiz cız ediyor. Artık Çanakkaleye adım adım yaklaştığımızın resmidir bu şehitlik tabelaları. Tüylerimiz diken ola ola boş köy yollarından geçiyor ve sonunda şehitliğe varıyoruz. Çanakkale’nin rüzgarı ağaçlar arasında ıslık çalarken, insan ne yapacağını şaşırıyor. Nasıl şehit olduklarını anlatan yazıyı okuyup olayları kafanızda canlandırdığınızda ise bir hüzün çöküyor üzerinize. Nasıl bir vatan sevgisidir bu, nasıl bir fedakarlıktır..Aklımıza hemen ‘Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda!” dizeleri geliyor. Henüz içimizdeki bu duygusallığı atamamışken Çanakkale yönünde ilerliyor ve yanan ormanlar ile başbaşa buluyoruz kendimizi. İçimiz acıyor. Bu seneki tüm gezilerde çok yanan orman gördük ama bu kadar büyük alanların heba oluşunu ilk defa görüyoruz. Bu yanan ormanların arasında bizi Ertuğrul tabyası tabelası karşılıyor. Yoldan içeri giriyoruz. Moralimiz bozuk. Çünkü yanan kısımların tam göbeğindeyiz. Hala is kokuyor her yer. Yangının tüm dehşetini birebir yaşıyoruz. 

Ertuğrul tabyaları orman içerisine gizlenmiş biçimde tam boğazı gören konumuyla hala bizlerin tüylerini diken dike ediyor. Gemilerimizden sökülen bu toplar boğazlardaki geçişi engellemek için buralara yerleştiriliyor. Etrafta yine bir görevli dahi yok. Şimdi anlatacaklarımız ise daha vahim. 

İlla başımızda birilerinin olup bize sopamı göstermesi gerekiyor! Bu topçu bataryalarının içine yazılmadık isim, yapılmadık ilan-ı aşk kalmamış. Biri ‘Ahmet’ yazmış; öbürü ondan daha büyük ‘Mehmet’ yazmış. Hemen yanında ‘Ali Ayşe’yi seviyor’ yazıyor. Bu mudur tarih bilincimiz. Bu mudur top’lara saygımız. Şehitlere saygımız? Nasıl bir heyecandır bu tarihin içine kadar girip isimler kazımak! Üzüntümüz diplere vuruyor. Hani biz şehitlerine, insanlarına, eserlerine saygılı bir toplumduk? Off of..Yok..bize sopalı biri lazım. Top bataryasının içine giriyoruz. O kadar sinirliyiz ki orada yazan isimleri bulup ‘neden yaptın!?’ sorusunu sormak istiyoruz. Açıklaması nedir çok merak ediyoruz. Neyse.

Bu bataryaların içerisinde sığınaklara kaçılan ya da aşağıdaki mahseninden bomba ikmalı yapılan, en fazla bir insanın eğilerek geçebildiği küçük delikleri bulunuyor. Bu deliklerden de girerek, aşağı labiretlerden oluşan sığınaklara iniyorum. Eşim Fulya burada beni yukarıda bekleyeceğini söyleyerek orada kalıyor. Küçücük bir ışık ile tüm odaları dolanıyorum. Zifiri karanlık her yer. En sonunda bir koridordan çıkarak kendimi ormanın içerisinde bir yerde buluyorum. Resmen tarihi damarlarıma kadar yaşıyorum. Bundan sonra arabada birde büyük el feneri taşımak şart oldu diyoruz. :) 2 bataryayı da dolaştıktan sonra Çanakkale’ye artık giriş yapıyoruz. Akşam olmak üzere. Çanakkaleyi askerlik zamanlarımızdan ve öğrencilik zamanlarımızdan dolayı az çok biliyor tanıyoruz. Akşam yemeğimizi yedikten sonra ilk işimiz peynir tatlımızı yemek üzere meşhur ‘Babalık Tatlı Salonu’ na gidiyoruz. Üzerine dondurma da koydurup afiyetle yiyoruz. TÜm bunlar için 5 Ytl ödüyoruz. Buraya geldiğinizde bu küçük ama oldukça eski tatlı salonunda yemeden dönmeyin. Şehir turumuzu yapıyoruz. Aslında şehir girişine yapılan onlarca konut haricinde 6 yıl önceki gibi duruyor Çanakkale. Liman hala aynı güzellikte. Limana paralel sıralanmış cafe ve restoranlarından birinde yiyip içebilirsiniz. Troya filminde kullanılan atın kendisi ile karşılaşıyoruz limanda. Herkes fotoğraf çektiriyor. Bizde bu anı kaydediyoruz fotoğraf makinamıza.

Çanakkale boğazından Eceabat’a geçiş Denizcilik işletmelerinin arabalı vapuru ile 20 Ytl. Sabah ilk işimiz Eceabat’tan Kilitbahir’e gitmek ve Kilitbahir Kalesini gezmek. Sahile paralel uzanan yol oldukça keyifli. Yolda karşımıza ilk çıkan müzeyi geziyoruz. Milli Park Müdürlüğü Müzesi. 2.5 Ytl verip girdiğiniz müze çok kapsamlı değil fakat içeride bulunan eserler ve fotoğraflar ilgi çekici. Yine olmayan broşürler burada da karşımıza çıkıyor. Fakat buradaki görevli kendi bildiğince yardımcı olabileceğini söyleyip en azından bu eksikliği gidermeye çalşıyor. Bu müzeye 5.dk. uzaklıkta mesafede Kilitbahir Kalesi bulunuyor.

