Haz 2 2011

Balkan Gezisi 3. Bölüm: ‘Karadağ- Herceg Novi, Kotor’

İkinci bölümü kaçıranlar buraya tıklayın :)

Ertesi sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra Karadağ’a doğru yola çıkıyoruz. Bugün planımızda  Herceg Novi şehri ve çok övgü alan Kotor şehri var. Yola çıktıktan yaklaşık 1 saat sonra Karadağ Polisi kontrol noktasına ulaşıyoruz, bu ülke için de Türk vatandaşlarından vize istenmediğinden rahatça giriş yapıyoruz. Bu noktadan sonra da yaklaşık yarım saat – 45 dk. daha ilerliyoruz ve Herceg Novi şehrine giriş yapıyoruz. Arabadan inmeden küçük bir tur atıyoruz şehirde ve gözümüze en güvenli gelen otopark’a aracımızı park ediyoruz. Küçük bir şehir olduğu hemen her halinden belli olan Herceg Novi sakinliği, sessizliği ve güzelliği ile bir anda hepimizi büyülüyor.

Şehrin sokaklarında yürüyoruz. Hemen her yapı eski bir biçimde tarihi olarak korunmuş. İşte bu en çok hoşumuza giden nokta. Dubrovnik’ten beri bu şehirlerin hepsinde taş işçiliği oldukça fazla. Sakin her yer, çok az kişi sokaklarda.. Herceg Novi’de eski şehir ve yeni şehir diye ayrılıyor ama buradaki ayrım oldukça küçük. Şehir zaten küçücük. :) Saat kulesinin altından eski şehre giriş yapıyoruz. Yine çok sayıda basamak çıkmak zorunda kalıyoruz elimizde bebek arabaları ile.  Hemen sevimli ve küçük meydanına varıyoruz. Burada bizi eski bir kilise karşılıyor, hemen etraflarında 3-5 cafe mevcut. Cafe’nin birinde kocaman bir şekilde ‘Baklava’ yazması dikkatimizi çekiyor. Görüntü pek bizimkiler kadar çekici değil ancak tarihten bıraktığımız bir iz olduğu kesin. :) Kilisenin hemen yanında ‘Kanli Kula’ tabelasını yakalıyoruz. Aslında uğrama sebeplerimizden biri olan meşhur ‘Kanli Kula’.

Adriyatik denizine olan hakim konumu ve boğaz manzarasıyla kritik bir öneme sahip olan kaleyi Osmanlı İmparatorluğu kanlı savaşlar sonrasında fethediyor. Bu savaş sırasında 2000 kadar askerimiz şehit oluyor. Bu yüzden burasının adı ‘Kanlı Kule’ ama onlar demiş ‘Kanli Kula’. Daha tabelanın orada başlayan ve bitmek bilmeyen merdivenleri bebek arabalarıyla çıkmak eziyet halini alınca iki gruba bölünüyoruz. Bir grup bebekleri bekliyor diğerleri geziyor ve sonra sırayı değiştiriyoruz. :) Kaleye giriş 1 Euro. Adriyatik körfezine tamamen hakim olan kale, normal gezilerin haricinde, kültürel konserlere ve gösterilere de hizmet ediyormuş.

Kanli Kula çok küçük, ama buraya verilen önemi düşündükçe hele hele tepeden manzarasına bakıpta hakim olduğu manzarayı görünce bizimkilerin neden buralara kadar gelip savaşlar verdiğini daha iyi anlıyor insan. İçeride bilet kesen genç görevli bize kalenin tarihini anlatıyor ve kalenin zindanında o dönemki tutsakların elleriyle duvarlara kazıyarak resimler yaptıklarını anlatıyor ve heyecanımızı katlıyor.

Hemen zindanına iniyoruz. Tüylerimiz diken diken oluyor. Hakikaten insanlar duvarlara Osmanlıca yazılar yazmış, gemiler çizmiş, resimler yapmış. Çok etkileniyoruz.

