Nis 23 2008

Yoros Kalesi

 


Cenevizliler tarafından yapıldığı sanılan (oradaki konuşulanlardan kulak misafiri olduğumuz kadar) ama aslında araştırmalarımızdan Bizans yapısı olduğunu anladığımız kale için yaklaşık yarım saatlik bir yolculuk yeterli oluyor Göztepe’den. Havanın güzel olmasından mıdır bilinmez fakat, 200 metre yakınına yaklaşana kadar oldukça sakin ve güzel geldik. Sonrasında sağlı sollu araçların kenarlara park etmeleri ve sıkışan trafikten anladıkki hemen ilk bulduğumuz yere arabayı park etmek gerekiyor. Kale civarında yolları parke taşlar ile döşemişler, bu taşları neredeyse unutmaya başlamıştık oldukça hoş oldu bizim için.

Aracımız park edip kaleye nereden girecepimizi düşünürken bir cafe’ye doğru Ceneviz Kalesi tabelasını görüp içeriye giriyoruz. Cafenin içerisinden geçerken oldukça güzel manzarasını görüp iç geçiriyoruz. Yine merdivenleri takip edip dik basamakları çıkıyoruz ve Yoros kalesine giriyoruz. Geniş bir açık alan karşılıyor bizi kalede. İnsanların sur kenarlarından sırtını bize dönmesinden anlıyoruz ki manzaraya bir kaç adım kalmış. Hemen hızlı adımlarla surların dibine geliyor hatta üztüne tırmanıyoruz. İstanbul boğazına giren tankerleri selamlıyoruz. Tek kelime ile muhteşem bir manzara. Boğaz ayaklarınızın altında. Sürü halinde geçen kuşlar bile hemen altınızdan uçuyor. Koskoca tankerler minik gemilere dönüşmüş sizi selamlayarak boğaza giriyor.

Kaleyi incelemek için yürümeye başlıyoruz. Aslında ilk dikkatimizi çeken şey kale ile ilgili harhangi bir bilginin olmamasıydı. En azından turistik bir tabela bile yeterli olabilirdi. Ayakta kalan en büyük kısma doğru geliyoruz. Osmanlı zamanında kaleye ek kısımlar yapıldığını biliyoruz fakat burada sanırım artık hiçbirini görme şansımız kalmamış. Kabaca bir turdan sonra tekrar geldiğimiz merdivenlerden cafeye doğru iniyoruz. oturup oturmama arasında kararsız kalıp arabamıza biniyoruz ve anadolu feneri köyüne doğru yola çıkıyoruz. Muhteşem bir manzarası var, birde cafe’si. Eşsiz boğaz manzarası için mutlaka gelip görülmeli diyoruz.


Nis 22 2008

Hamsiada

 

Aşağıda sözünü ettiğimiz hamsimizin resmidir. Kızartılmış hamsiler bir tahta çubuğa sıralanmış olarak servis ediliyor, yanında taze çıtır ekmek, yeşil roka, mis gibi limon..biraz tuz..sanırım burada sonlandırsam iyi olacak.. :) Afiyet olsun.

Nis 13 2008

Büyükada

Kafanıza estiğinde hele hele anadolu yakasındaysanız hemen ulaşmanız mümkün adalara. Henüz sıcak havaların başında olduğumuzdan çok aşırı bir kalabalık yok. Bostancı vapur iskelesinde vapurumuza oturup beklemeye başlıyoruz. Belirli saatlerde kalkan şehir hatları vapuru ve küçük motorlar ile adalara ulaşmak oldukça basit ve ekonomik. Bütün ulaşım araçlarında Akbil geçerli. Yapmanız gereken tek şey kalkış ve varış saatlerini kontrol edip programınızı ona göre ayarlamak.

Yaklaşık 30 dakika sonra vapurumuz iskeleye doğru yanaşmaya başlıyor. Eğer ilk defa gidiyorsanız diğer adalara da uğradığından hangi adaya vapurun yanaştığını öğrenmekte fayda var çünki anons yapılmıyor vapurda. Zaten genelde de en kalabalık insan topluluğunun indiği ve bindiği iskele Büyükada oluyor. İner inmez sağlı sollu dondurmacılar ve waffle satan küçük mekanlar var. Havanın sıcak olması bizi meşhur yazan dondurmacılardan birine yanaşıp dondurmalarımızı alıyoruz. Fakat ne yalan söyleyelim dondrumalar hazır dondurma ve pek lezzetli değil.

Hemen üst kısımda bulunan meydana doğru yürümeye başlıyoruz. Meydanda ve hemen sol tarafında bir çok yemek yiyebileceğiniz mekanlar bulunmakta. Bunlarda deniz ürünleri ya da başka istediğiniz kebap türü şeyler mevcut. Çoğu yer alkol servisi de yapmakta. Hemen bu mekanları da geçince sağlı sollu bir çok bisiklet kiralayan yerler geliyor karşımıza. İnsanlar akın akın bisiklet kiralıyor. Eski bisikletler 3 yeni bisikletler 5 ytl. İsteğe göre birçok bisiklet modeli bulmak mümkün. Aynı biçimde etrafta onlar faytoncu da bulunmakta. Bunlarda herhangi birini kiralayıp ada turu yapmak mümkün. Biz tercihimizi mahallelerin arasında yürüyüş yapmak olarak seçiyoruz.