Artık boğazların en dar noktasındayız. Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptılrılan kale daha sonraları yapılan eklentiler ile Mecidiye ve Namazgah tabyalarına kavuşuyor. Müze kartlarımız ile giriş yaptığımız sırada girişteki görevli bey 16 Mayıs tarihinde bir kişinin surlardan düştüğünü ve hayatını kaybettiğini söylüyor. Bu yüzden dikkatli olmamızı hatta gerekmiyorsa çıkmamamızı da ekliyor. Herkes gibi bizde kafamızı sallayıp içeri giriyoruz. Mimarisi oldukça hoşumuza giden bu kalede insanların bu kadar yükseklite bir zamanlar nasıl çarpıştıklarına doğrusu aklımız almadı. Kuleler o kadar yüksek ki aiağıdaki insanlar küçük küçük gözüküyorlar. Bu yüzden dikkatli olmakta fayda var. Hemen birz ilerisindeki tabyalarımızdaki düzen ve güzellik dikkatimizi çekiyor.

Kilitbahir kalesinden çıkıp hemen kendimizi Namazgah Tabyalarında buluyoruz. Zaten yürüme mesafesinde bir yer. Burası kısa bir süre önce Opet tarafından restore edilip kullanıma sunuldu. Giriş 2.5 Ytl. Bizde oldukça beğendik, anlatımlar sunumlar çok güzel. Bir oda içerisinde maketler konularak canladırmalar yapılıyor, diğer odada isteyen Çanakkale Savaşı ile ilgili film izliyor. yukarıda bir alanı Kahve ve çay içebileceğiniz bir alana dahi çevirmişler. Bu arada bir konuşmaya tanıklık ediyoruz ve aşağıda serbest ücretli rehberler kiralayabileceğimizi öğreniyoruz. Kimi kalabalık aileler tüm savaşın geçtiği Çanakkale yarımadası günübirlik tura bu rehberleri tutuyorlar. Bu rehberlik hizmeti pazarlık kabiliyetiniz ile beraber 60-100 ytl arasında değişiyor. Hediyelik eşya satan kısımları bile güzelce düzenlenmiş bu tabyalarımızdan 10 Ytl karşılığı eski bir İngiliz gazetesinin 18 Mart tarihli nüshasının kaliteli bir kopyasını alarak (içerisinde harita var, bunu çerçeveleteceğiz) buradan ayrılıyoruz. İstikametimiz Tekirdağ.

 

Ne de olsa artık turumuzu bitirip yavaş yavaş evimize dönme vakti. Yarın iş başı yapacağız. Ama dönüş yolculuğumuzu da eğlenceli hale getirmek istiyoruz. Otoban üzerinden Tekirdağ-İstanbul yapmak yerine Şarköy-Mürefte-Tekirdağ yapıyoruz. Yol o kadar güzel ki yer yer dik yamaçları tırmanıyor, yükseklikten içiniz cız ediyor, köylerin arasından geçiyorsunuz, yer yer denize sıfır ilerliyorsunuz. Nereye kadar? Taa ki Uçmakdere’ye kadar. Bundan sonra yaklaşık 15 km. tam bir ızdırap içerisinde bozuk ve kayalık, taşlık bir yoldan ilerliyorsunuz. O kadar kötü ki yol, sadece jipi olanlar için diyebiliriz. İlk başlarda biter diye beklerken bir süre sonra biz bittik. Pişman olduk diye söylenmeye başladığımız bir an Yeniköy’e vardık. Burada yol tekrar asfalt oldu ve biz artık dağ yolunu terkedip bu asfalt yoldan Tekirdağ’a vardık. Tekirdağ Köftesi yemek için Köfteci Özcanlar’ı bulduk. Zaten kime sorarsanız gösteriyorlar. İçeride yer yok. herkes kapıda bekliyor. Bizde bir süre bekledikten sonra yer bulup oturuyoruz. Fakat insanların beklediği kadar lezzetli bir köfte ile karşılaşıyoruz. Bir porsiyonda 10 köfte var. Bunları 5′er 5′er servis ediyorlar ki tabağınızda soğumasın. İki porsiyon köfte, bir piyaz, iki büyük şişe ayran için toplam 21.50 Ytl ödüyoruz. Sıra beklerim diyorsanız mutlaka ama mutlaka buraya uğrayın köfte için. Yemeğimizi yedikten sonra evimize doğru tekrar yola koyuluyoruz.

Eki 10 2008

Küçük Ege Turu 4.Bölüm: ‘Babakale, Gülpınar Apollon Smintheus Tapınağı, Alexandrea Troas Antik Kenti,, Dalyan Köyü, Bozcaada’

Gezimizin bu bölümünde artık bayramın tam ortasına geldik. Yani yavaş yavaş dönüş rotasına doğru girmek gerekiyor. Assos’a kadar zaten geldiğimiz yolu tekrar geri dönüyoruz. Behramkale köyünün içerisinden ‘Babakale’ tabelasına doğru dönüyoruz. Babakale-Behramkale arası yaklaşık 35 km. Babakale’ye varana kadar yol tamamen köylerin arasından ilerliyor. Bayram dolayısıyla köyler arasında bayram ziyareti dikkatimizi çekiyor. Bayramda birbirine yakın köylerdeki insanlar tertemiz ve renkli giyisileri ile yolların kenarında, yine köyler arasında çalışan minibüsleri bekliyorlar.