Kaleden çıkınca meydanındaki Portofino adlı cafede çaylarımızı yudumluyoruz. Çayın yanında burada şeker yerine bal da getiriyorlar. Balı kullandığımızda alışık olmadığımız bir lezzete dönüşüyor çay ve mundar oluyor. :)

Eski sokak aralarında yürüyüş yapıp, bol bol turlayarak aracımıza dönüyoruz. Tabi bu arada bebeklerin beslenmesi, alt değişimleri v.s.. olduğu için gezdik, döndük arabaya diye düşünmeyin bir kaç saat sürüyor tümü.. :) Bizim bu şehirde tek yapmadığımız aşağıya deniz kenarına inip orada yürümek oldu. Kotor’a devam edeceğimizden sahil kısmını listeden çıkardık.

Kotor’a doğru yola çıktığımızda bir şey farkettik. Yollar hem virajlı, virajlı olduğu kadar güzel, manzaralı ve muhteşem köylerin içinden geçiyorsunuz. Nerede duracağımızı şaşırdık.  Her bir köy diğerinden güzel. Hele kayıkları için yaptıkları barınaklar sanat eseri, tek tek her kayık için barınak oluşturmuşlar resmen.. Kotor tam bir koy içerisinde kaldığından buranın da denizinde dalga yok. Ama bu kadar hareketsiz denize karşı suların tertemiz olması takdire şayan.

Akşam üzerine doğru Kotor’a giriş yapıyoruz. Büyük bir şehir. Şehri tanımak için yaptığımız arabadan inmeden şehir turunu yapıyoruz. Yat limanı, apartmanlardan oluşan modern binaları, alışveriş merkezleri v.s.. bir şehirde ne ararsanız var. Minibüsümüzü sahildeki otopark’a bırakıp bebekli iniş seramonisinden sonra yürüyüşümüze başlıyoruz. :) Yine eski şehir ve yeni şehir burada da mevcut. Ancak buradaki en büyük fark eski şehrin surları dağların tepelerinde kadar çıkıyor. Eski şehrin ana giriş kapısında turist ofisi duruyordu, biz de bilgi almak için kendilerine danıştık, oldukça sıcak davranan bayan görevli Türkiye ve İstanbul ile ilgili sorularda sorarak bizleri mutlu etti. :) görevli hatta verdiği haritalar üzerinde nerelere gitmemiz gerektiğini ve hatta nerede yemek yememiz gerektiğini bile söyledi. Şehir turumuzu atmak için içeri girdiğimizde bizi bildik bir manzara karşıladı, güzel taş evler, surlar, cafeler, restorantlar.. hava kararana kadar dolaştık, girmedik sokak bırakmadık. En sonunda acıktığımızı hissettiğimizde kadının önerdiği küçük ama şirin bir restoranta gittik. Balık yedik (Fish&Chips+Salata+Kola) ve kesinlikle övgüyü hakediyordu. Toplam 7 masa bulunan restoratta işletmecisi sakin hayata alışmış olacak ki bir anda içeri bebekli 3 aile girince dağıldı biraz. :) ama lezzet, fiyatlar çok iyiyidi.

Bütün bu kadar eski kale içlerini ve oradaki yaşantıyı resmetme ve inceleme şansımız oldu. Tarihi yapıların içlerinde hala insanların yaşıyor olması, hayatlarını sürdürmeleri gerçekten övgüye değerdi. En önemlisi de bu yapılara ne görüntüde ne başka bir şekilde zarar verecek hiçbir şey yoktu. Bilinç mi desek yoksa kültür mü desek? Yani tabelalara bakıyoruz onlar bile kale ile uyumlu, parlayan hoplayan zıplayan hiçbir şey yok. Ne güzel, darısı Türkiye’deki tarihi eserlerin başına..



Dönüş yolculuğumuzda virajlı yollardan tekrar dönmek yerine Kotor’u devam ederek ‘Lepetani’ye kadar gittik ancak akşam olması dolayısıyla sahile sıfır gittik yol kimi zaman daraldı, kimi zaman genişledi artık navigasyonun yalancısıyız diyebileceğimiz tek şey sahilden devam edin :) Oradan arabalı vapur ile karşıya 5 dk.’da geçerek uzun bir yolu kısaltmış olduk. Bunun ücreti ise araç başına 5 Euro’ydu. Gece ulaştığımız otelimizde rahatlamak için istediğimiz çaylar yine çay gibi gelmiyor (lezzeti değiştirilmiş su gibi) ve memleket çayına olan hasretimiz giderek artıyor.. :) Bebekler uyurken bizde yarınki planımızı yapmaya başlıyoruz..


