Balkan Gezisi 3. Bölüm: ‘Karadağ- Herceg Novi, Kotor’

İkinci bölümü kaçıranlar buraya tıklayın :)

Ertesi sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra Karadağ’a doğru yola çıkıyoruz. Bugün planımızda  Herceg Novi şehri ve çok övgü alan Kotor şehri var. Yola çıktıktan yaklaşık 1 saat sonra Karadağ Polisi kontrol noktasına ulaşıyoruz, bu ülke için de Türk vatandaşlarından vize istenmediğinden rahatça giriş yapıyoruz. Bu noktadan sonra da yaklaşık yarım saat – 45 dk. daha ilerliyoruz ve Herceg Novi şehrine giriş yapıyoruz. Arabadan inmeden küçük bir tur atıyoruz şehirde ve gözümüze en güvenli gelen otopark’a aracımızı park ediyoruz. Küçük bir şehir olduğu hemen her halinden belli olan Herceg Novi sakinliği, sessizliği ve güzelliği ile bir anda hepimizi büyülüyor.

Şehrin sokaklarında yürüyoruz. Hemen her yapı eski bir biçimde tarihi olarak korunmuş. İşte bu en çok hoşumuza giden nokta. Dubrovnik’ten beri bu şehirlerin hepsinde taş işçiliği oldukça fazla. Sakin her yer, çok az kişi sokaklarda.. Herceg Novi’de eski şehir ve yeni şehir diye ayrılıyor ama buradaki ayrım oldukça küçük. Şehir zaten küçücük. :) Saat kulesinin altından eski şehre giriş yapıyoruz. Yine çok sayıda basamak çıkmak zorunda kalıyoruz elimizde bebek arabaları ile.  Hemen sevimli ve küçük meydanına varıyoruz. Burada bizi eski bir kilise karşılıyor, hemen etraflarında 3-5 cafe mevcut. Cafe’nin birinde kocaman bir şekilde ‘Baklava’ yazması dikkatimizi çekiyor. Görüntü pek bizimkiler kadar çekici değil ancak tarihten bıraktığımız bir iz olduğu kesin. :) Kilisenin hemen yanında ‘Kanli Kula’ tabelasını yakalıyoruz. Aslında uğrama sebeplerimizden biri olan meşhur ‘Kanli Kula’.

Adriyatik denizine olan hakim konumu ve boğaz manzarasıyla kritik bir öneme sahip olan kaleyi Osmanlı İmparatorluğu kanlı savaşlar sonrasında fethediyor. Bu savaş sırasında 2000 kadar askerimiz şehit oluyor. Bu yüzden burasının adı ‘Kanlı Kule’ ama onlar demiş ‘Kanli Kula’. Daha tabelanın orada başlayan ve bitmek bilmeyen merdivenleri bebek arabalarıyla çıkmak eziyet halini alınca iki gruba bölünüyoruz. Bir grup bebekleri bekliyor diğerleri geziyor ve sonra sırayı değiştiriyoruz. :) Kaleye giriş 1 Euro. Adriyatik körfezine tamamen hakim olan kale, normal gezilerin haricinde, kültürel konserlere ve gösterilere de hizmet ediyormuş.

Kanli Kula çok küçük, ama buraya verilen önemi düşündükçe hele hele tepeden manzarasına bakıpta hakim olduğu manzarayı görünce bizimkilerin neden buralara kadar gelip savaşlar verdiğini daha iyi anlıyor insan. İçeride bilet kesen genç görevli bize kalenin tarihini anlatıyor ve kalenin zindanında o dönemki tutsakların elleriyle duvarlara kazıyarak resimler yaptıklarını anlatıyor ve heyecanımızı katlıyor.

Hemen zindanına iniyoruz. Tüylerimiz diken diken oluyor. Hakikaten insanlar duvarlara Osmanlıca yazılar yazmış, gemiler çizmiş, resimler yapmış. Çok etkileniyoruz.