Hatta yol boyunca bize elleriyle dur işareti yapan, oldukça yaşlı bir dede ile eşini aracımıza konuk ettik. Teyze ile amca bir sonraki köyde indiler. Ancak o kısacık süre içerisinde bize kendi hayatından tutun da, kızının hayatına, İstanbul’daki yakınlarına kadar birçok bilinmeyene açıklık getirdi, anlattı biz sormadan. :) Bizi de oldukça memnun etti. Bu arada yine bu köylerde her yer çocuklar için oyun alanı. Ahırlar, kümesler, bağ, bahçe, yol…Çok mutlu gözüküyorlar. Hatta o kadar doğallar ki koşarken durup çişlerini oldukları yere tarlaya yapıp, koşmaya devam ediyorlar. Bu bizi hem güldürdü, hemde şehirlerde yaşayan, sokaklara bile çıkamayan çocukları hatırlattı…Bizde onları gördükçe sürekli durup bayramlarını kutladık ve çikolata ikram ettik. Aslında böyle zamanlar için arabanın torpido gözünde biraz çikolata bulunmasında fayda var. 

Babakale yolu köyler arasında kıvrıla kıvrıla giden ve oldukça keiyfli bir yol. Babakale Türkiye’nin en batı ucu olarak geçiyor. Zaten köye girdiğinizde hemen meydanına park ediyorsunuz, zaten burası da kalenin yanıbaşı. Köyün meydanındaki kahvede bir kalabalık var. Tüm erkekler oturmuş geleni geçeni izliyorlar. Aslında izlenecek tek şey burada tarihi kale kapılarının tamamen bakımsız bir şekilde yolun ortasına kamyonetlerin arasına yatırılmış olmasıydı. Bu manzara karşısında hayretlerimizi gizleyemedik. Başka bir ülkede olsa bu kale kapıları inanılmaz bir biçimde korunurdu. Zaten bu hayretimiz kale kapısından girince de devam etti. Çünkü tarihi olabilecek bir çok mataryel ulu orta oracıkta duruyordu. Kimi harap olmuş, kimi paramparça vaziyette. İçeri giren çıkan belli değil. Bir bekçi yok. Broşür zaten yok? Yanlız kalenin surları oldukça bakımlı. Belli ki yeni restorasyondan geçmiş. 

Burası aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun son yaptığı kale. Buradaki halkın korsanlardan çok şikayet etmesi sonucunda bir güvenlik sağlamak amacı ile bu kale yapılıyor. Kalenin surlarına doğru çıkıyoruz. Muhteşem bir manzara karşılıyor bizi. Burada gördüğümüz denizin temizliği ve şeffaflığı Bozcaada’ya kadar bizi takip edecek. Hatta denizde birde dalgıç gözümüzden kaçmıyor. Daha sonra kitaplardan öğreniyoruz ki dalış için çok uygun yerleri varmış ve bir çok dalış yapılıyormuş. Kale’den çıktığımızda aşağı doğru inen küçük bir yol var. Burası da limanına gidiyor. Yaklaşık 200m sonra bir baraka balık lokantası ve limandaki balıkçı teknelerini görüyoruz. Havanında ısınmasıyla liman oldukça yoğun çöp ya da leş gibi bir koku yayıyor. Bu kokuya dayanamayıp Apollon tapınağına doğru yola çıkıyoruz. 

Apollon Smintheus Tapınağı Gülpınar’da bulunuyor. Babakale-Gülpınar yolu sahil şeridinden giden yolu çok keyif alarak katettik. Yolların ve manzaraların tadı nefis. Tapınağın bir kısmı sergilenirken diğer kısımlarında kazı çalışmaları devam ediyor. Kapalı birde alan var. Burası da çıkan bazı kalıntıların sergilendiği müze kısmı. Birçok taş üzerinde hayvan motifleri mevcut. Bu aslında Apollon’un Akhalı’lara okları ile veba salgınını anlatmasından başka bir tasfir değil. Ok havada fareye dönüşüp hastalık yaymış. Müze Kart’ımızı burada da gösterip ücretsiz gezimizi devam ettiriyoruz. Bu tapınak şu anda Efes Pilsen katkılarıyla restore ediliyor. Bu sponsorluğu alanda birçok kısımda görmeniz mümkün. Tapınak yıl boyu açık oluyormuş, müze kısmı ise yazları ziyaret edilebiliyor. 