May 29 2011

Balkan Gezisi 1. Bölüm: ‘Saraybosna-Dubrovnik’ yolculuğu

Sarajevo International Airport

Sabah 5.30 gibi yola çıkıyoruz. Saat 08.00’de kalkacak olan İstanbul-Saraybosna uçağımıza yetişebilmek için hızlı hızlı hareket ediyoruz. Malum bu sefer dostlarımızla kalabalık ve bebekli ayrıca bir o kadar da mecera dolu bir seyahat olacak.

Balkan gezimizi evet uzun bir süre önce araba ile gideceğimizi söylemiştik sizlere. Ancak Gerek araç triptik belgeleri, sigortaları, Yunanistan vizesi, benzini derken THY’nin indirimli biletine (Gidiş dönüş, 2 yetişkin + 1 bebek 980 TL) denk gelince bir anda tüm program değişiverdi. Uçakla gitmemizin bize yaklaşık 1500 TL daha ucuza geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Ekibimiz 3 aileden oluşuyor, 6 yetişkin ve her ailede birer bebek (0-2 yaş)  mevcut. Bebekle gezmek zor diyenleri hissediyor gibi oluyoruz, hayır hiç korkmayın ve gezmeye alıştırın. Tek yapmanız gereken bebeğinize ve kendinize hayatı kolaylaştırmak. :)

Uçuşumuz 1.30 saat sürüyor. Türkiye saati ile 9.30’da inmiş oluyoruz. İnince saatleri 1 saat geriye alıyoruz şaşırmamak için. Havaalanında daha önceden ayarladığımız kiralık minibüsümüz ve şirket yetkilisi Hakan bey karşılıyor bizleri. (New Horizons Rent a Car – Hakan Varan / Gsm: 061 137 700) İsminin Hakan olduğu görünce bir anda Türkçe konuşmak istiyoruz ama nafile. :) Maalesef İngilizce anlaşıyoruz. Ama ‘0’ km ve bebek koltukları olan bir minibüs teslim ediyor ve bize de 8 gün (720 Euro) boyunca tertemiz bu minibüsle gezmek kalıyor. Gelmeden önce bir çok ünlü ünsüz kiralama firmasıyla görüşmeler yaptık, küçük sınıf araçlar hariç (VW Polo-VW Golf sınıfı v.b..) diğer otomobillleri yada herhangi bir vasıtayı ülkeler arasında götüremiyorsunuz. Hakan bey bizim aracımızda problem yaşamazsınız dediği için onu tercih ediyoruz. Aslında yeşil kağıt denilen (Triptik) bir belgenin araçta olması gerekiyor. Bu belge ile aracınız geçiş izni alıyor olay bundan ibaret.

Saraybosna ilk anda bizi sisli-puslu ancak temiz havasıyla karşılıyor. Hemen bavullarımızı bebek arabalarımızı yerleştirip yola koyuluyoruz. Burada yaşayan arkadaşımızda kahvaltımızı yapıp, hasret giderip yola koyulcağız. Hem malum bebekleri beslemek ve yorgunluklarını atmak gerekiyor :) . Araç ilk başta sessiz olsada bir süre sonra çocuk sesleri(!) eşliğinde bir yolculuk başlıyor. Hep sorardık neden bebekli aileler, sadece bebekli aileler ile görüşüyor? İşte burada sorumuzun yanıtını bulduk.. :)

Havaalanı zaten oldukça küçük ve işlemler hiç de uzun sürmüyor. Yola çıkınca ilk anda şaşkınlık, üzüntü ve burukluk kaplıyor içimizi. Binaların birçoğunda mermi izleri, patlamış roketler ve şarapnel parçaları hala rahatlıkla görülüyor. Şehrin nispeten dış kısımları sayılan havaalanı tarafından şehrin merkezine ulaşmamız 10 dk. sürüyor. Nefis bir kahvaltı keyfinden sonra gerekli yol talimatlarını alıyoruz ve yola koyuluyoruz.