Sokaklar o kadar güzel ve hareketli ki herkesin konuştuğu ortak konu ”burada ev alıp yaşayamaz mıyız?” oluyor. Evler güzel insanlar bahçeleriyle uğraşıyor. Etraftan bisikletliler geçiyor. Elektrikli motorsikletler sessiz sessiz gidiyor (En hoşumuza gideni de bu oldu çevre adına). Yaklaşık bir saatlik yavaş bir yürüyüşten sonra bir boş fayton görüp adanın kalanını onunla geziyoruz. Büyük ve küçük tur adında iki farklı tur seçeneği veriyor faytoncular. Büyük tur 45, küçük tur 30 Ytl. Biz piknik alanına kadar yürümüş olduğumuzdan büyük turu 35 Ytl’ye yaparım abi diyor faytoncu. Faytonda bir yandan güzelliklere bakarken diğer yandan sürekli faytoncudan ada ile ilgili bilgi almanız mümkün. Adanın yerleşim olmayan diğer kısımlarında köpek barınakları ve at bakım çiftlikleri yapılmış. Oldukça modern görünen bu tesisler atların boş zamanlarında tutuldukları ve bakımlarının yapıldıkları yerler. Bu arada yol boyunca ortada boş boş gezinen atlara rastlamak mümkün. Öğrendiğimize göre onlar dün çalışıp yorulan atlarmış. Bir gün bir çift diğer gün diğer çift çalışıyormuş atların. Eski tarihi yapıların, Rum mezarlığının ve eski ahşap Rum yetimhanesinin ( bu yetimhane dünyada 2. en yüksek ahşap bina) yanısıra, Reşat Nuri Güntekin’in müze evi’ni de görmek mümkün yolda. 

Tekrar başladığımız iskele tarafında turu bitiriyor ve hemen o nefis kokan balıklardan yemek için yer arıyoruz. Ararken mahallerin içerisinde manavlar, kasaplar, fırınlar..tam bir eski İstanbul. Muhteşem. Nerede yiyelim derken eski tecrübelerimizden :) mutlaka fiyat listelerine bakıyoruz. Heryerin fiyatı aşağı yukarı aynı olmasına karşın hepsi pazarlığa açıklar. Denize sıfır yerler daha pahalı olmakla beraber eşsiz bir mazarayı da beraberlerınde sunuyorlar. Biz listelere bakarken hemen yanımıza gelen yetkililer, porsiyonu 18 yazan balığı 15’ten yazarız gibi enteresan teklifler yapıyorlar. Biz daha iç kısımda bulunan yerlerden birine geçiyoruz. Hamsi, midye tava’dan oluşan bir sipariş veriyoruz. 4 kişi 33 Ytl hesap ödüyoruz. Dönüş için bu sefer küçük motorları tercih ediyoruz. Yine 30 dk süren bir yolculuktan sonra Bostancı iskelesine varıyoruz.

Bütün gün yediğimiz taze oksijenin ardından yogunluğumuzun hat safhada olduğunu farkediyoruz. Ayaklarımız geri geri gidiyor. ”Yeter artık bugün yürüdüğüm diyor. Hemen eve..hemen..” En son koltuk üzerinde uyuya kaldığımızı hatırlıyoruz. Muhteşem güzellikleri ile bir sonraki seferde başka adalar diyoruz..size de mutlaka gidin demekle yetiniyoruz.


Nis 13 2008

İstanbul Rallisi

Daha bir önceki akşam rallilerden konu açılmıştı. Gençliğinde ulusal büyük rallilerimizde görevli dayımla sohpetimizde Türkiyede’ki yarışlardan bahsetmiştik. Hemen o akşam internnete yaptığım araştırmada 6 Nisan’daki etapların Kurtköy/Ballıca köyü civarında olduğunu not edip hemen sabah için kendimizi hazırladık. ‘TOSFED’in sitesinde 14.02 yazan etap geçişleri saatine göre kendimizi ayarladık.

Tepeören taraflarını bildiğimizden ve ayrıca internetteki bilgilerden yolumuzu kolayca bulduk. Şunu da itiraf etmeliyiz ki Formula pistinin devamına daha önce geçmemiştik; Ballıca köyüne giden yollar o kadar keyifli ve yeşil ki insanın hemen bisikletleri çıkarıp binesi geliyor. Yolda gördüğümüz ilk Jandarma arabası ve etrafındaki askerlere Ralli’nin ne tarafta olduğunu soruyoruz ve onlarda bizi start verilen yöne doğru gönderiyorlar haliyle. 13.30 da ralliye vardık. Biz vardığımızda yaklaşık 6 araç vardı. Arabamızı park edip yürüyene kadar 4 tane kaldı.