Alexandrea Troas antik kenti tabelalarını takip ediyoruz bu sefer. Yaklaşık 45 dk. sonra varıyoruz. “-Alexandrea Troas antik kentini bizim insanımızdan daha çok yabancı turistler biliyor ve geliyor.” diyor görevli İsmail bey. Aslında burada şansımız oradaki görevli İsmail bey oldu. Bizi aldı, tüm çalışmaları, kazıları, tarihi, olayları teker teker anlattı. İnanılmaz bir bilgi birikimine sahip. Oldukça da keyifli anlatıyor. Tekrar teşekkürler İsmail bey. Bundan binlerce yıl önce insanlar şehir içi yollarını devasa taş kütlelerinden oluşturmuş. Her bir taş parçası devasa boyutlarda ve inanamayacağınız biçimde düzgün şekillendirilmişler. Beynimizi zorlayan bir diğer konu da binlerce yıl önce bu taşların nasıl buralara taşındığı yapıldığı? Hatta daha da enteresanı bu kazı çalışmaları sırasında bizim Kapalıçarşı gibi kapalı bir yeraltı çarşısı bulunmuş. Şehrin kanalizasyon sistemi var! Borular ile bu kanalları birbirine bağlamışar. En ilginç olanı da ara bağlantıları bugünden farksız! Hatta bu kanalların havalandırmalarını bile düşünmüşler 20m derinlikte kuyular açmışlar.

Bunları kazı alanı üzerinde bizzat görerek incelemek çok etkileyici. İsmail bey. ‘-Yabancılar nerede ne var. Neden burası bu kadar önemli herşeyi biliyorlar. Bizim insanımız ise sorgulamıyor bile. Bu nedir? Kim yapmıştır? Geliyor alışveriş merkezinde pantalon bakar gibi geziyor ve hemen çıkıp gidiyor.’ diye ekliyor. Gerçi bizce de en azından bir broşur verilse diye ekliyoruz. Gezdiğimiz büyük yerler hariç hiçbir yerde ilgili broşür ya da bilgi alamıyoruz. Bilet parası veriyoruz? Peki ya hizmet?..

Bu alan ile karşılıklı hamam kalıntıları da var. Devasa büyüklükte taşlar binlerce yıldır birbirlerine ne beton ile ne harç ile bağlılar. Ama bir kemer oluşturmuşlar. Çok heyecan verici. Hele oralara kadar nasıl kaldırmışlar insanın aklı almıyor? Gezip gördük diyoruz ve yaklaşık 5dk. uzaklıkta Dalyan köyü’ne ilerliyoruz. Birşeyler yeme vakti. Karnımız acıkıyor.

Dalyan köyüne girdiğinizde hemen solunuzda ‘Aile Restorant’ var. Burada Levrek kızartmalarımızı söylüyoruz. Tam zamanı diye ekliyor sahibi Selçuk bey. Aslında burasının lezzetinden dolayı daha öncede birçok dergi ve kitapta çıktığını ekliyor. Bizde balığımızın resmini çekiyoruz, yolunuz düşerse mutlaka bu taze balıkları tadın. İki kişi 55 Ytl hesap ödüyoruz. Bu tutara büyük salata, kalamar tabağı, zeytinyağlı tabağı, içecekler dahil. Geceyi burada geçirelim mi diye düşünürken vazgeçip, sabah Bozcaada’ya gideceğimizi düşünüp Geyikli limanına yakın bir yerde konaklamanın daha uygun olacağını anlıyoruz. Tekrar Alexandrea Troas antik kenti yolu üzerinden devam ediyoruz, istikamet Geyikli.

Geyikli’ye vardığımızda hava kararmıştı. Artık bir yer bulup günün yorgunluğunu atmamız gerekiyor. Şehirde pansiyonlar ve birde 3 yıldızlı otel var. Biz (temiz de gözüken) oteli düşünüp yer için bakmaya gittiğimizde lobide oturan ve cep telefonlarıyla oynayan 6 adet adamdan geceliği 50 ytl’de olsa haz alamadık. Hemen yakındaki esnaftan kısaca bilgi alıp Ezine’de Öğretmen Evi’nin bulunduğunu öğrendik. Zaten 15 dk. falan sürüyor yol. Zaten Geyikli’deki otelde yer varmış diyoruz Öğretmen Evi’ni deneyelim? En kötü ihtimal geri döneriz..Öğretmen Evi’nde süit odayı tutuyoruz. Geceliği 40 ytl oda fiyatı. :) Kahvaltı hariç tabiki. Ama konaklamalar için bu sefer ekonomik ve güzel çözümler ürettiğimizi düşünüyoruz. Zaten topu topu bir gece kalacağız. Hava Ezine’de inanılmaz soğuk. Odamıza yerleşiyor ve sabah Bozcaada’ya geçmek üzere planlarımızı yapıyoruz.

Geyikli limanından Bozcaada’ya her saat başı (09.00-19.00) arabalı vapur var. Tek saatler adaya gidiş, çift saatler Geyikli İskelesine dönüş. Sabah 9′da vapurdayız. Sıra yok. Hatta vapurun arka kısmında 8-10 araçlık bir boşluk bile kalıyor. Vapur ücreti gidiş 3, dönüş 26 ytl. Yolculuk 30-45 dk. sürüyor. Deniz durgun. Güneş yavaş yavaş ısıtıyor içimizi. Bozcaada’ya yanaşıp onlarca araç boşalıyor iskeleye. İner inmez dönüş için saatli rezervasyonumuzu yaptırıyoruz yoksa vapurda yer kalmayabiliyor. Bunu size de öneriyoruz. Özellikle yazın kalabalık olduğu zamanlarda vapurlarda yer bulmak sınıtı olabiliyor.