Saraybosna – Dubrovnik arası normal şartlarda 4.5 saat sürüyor. Km olarak çok olmasa da hız limitleri oldukça düşük ve yollar çok virajlı. Neredeyse her 10-15 km aralıklarla radar polis kontrolleri var. Hız yaptığınız an cezayı basıyorlar. Bizdeki gibi Polis arabası size bakmıyor, ters şeritte ve karşı tarafta duruyor ama polis elindeki cihazı karşı tarafa tutuyor. Böylece biz sevinirken bir anda çevirmeye giriveriyoruz. :) Bosna polisi Boşnakça bize birşeyler söylerken bizde ingilizce ona birşeyler söylüyoruz. İki tarafta anlaşamayınca kağıdı alıp bize ‘-Neden 100 ile gidiyorsunuz burada 80’ diyor. Bizde önce Türkiye’de ki gibi ‘–bilmiyorduk?’ ayağına yatıyoruz, yemeyince ‘-biz aileyiz’ ,  onu da yemeyince ‘–biz Türk’üz’ diyoruz. Gülümsüyor ve işe yarıyor. :) ceza yemeden bizi bırakıyor. Ceza yediğiniz takdirde evraklarınızı alıp Mostar yabancılar ofisine yolluyormuş, biz de oradan evrakları alıyormuşuz. Yani parayı verdim kurtuldum ile iş bitmiyor. Belki de 3-5 saatlik bir maceradan kurtulmuş olduk. Bu yüzden siz siz olun kurallara uyun.

Sınır geçişlerinde pasaportlara ve araç belgelerine bakıyorlar, neden gittiğimizi soruyorlar ve damga basıp yolluyorlar. Bu sebeple stres olacak sıkıntı yapacak hiçbirşey yok. Hatta birçoğu bebekleri görünce soru sormuyor bile.. En keyifli an ise vizesiz yapılan yolculukların ne kadar güzel olduğunu anlamak oldu. İnşallah vizesiz dünyanın heryerine gitmek bir gün gerçekleşir..

Bitmek bilmeyen virajlar, ortalama 80 km hız neticesinde bebekler sıkılıyor ve huzursuzlanıyorlar. Sürekli mola vererek onları rahatlatmaya çalışıyoruz. Neyse uzatmayalım 6.30 saat sürüyor yolculuğumuz. :) Yanımıza iyiki Türkiye’de evde yaptığımız kek ve poğaçaları almışız yoksa yolculuk bitmezdi..

Otele (Rixos) vardığımızda hava kararmıştı. Odalarımıza yerleştik. Ölü sezon olması dolayısıyla oldukça iyi bir fiyata aile odası satın aldık (Günlük oda fiyatı 80 Euro, Kahvaltı dahil). Odalar çok güzel, temiz ve özellikle bebekli aileler için oldukça rahat. Otelin konumu, manzarası muhteşem. Yürüyerek 15 dk. içinde Dubrovnik merkezinde oluyorsunuz. Resepsiyonda 100 Euro bozduruyoruz ve yaklaşık 714 Kuna geri veriyor görevli. Bizim paramız değerli burada 1 TL= 3.5 Kuna.

Hepimiz acıktık ve akşam yemeği için merkeze iniyoruz aracımızla. Henüz keşif yapamadığımızdan tarihi kaleye bilmeden üst kısımdan giriyoruz ve bebek arabasını yüzlerce basamak elimizde indirmek ve dönüşte de çıkarmak zorunda kalıyoruz. Turistik bir yer ve saatin henüz 20.30 olmasına rağmen birçok yer kapanmış açık olan yerler ise pub gibi ya da ‘cıstak’ müzikli yerler. Bebekler için sakin bir yer bakınıyoruz. Bir yer gözümüze geliyor ve yemeğe karar veriyoruz. 6 kişi yiyip içiyoruz (ana yemekler) 814 Kuna hesap ödüyoruz. Böylece ilk ve son kazığımızı yemiş bulunuyoruz. :) Neyse ki yemekler güzeldi. Deniz ürünleri oldukça fazla. Yemek sonrası dinlenmek üzere tekrar otelimize dönüyoruz.