Hemen başka bir subayımıza seyirci etabını soruyoruz ilk kare çekimimizin ardından. ”Hemen acele edin diğer tarafta. Her araç birer dakika arayla bırakılıyor” diyor. Koşarak aracımıza biniyor ve hızla Ballıca köyü’ne doğru hareket ediyoruz. Köyde iki kişiye soruyoruz nerede seyirci etabı diye. Biri bilmiyor, bilemiyor diğeri Allah’tan doğru yönlendiriyor. Çamurlu bir araziye gelince artık aracı terk edip yürüyoruz kalabalığa doğru. 

Bir saniye.? Kalabalık bize doğru geliyor. İlk gelen kişiye seyirci etabı burasımı diyoruz. ”Evet ama bitti yarış.” Herkes arabalarına binip uzaklaşıyor. Bir 5 dk. içerisinde koca bir ralli bitmiş ve biz bunu kaçırmış oluyoruz. Elimizdeki tek kare fotoğraf bu günü belgeliyor. Bir dahaki sefere sizlere daha bol fotoğraflar sunacağız diyoruz..ve tabii daha erken gideceğiz.


Mar 25 2008

Ağva

Pazar sabahı kahvaltımızı yapmak için sabah 10.00 gibi yola koyuluyoruz. Daha önce Şileye gittiğimiz için yola aşinayız ama Şile’den sonrasını bilmiyoruz. Şileyi geçer geçmez yol sizi tabelalar ile kolayca yönlendiriyor Ağva’ya. Yol oldukça virajlı, orman içerisinden geçerek döne döne gidiyorsunuz. Yol boyunca sürekli mesire yerleri mevcut. Özellikle yol boyunca köylerin içerisinden geçmek oldukça güzel ve fotoğraf çekmek isteyenler için çok keyifli. 

Yolun km olarak mesafesi çok fazla olmasa da (Şile’den sonra 50 km) yolun virajlı olması toplam 2.5 saat sonra Ağva’da olmamıza neden oldu. Bu arada yol tutanlara öneri ilaç alıp öyle çıkın. Ağvaya vardığımızda ilk dikkatimizi çeken şehir girişinde oldukça fazla çingene mahalleleri oluşmasıydı. Şile’de hiç rastlamamıştık ve sahilde yürürken sürekli gelip sizlerden ya bozuk para istiyorlar, ya sigara v.s.. Rahatsız edici bir durum yani. 

Riva deresinin kenarında birçok otel konumlanmış durumda. Bizde internetten gözümüze hoş gelen bir otel seçtikten sonra bu otelde kahvaltımızı yaptık. (bunu ayrıca anlatacağız!) Yolların asfaltından mı bilinmez ama her yer toz içerisinde, buna birde saygısız sürücüler eklenince toz yutmamak için hemen kaçıyorsunuz arabayı parkedip. Otellerin park yerleri mevcut bu arada, ya da yolda kenarlara bırakmak mümkün. Dere içerisinde tekne ile gezinti yapmak mümkün. Kahvaltı sonrası yürüşüş yapmak için sahile kadar gittik, oldukça büyük ve incecik kumlardan oluşan güzel bir sahili var. Yine sahil kenarlarında balık yiyebilecek yerler ya da cafeler mevcut. Ağva’nın merkezinde bizim dikkatimizi çeken başka bir nokta da bu kadar turistik bir merkezin nasıl olur da balçığa dönen ve çamurlar içerisinde yolları olur, şehir içinde yollar oldukça bozuk. Açıkçası Şile’nin düzenli yapısı kendini aratıyor.

Sahilde uzun bir yürüyüş yaptıktan sonra daha da içerilere, köylerine doğru yola koyuluyoruz. Sahil kesimlerine doğru dağlara doğru birçok köy mevcut. Dikbucaklı köyü’ne kadar çıkıyoruz. Bu köy oldukça şirin ve bir yeri aramak istediğinizde herkes size yardımcı olmaya çalışıyor. İnsanlar güler yüzlü. Fotoğraf için güzel kareler yakalamak isteyenler bu köylerin olduğu tepelere doğru uzanmalı. Taze havayı cigerlerimize doldurup tekrar İstanbula doğru yola koyuluyoruz. Dönüşte herkesin bilmediği yeni bir yola yönlendiriyor bizi bir köylü. Gerçekten orman yolundan daha geniş, yeni yapılmış gibi tertemiz kaymak bir yoldan yaklaşık 20 dk.’da Şile’nin kavşak noktasına çıkıyoruz. Otel’den dolayı pek heyecan alamasakta bizim için yinede keyifli değişik bir Pazar günü oldu. Mutlaka gidilip sahilinde bir yürüyüş yapılmalı.