Bozcada’nın arka sokaklarında aracımızı bırakıyoruz. İskele tarafına onlarca kahvaltı yapabileceğiniz yer mevcut. Yine iskelenin devamında bu sefer restoranlar başlıyor. Gözümüze kestirdiğimiz Ada Cafe’ye oturuyoruz. İki kahvaltı tabağı, ve ortaya omlet söylüyoruz. Ekmeğimizi bandıra bandıra yediğimiz bu lezzetli kahvaltı için toplam 22 Ytl hesap geliyor. Biz kahvaltımızı yaparken arkamızda bulunan parkta bir insan kuyrudur gidiyor. herkes bir arabaya doğru kuyruk yapmış. Oturduğumuz yerden de net göremiyoruz nedir bu diye? Biraz sonra gazete kuyruğu olduğunu anlıyoruz. Adaya yeni gelen gazeteleri bitmeden alma kuyruğu. :)

Bozcaada kalesi’ne doğru yöneliyoruz. Burada müze kartımız geçmiyor. Kültür Bakanlığı’na bağlı olmayan bir müze. Giriş 2.5 Ytl. Kale oldukça temiz ve korunmuş vaziyette. Restorasyonu da güzel yapılmış. Konumu itibariyle manzarası çok etkileyici. Bu arada kaleyi biz gezerken akın akın tur otobüsleri gelmeye başlıyor. Bir anda ortalık kalabalıklaşıyor. Yazın burayı düşünemiyoruz bile? Kale’de bile kalabalık gruplar hızlı hızlı dolanmaya başlıyorlar. Bu hızdan da bizim başımız dönüyor. Kalabalık gelmeden bakabileceklerimizi görmek için biz onlardan daha hızlı davranmak zorundayız. bir süre sonra burdan çıkıyoruz. Tenha olan park, bizim kahvaltı ettiğimiz alanlar, hepsi dolu. Oturacak yer kalmamış. Neredeyse iğne atsanız yere düşmeyecek. Koca koca otobüsler, grup grup insanlar…of..tamam diyoruz. hemen buradan uzaklaşalım. Kendimizi ara sokaklara atıyoruz. Nefis! Eski rum evleri, taş evler..

Bozcaada’da özellikle bağcılık ve şarapçılık gelişmiş durumda. Tatil turları da bu üretim yapan fabrikaları, mahsenleri gezdiriyor. Sizde herhangi bir markaya danışıp nereyi görebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bizde Corbus şaraplarının mahsenini geziyoruz. Burada mahseni anlatan yetkiliye, şarap nasıl üretiliyor, hangi aşamalardan geçiyor gibi kafanızdaki tüm soruları sorabilir ve cevaplarını alabilirsiniz. Ada üzerinde tatil olanakları da çok fazla. Bir çok butik otel, pansiyon bulunuyor. Fiyatlar çok değişken olmakla birlikte yer sıkıntısı pek çekilmiyor. En azından açıkta kalmazsınız diyelim. Bayramlar ya da özel günler hariç..Ağustos ayı’nda bağbozumu festivali olduğundan bu ayda biraz sıkıntı yaşanabilir. Devam…Yönümüzü Ayazma plajına çeviriyoruz ama yol üzerinde giderken rüzgar enerjilerini görmek için yoldan sapıyoruz. Muhteşem bir trübin bizi karşılıyor. Onlarcası da arkasında. Çok heyecan verici. Keşke ülkemizin birçok yerinde bu enerjiden faydalanabilsek. Bildiğiniz gibi bu iş için en uygun ama neredeyse hiç faydalanamayan bir ülkeyiz. Bir kaç yer hariç kullanamıyoruz.

 

Ayazma plajına doğru yol alırken etrafta onlarca güzel, küçük, sevimli çiftlik evleri dikkatimizi çekiyor. Her biri birbiriden hoş duran evlerin bir kısmı yazlık olarak kullanılıyor, bir kısmında pansiyon ya da otel hizmeti veriliyor. Plajın arkasında yine plaja paralel balık restoranları bulunuyor. Acıktığınızda limana kadar gitmenize gerek kalmıyor. Saatimizi kontrol ediyoruz, saat 14.00 vapuru için artık dönüşe geçmeliyiz diyoruz ve kısa bozcada turundan sonra limanımıza dönüyoruz. Yer ayırtsanız bile vapurlarda eğer zamanında gitmezseniz kuyrukta yerinizi başkasına veriyorlar ve açıkta kalabiliyorsunuz. Bu yüzden yarım saat önce limanda olmakta fayda var.

Ağu 20 2008

İlk “Kalkan” yolculuğu..Kaş, Kaputaş, Patara..

Tatilin heyacanına o kadar kapılmışız ki henüz yola çıkmaya 3 gün var ama bizim bavullar çoktan hazırlanmış. Arada gidip gelip bavullara bakıyoruz, bavullar da “-hadi gidelim artık, neyi bekliyoruz?” dercesine bize bakıyorlar. Cuma gecesi son kez eşyalarımızı kontrol edip sabah 3 gibi yola çıkmayı planlıyoruz. Malum İstanbul-Kalkan arası 820km ve yaklaşık 10 saat sürüyor normal şartlarda. Rotamızı İstanbul-Kütahya-Afyon-Burdur-Tefenni-Çavdır-Kalkan olarak belirliyoruz. Zaten Burdur’a kadar yolun durumunu biliyoruz. İki grup ve 2 araba olarak yola çıkmayı planlıyoruz. Sabah İstanbuldan otobana girmemiz 03.40 oluyor. Gecikiyoruz ama neyse acelemiz yok, ikinci grup teknik aksaklıklardan dolayı :) 5.30 gibi yola koyuluyor. Afyon semalarında buluşuruz diyoruz ve yolculuğumuza başlıyoruz…