Ağu 28 2009

gezipgorduk.com’u İphone ile takip edin

i-gezipgorduk
İphone veya İpod Touch sahibiyseniz, bundan sonra sitemize bakmak istediğinizde bu telefonlara özel yapılmış ergonomik tasarımımız ile karşınızda olacağız. Tek yapmanız gereken internetinize cepten bağlanıp, www.gezipgorduk.com yazmak.

Konulara tıklamak oldukça basit, haberleri okumak ve yorumları izlemek ise oldukça pratik. İyi eğlenceler!


Tem 7 2008

Nürnberg

Münih gezimizi tadı damağında bırakıp, kendimizi Nürnberg yollarına atıyoruz. Aracımızı bir metro durağına yakın park edip, günlük biletlerimizi alıp metroyu beklemeye başlıyoruz. Fakat her metro öncesi yaşadığımız heyecan yine karşımızda. Hangi durak burası?, nerede ineceğiz? nasıl aracımıza tekrar ulaşacağız… :) Hemen metro haritaları alınıyor, hesaplamalar ve ölçümlerden sonra yolumuza koyuluyoruz. Heyecan bitiyor mu tabiki hayır..ne zaman ki biz şehir meydanına geldiğimiz durakta kayıpsız inebiliyoruz o zaman heyecan bitiyor.

Beklenmedik küçük ama aslında büyük bir sıkıntımız oldu burada, fotoğraf makinamızın şarjı için hazırlıksız yakalandık. Bu sebeple çok fotoğraf çekmeyi bırakın bir kenera, elimizdeki bir iki kare çekimden başka bir resim maalesef sunamıyoruz sizlere. Bunu anlatımımızla hafifletmeye çalışacağız.

Şehir meydanında bizi Frauenkirsche (bayanlar kilisesi) karşılıyor. Oldukça eski ve tarihi bir yapı. Tüm kiliselerde olduğu gibi bunda da bir çok süsleme, motif ve detay bulunmakta. Hemen onun önündeki büyük ve geniş alan pazar alanı olarak kullanılıyor. Pazarları aynı bizim pazarlarımıza benziyor. Zaten bu pazarlarda çalışanların bir çoğu da Türk. Yine bu meydanda şehir turu atan küçük tren gibi vagonları olan bir turistik araç bulunmakta. Bizde bu araca binip hızlı ve önemli detayları görme, dinleme keyfine eriştik Böylece aslında yürüyerek göremeyeceğimiz bir çok yeri de görmüş olduk. Yürüyerek gezmeden önce bu turu yapmakta fayda var. Çünki hangi istikamette neler var sorularına cevap bulabiliyor ve ona göre kendi planınızı yapabiliyorsunuz. Bu tur kişi başı 6 Euro. Grup indirimleri, öğrenci indirimleri gibi bazı indirimler yine birçok yerdeki gibi mevcut. Eğer kalabalıksanız mutlaka bu indirimleri sorun.

Aslında şehir tarihsel olarakta çok önemli. Özellikle Hitler’in bile yargılandığı meşhur Nürnberg Mahkemeleri, şatolar, katedraller..2. Dünya savaşı sırasında oldukça ağır bir bombardımana maruz kalıyor ama enteresandır ki sadece ayakta Nürnberg mahkemeleri kalıyor. Sanki Nazilerin yargılanmasını istercesine. Bu sebeple şehir aslında baştan aşağı yeniden inşa edilmiş. Buraya kadar herşey normal. Ama en etkileyicisi tüm eski orjinalliği korunmuş. Duvarlar eskiden nasılsa yine aynı biçimine, pencerelerine, çatılarına iç kısımlarına kadar aynı orjinalliği korumuşlar. Bizim onların en sevdiğimiz yönü de bu zaten.