Kaleden çıkınca meydanındaki Portofino adlı cafede çaylarımızı yudumluyoruz. Çayın yanında burada şeker yerine bal da getiriyorlar. Balı kullandığımızda alışık olmadığımız bir lezzete dönüşüyor çay ve mundar oluyor. :)

Eski sokak aralarında yürüyüş yapıp, bol bol turlayarak aracımıza dönüyoruz. Tabi bu arada bebeklerin beslenmesi, alt değişimleri v.s.. olduğu için gezdik, döndük arabaya diye düşünmeyin bir kaç saat sürüyor tümü.. :) Bizim bu şehirde tek yapmadığımız aşağıya deniz kenarına inip orada yürümek oldu. Kotor’a devam edeceğimizden sahil kısmını listeden çıkardık.

Kotor’a doğru yola çıktığımızda bir şey farkettik. Yollar hem virajlı, virajlı olduğu kadar güzel, manzaralı ve muhteşem köylerin içinden geçiyorsunuz. Nerede duracağımızı şaşırdık.  Her bir köy diğerinden güzel. Hele kayıkları için yaptıkları barınaklar sanat eseri, tek tek her kayık için barınak oluşturmuşlar resmen.. Kotor tam bir koy içerisinde kaldığından buranın da denizinde dalga yok. Ama bu kadar hareketsiz denize karşı suların tertemiz olması takdire şayan.

Akşam üzerine doğru Kotor’a giriş yapıyoruz. Büyük bir şehir. Şehri tanımak için yaptığımız arabadan inmeden şehir turunu yapıyoruz. Yat limanı, apartmanlardan oluşan modern binaları, alışveriş merkezleri v.s.. bir şehirde ne ararsanız var. Minibüsümüzü sahildeki otopark’a bırakıp bebekli iniş seramonisinden sonra yürüyüşümüze başlıyoruz. :) Yine eski şehir ve yeni şehir burada da mevcut. Ancak buradaki en büyük fark eski şehrin surları dağların tepelerinde kadar çıkıyor. Eski şehrin ana giriş kapısında turist ofisi duruyordu, biz de bilgi almak için kendilerine danıştık, oldukça sıcak davranan bayan görevli Türkiye ve İstanbul ile ilgili sorularda sorarak bizleri mutlu etti. :) görevli hatta verdiği haritalar üzerinde nerelere gitmemiz gerektiğini ve hatta nerede yemek yememiz gerektiğini bile söyledi. Şehir turumuzu atmak için içeri girdiğimizde bizi bildik bir manzara karşıladı, güzel taş evler, surlar, cafeler, restorantlar.. hava kararana kadar dolaştık, girmedik sokak bırakmadık. En sonunda acıktığımızı hissettiğimizde kadının önerdiği küçük ama şirin bir restoranta gittik. Balık yedik (Fish&Chips+Salata+Kola) ve kesinlikle övgüyü hakediyordu. Toplam 7 masa bulunan restoratta işletmecisi sakin hayata alışmış olacak ki bir anda içeri bebekli 3 aile girince dağıldı biraz. :) ama lezzet, fiyatlar çok iyiyidi.

Bütün bu kadar eski kale içlerini ve oradaki yaşantıyı resmetme ve inceleme şansımız oldu. Tarihi yapıların içlerinde hala insanların yaşıyor olması, hayatlarını sürdürmeleri gerçekten övgüye değerdi. En önemlisi de bu yapılara ne görüntüde ne başka bir şekilde zarar verecek hiçbir şey yoktu. Bilinç mi desek yoksa kültür mü desek? Yani tabelalara bakıyoruz onlar bile kale ile uyumlu, parlayan hoplayan zıplayan hiçbir şey yok. Ne güzel, darısı Türkiye’deki tarihi eserlerin başına..



Dönüş yolculuğumuzda virajlı yollardan tekrar dönmek yerine Kotor’u devam ederek ‘Lepetani’ye kadar gittik ancak akşam olması dolayısıyla sahile sıfır gittik yol kimi zaman daraldı, kimi zaman genişledi artık navigasyonun yalancısıyız diyebileceğimiz tek şey sahilden devam edin :) Oradan arabalı vapur ile karşıya 5 dk.’da geçerek uzun bir yolu kısaltmış olduk. Bunun ücreti ise araç başına 5 Euro’ydu. Gece ulaştığımız otelimizde rahatlamak için istediğimiz çaylar yine çay gibi gelmiyor (lezzeti değiştirilmiş su gibi) ve memleket çayına olan hasretimiz giderek artıyor.. :) Bebekler uyurken bizde yarınki planımızı yapmaya başlıyoruz..


Leave a Reply