İstanbul’dan Akdeniz’e inen tüm tatilcilerin kullandığı oldukça yoğun olan Afyon – Kütahya yolu gecenin bir yarısı oldukça sakin ve huzurlu geliyor. Yollar bomboş, güneşin yakıcı kavurucu sıcağı yok, en önemlisi de yolun önemli bir kısmını gece alıyorsunuz. Eee ne de olsa artık her dakikanın önemi var tatilde :). Burdura 10.30 gibi varıyoruz, ikinci grup bu sırada telefon açıyor, nerdesiniz diye ben tam şurdan girip şuraya sapın diye anlatacakken aynaya bakıyoruz ki zaten arkamızda bize yetişmişler, birbirimize el sallamaya başlıyoruz taa ki ilk ışıklara kadar. Burdur’da kahvaltı molası vermek ve dinlenmek için bayağı bir vaktimiz var. Saat 12.30 gibi tekrar yola koyuluyoruz. Tefenni-Kemer (Fethiye yolu üzerinde)-Patara yolunu takip ederek oldukça güzel ilçe yollarından süzülerek Fethiye’deki dağlara tırmanmaya başlıyoruz. Yollarda bir çok yanmış ormanlık alanlar görüyoruz. İçimiz burkuluyor resmen. O kadar çok alan görüyorsunuz ki bölge bölge yanmış yüreğiniz parçalanıyor. 

Fethiye yoluna girdikten sonra birkaç yerde yol yapım çalışmaları var. (bu yol yerine size önerimiz Burdur-Antalya yolu üzerinden/ Fethiye Elmalı ayrımını kullanmanız, hem daha düzgün, vakit kaybı da yok) Bu yol çalışmaları oldukça kötü planlanmış, ne bir tabela, ne bir uyarı üstüne üstlük bol bol mıcır dökülerek sizin sinirlerinizi sınıyorlar resmen. Bir yandan da çalışmaya devam ediyorlar. En kötüsü de toz bulutunun içerisinde yaşamak zorunda kalan köy insanımız, çalışanımız.. Normal yaşantısına devam etmek zorunda kalıyor. Neden bu işlerimiz hep ızdırap içerisinde olmak zorunda diye düşünüyor ve yola devam ediyoruz. Bu yol yapım çalışmaları ve zaman zaman(!) olan duraksamalar yüzünden yol yaklaşık 15-16 saat sürüyor. Ya sabır..ya sabır..üstünüze sürekli taşlar fırlıyor diğer araçlardan, biz yavaş gidiyoruz, biz yavaş gidince arkadaki araçlar sollamaya ve gaza basmaya başlıyor birde onların taşlarını yemek var.. tam bir savaş durumu, kendinizi ve aracınızı korumak zorundasınız. Ee ne de olsa Türk halkı olarak zor şartlar için yetiştirildik. Bunun da üstesinden geliriz..

Bol heyecanlı bir yolculuktan sonra Kalkan’a giriş yapıyoruz. Caretta Caretta adlı pansiyonumuza artık bir an önce gidip yerleşmek istiyoruz. Aracımızla sora sora şehir merkezine kadar iniyoruz, yolun bittiği noktada toprak bir yoldan ilerleyerek denize sıfır olan pansiyonumuza yerleşiyoruz. Yolculukla beraber bizi geren zamanı durdurmak için ilk işimiz saatlerimizi çıkartıp bavulumuzun içine atmak oluyor. Artık rahatız. Uykumuz gelince uyuyor, uyanınca kalkıyor, acıkınca yiyoruz. Zamanı ortadan kaldırıyoruz..kesinlikle öneririz :) 


Kalkan bulunduğu konum itibariyle oldukça zengin bir noktada. Patara plajı (12km), Kaputaş plajı (6km), Kaş (24km). Eski adı “Kalamaki” olarak geçiyormuş. Eskiden Rum’ların yoğun yaşadığı bir bölgeymiş. Zaten evlerin biçiminden, eski yapıların durumundan bunu anlamak oldukça kolay. Kalkan oldukça sakin duru bir görüntüye sahip. “-tatilde kafamı dinleyeceğim abi..” diyenlerin mekanı burası. Bu arada birçok ünlünün, yazarın, oyuncuların burada ev sahibi olduğunu öğreniyoruz. Ama olunmayacak gibi de değil hani! Şehirde pansiyon, butik otel ve oteller mevcut. Bunların büyük bir çoğunluğunda kalan turistler ağırlıklı İngilizlerden oluşuyormuş. Hatta şöyle bir söylem var: Kaş %80 Yerli, %20 yabancı turist, Kalkan %80 İngiliz %20 yerli turist. Şehrin tüm eski sokaklarını öğrenmeniz için 2 akşam yürüyüş yapmanız yeterli bu ufacık yerde. Türkiye’deki her turistik yerde olduğu gibi burada da kendimizi yabancı hissediyoruz. Esnaf yerli turisti pek önemsemiyor ve ilgilenmiyor. Neden diye kendimize soruyoruz. Halbuki “hizmet hizmettir, müşteri müşteridir..” olmalı? Hatta şehirde yemek listelerinden tutunda, talebalalara, araç kiralamadan, su sporlarına, uyarı levhalarına kadar herşey ingilizce yazıyor. Anlamayan yabancılar değil bir süre sonra siz oluyorsunuz. Kendi ülkenizde kendinize yabancı. Bu durum dünyanın başka hiç bir ülkesinde, hiçbir turistik şehrinde yok maalesef. 