Yine ara sokaklardan birinde Albrecht Dürer’in evi de bulunmakta. Vakti olanların burayı da görmeleri gerekiyor. Yemek içmek isteyenleri meydandaki birçok cafe, restoran karşılıyor. Oldukça küçük farklı butik mağazalar var. Çok hoşumuza gitti açıkçası.

Son söz: “-Vay efendim ben nazilerden korkarım”, “-Aman ne yapacağız minicik bi şehir”, diyip bu güzel şehri hor görmeyin. Özellikle şehrin tarihi mekanları oldukça güzel. Görmeden geçmeyin. :)


Tem 1 2008

Münih

Karavanımızı part etmek o kadar kolay olmayacak sanıyoruz, çünki bu kadar şehir merkezine pek sokulmuyor bu araç sonuçta 6 ton ağırlığımız var. Şehir kenarında bir metro istasyonun kenarına park ediyoruz. Tam günlük biletlerimizi almış metroyo binecekken, bize bilet almamızda kendi kendine yardımcı olan 2 kişi geliyor aklımıza. Bunlardan şüphelenip tekrar karavanımızı başka yere park etmek için yerimizi değiştirmeye karar veriyoruz. Ne de olsa tüm eşyalarımız araç içiresinde bulunuyor. Diğer küçük şehirlerde böyle bir problem olmazken Münih, Berlin..v.b. büyük şehirlerde hırsızlık açısından dikkatli olmakta fayda var.

Şehrin başka bir köşesinden bu sefer yürüyerek meydana doğru ilerlemeye başlıyoruz. Yol oldukça büyük Leopoldstrasse. Neredeyse şehrin birçok eski mimari güzelliği buraya sıra sıra dizilmiş. Merkeze varana kadar Ludwig Maximilian Üniversitesi, St.Ludwig kilisesi, tapu dairesi gibi birçok binayı görmeniz mümkün. Şehir merkezine doğru yaklaşırken sıra sıra başlayan cafeler bize ilk sinyalleri veriyor. Kalabalık, kalabalık, kalabalık..oh be diyoruz! Hareket var burada!

Hedefimiz merkezdeki Marienplatz. Bütün binalarda oldukça heybetli ve şık gözüken heykeller var bunlar canavarları, melekleri öyle güzel tasvir etmişler ki güzellikleri karşısında etkilenmemek mümkün değil. Buram buram çilek kokusu geliyor, akşam Hırvatistan-Almanya maçı olduğundan dev dev ekranlar kuruluyor meydana. Burası bize Nişantaşı’nı hatırlattı. Bütün mağazalar şık, güzel ve dünya markaları.. İnsanlarda aynı biçimde. Şehir turu atabilmek için üstü açık otobüsle tur yapmaya karar veriyoruz. Ama bu otobüslerin kalkış durağını bilen bir tek kişi bulamadığımız gibi, otobüs şöferlerine sorduğumuzda bize sadece bön bön bakıyorlar. Ya da ileriye yürüyün gibi garip tarifler yapıyorlar. Neyse o kadar gıcık oluyoruz ki bu turu yapmaktan vazgeçiyoruz. Yiyip, içip şehir içinde yürüyüş yapıyoruz.

Bu arada aklımıza aldığımız günlük biletlerimiz geliyor. Metro ve tramvay bileti. Hemen bir tramwaya biniyoruz. En ekonomik ve en doğal şehir turumuzu yapıyoruz. Bilmediğimiz mahallelerin arasından geçiyor, tünellerden geçiyoruz. Aynı gittiğimiz rotayı yine geri gelerek aslında o süslü yapıdan biraz uzaklaşınca tüm şehrin iyi kötü yanlarını görme şansınız oluyor.

Münih Almanya’nın en kalabalık şehri ama yine de bizim Ankara’mızı bile geçemiyor. 4 milyon küsür yaşayanı var şehrin. Buraya gelmediyseniz gelin, görün, dolanın seveceğinize eminiz. Şehir merkezinde yine bir çok müze de mevcut. Biz bunlara girmedik vakit darlığından dolayı ama kültürel detayları daha iyi burulardan yakalamak mümkün.