Pansiyonumuzun kendine ait bir iskelesi ve şezlongları bulunuyor. Oldukça kayalık olan Kalkan’da akıllıca bir çözüm, ayrıca bizimde 1.tercih sebebimiz bu iskele. Odaların temizliği işletmenin tam bir aile sıcaklığında olması oldukça güzel ve keyifli. Hatta ortam o kadar sıcak ki, siz tam güneşlenirken yanınıza “-acıkmışsınızdır kek yaptım bakın bakalım beğenecek misiniz?” diye bir tabak kek ile Gönül hanım ya da Berna hanımla (pansiyon sahipleri) karşılaşabilirsiniz. Ya da sabah uyanıp balkona çıktığınızda pansiyonda görevli “-abla al sizin için topladım” diyen bayan çalışanın dalından sizin için topladığı muhteşem “İncir”leri hüpletebilirsiniz. Caretta Caretta pansiyonda kalmanın bedeli kişi başı 50 ytl+Kahvaltı. Fiyatlar makul. Çalışanlar oldukça güler yüzlü. Hemen hepsi ile direkt iletişime geçip sohpet ortamı kurabiliyorsunuz. Öğlen ve akşam yemekleri için özel bir siparişiniz olursa onu biraz önceden söylemek gerekiyor ama yemek konusunda “yok” yok. Canınız ne istediyse söylemeniz yeterli. Ancak yemek fiyatları bize biraz pahalı geldiğinden akşam yemeklerini Kalkan ve Kaş’taki beğendiğimiz restoranlarda yapıyoruz. Tabii bu bazen avantaj bazen ise dezavantaj oluyor. (Alışkanlığımızdan dolayı tüm gelen hesapları burada da kontrol ediyoruz ve bir kaç yerde hesaplarda 3-5 Ytl civarında eklemeleri saptıyoruz, bunları düzelttiriyoruz. Hoş bir durum değil. Ama dediğimiz gibi buraya has bir durum değil, her yerde başımıza geliyor..)

Kalkan içerisinde yapılacak pek fazla birşey yok, bir kaç otelin plajı-iskelesi, bir su sporları merkezi, limanı, liman içerisinde tekne turları ve aktivite yapabileceğiniz tur firmaları bulunmakta. Son zamanlarda Kalkan ve Kaş dalış ile ilgili ön plana çıktığından dalış firmaları da bulunuyor. Biz bir gün boyunca çeşitli koylara gitmek, deniz üzerinde keyif yapabilmek için orta büyüklükte bir hız teknesi kiralıyoruz. Günlük (24 saat değil hava kararana kadar) 250 ytl+benzin olarak anlaşıyoruz. 4 kişi ve eşyalar için oldukça yeterli genişlikte. Birkaç dakikalık mini eğitimden snra da vira bismillah diyoruz! Tek ümidimiz sahil güvenlik botuna yakalanmamak. Ama hazırlıklıyız, sahil güvenliği gelirken görürsek hemen durup demir atıp suya atlayacağız, “-kaptan “Kalkan”a gitti gelecek” diyeceğiz :) böylece 5bin Ytl cezadan da kurtulacağız. Neyseki böyle bir durum yaşanmıyor. Cennet koyu denilen koy’a gidiyoruz. Sırasıyla tüm sahili tarıyoruz,dolanıyoruz, Adacıklar gidiyoruz. Akşam hava kararmadan tekrar dönüyoruz.


Birkaç kilometre ileride bulunan Kaputaş plajı’na araba ile ulaşıyoruz. İnanılmaz bir görüntü. Aman allahım. O nasıl bir renk kombinasyonu. Tüm doğa uyum içerisinde. Tepeden oldukça yüksekten aşağıyı manzarayı seyrediyoruz. Kalkan-Kaş yolu üzerinde durup manzara bakacağız diye araçtan indiğimizde tesadüfen geldiğimizi anladık Kaputaş’a. Aracımızı yol kenarına park edebiliyoruz Jandarma’da yardım ediyor ve yönlendiriyor zaten. Ayrıca Jandarmanın da burada bulunması oldukça güven verici bir duygu. Plaja inebilmek için oldukça fazla basamak inmek durumundasınız. Bu inerken problem yaratmasa da eve dönelim dediğinizde yukarıya doğru tırmanırken sıcakta kalbinizin ağzınızdan çıkacakmış gibi olmasına sebep oluyor. Su dalgalı değil, tertemiz ve bir kaç adım sonra derinleşiyor. Merdivenlerde şemsiye altında içecek ve yiyecek satan yaşlı amca ile teyzeden başka hiçbir satıcı veya tesis yok burada. Bir de belediyenin şezlong kiralayan görevlisi. Şezlonglar tanesi 5 Ytl’den gideceğiniz saate kadar sizde kalabilecek biçimde kiralanıyor. Bunun karşılığında da belediye makbuzu kesiyor görevli.

Başka bir 5 ytl, aynı zamanda Patara kumsallarına girerken “T.C. Kültür Bakanlığı Müzeler ve Ören Yerleri Giriş Bileti” olarak karşınıza çıkıyor. Kişi başı olarak ödediğiniz bu ücret için yine makbuz alıyorsunuz. Kalkan’dan Pataraya gitmek en fazla 15 dk. alıyor. Yol boyunca yine yanan orman görmek mümkün. Hatta burada birçok tarihi eser de yangından nasibini almış ve simsiyah olmuş. Ağlamamak için kendimizi zor tutuyoruz. Araç otoparkının bulunduğu yere park edip, yaklaşık 200m sahile ulaşmak için yapılmış tahta yoldan ilerliyoruz. Biz Patara’ya vardığımızda oldukça güçlü bir rüzgar vardı. Sahile yaklaştıkça bu rüzgar iyice artmaya başladı. Etrafta küçük çocukların simitleri ve kollukları uçuyor bunların peşinden koşan, ana baba ya da çocukları gözlemleyebiliyorsunuz. 18km boyunca uzanan o muhteşem kumsallar insanın tüylerini diken diken etmeye yetiyor. Plajın girişte kalan kısmı kalabalık fakat diğer alanlar oldukça müsait, ee ne de olsa 18km uzunluğunda. :) Yiyecek ve içecek ihtiyaçlarınızı karşılamanız için bir büfe bulunuyor, duşlar ya da giyinme kabinleri de burada aynı yerde bulunuyor. Yine isterseniz yiyecek ihtiyacınızı Patara alanından çıktıktan sonra köy gözlemecilerinde yapabilirsiniz. Plaj iki alana ayrılmış. Tahta parçaları kumsalın belli bir alanından itibaren dikilerek insanların girmesi engellenmeye çalışılmış. Çünki bu alanlar Carettaların yumurtlama alanı. Denizi bir müddet gitseniz bile (50-60m) hala dizlerinize geliyor. Ayrıca kumlu olmasından dolayı biraz çamur görünümlü idi. Ama orada bir konuşmaya kulak misafiri olduk ve bir gün önce oldukça güzel bir hava olduğunu öğrendik.

Patara bir Lykya kenti. Bu yüzden bir çok eski kalıntıya sahip. Hatta dünyanın en eski Parlemento binası da burada bulunuyor. Bu kalıntıları gezmek ve arkeolagların kazı alanlarını görmek mümkün. Kazılar halen devam ediyor ve oldukça büyüleyici gözüküyor. Bu tarihi kalıntılar antik kentin girişindeki köye kadar devam ediyor. 

 

 

 

Lykya tipi lahit kalıntılarının bulunduğu Kaş’a gitmek en fazla 20 dk. sürüyor Kalkan’dan. Akşamları cıvıl cıvıl olan hareketli yaşantısı var. Geç saatlere kadar bu hereket devam ediyor. Balıkçı restoranları sağlı sollu sıralanmış, hepsi denizden taze taze tuttukları birçok çeşit balığı satma derdinde. Restoranlara girerken yine fiyatlara bakmakta fayda var. Biz tercihimizi Mercan Restorant olarak yapıyoruz. Zaten en popüler yeri burası. Limanda köşede kalıyor. Rezervasyon soruyorlar hemen. Fakat rezervasyonsuz da alıyorlar. Balıkları çok lezzetli, fiyatları makul. Eski sokaklar Kalkan’da olduğu gibi, burada da korunmuş. Fakat okuduğumuz kitaplarda oldukça bozuk yapılaşmanın olduğunu ve kalan son evlerin son bir hamle ile kurtarıldığı yazıyordu. Doğrusu üzüldük. Çünkü hemen karşısında Meis adası bulunuyor Yunanistan’ın. Ada tüm orjinalliğiyle aynen korunuyor, eski evleri, sokakları, yaşamı.. Biz neden beceremiyoruz ki? Kaş konaklama açısından daha zengin bir görüntü çiziyor. Her yerde pansiyonlar, oteller bulunuyor. Yer ayırtmadan bile gelseniz sanırız kalma probleminiz olmaz. Sokaklarında bir aşağı bir yukarı dolanıyoruz. Özlemişiz böyle küçük yerleri. İnsanlar ile iletişim kurmayı. Teyzeler amcalar ile sohpet etmeyi. Her gittiğimiz yerde yöre insanı ile konuşmaya çalışıyoruz. Hepsi de doluluktan memnun ama “-geçen sene daha iyiydi işler” diyor. Ama çuvaldızı da kendine hiç batırmıyor. :) Sorunlar bildik, sorunlar tanıdık. 

Kaş limanında tekne turları oldukça güzel ve farklı yerlere 50-65 Ytl arasında geziler düzenliyorlar. Ama mutlaka pazarlık yapın. Fiyatlar aşağıya inebiliyor kabiliyetiniz oranında. Bu turlardan en popüler ve keyifli olanı Kekova&Batık Kent turu. Bu tura mutlaka katılın. Bizim için oldukça keyifli geçen 10 gün boyunca bu sakin ve küçük kıyı şeridimizden oldukça etkilendik, ki en kalabalık sezon sırasında gitmemize rağmen. Dinlenmek için birebir şehirler, tam bir keyif alanı yaratan eski dar sokakları, lezzet için istediğiniz her türlü çeşit yiyeceğin bulunduğu güzel restoranları…