Kas 24 2009

Doğu Karadeniz Gezisi 3. Bölüm: Hopa, Sarp Sınır Kapısı, Borçka, Artvin, Murgul

Okuyamayanlar için; Doğu Karadeniz 2.Bölüm için Tıklayınız.

Artvin

Zil Kale için geldiğimiz yolu aynı biçimde Fırtına Vadisini takip ederek Ardaşen’e kadar iniyoruz. Artık tekrar sahildeyiz. Her yerde şakır şakır yağmur var. Silecekler sürekli çalışıyor. Yollar su gölüne dönmüş. Aslında yolların bir suçu yok, kiraladığımız arabanın lastiklerinde diş olmayınca en fazla 70 km yapmamıza rağmen sürekli yolda kaya kaya ilerliyoruz.

Hopa Sarp sahil otoyolu

Sahil otoyolu hakikaten güzel. Bu yoldan önceki ulaşımı bilmediğimiz için sadece böyle bir yorum yapabiliyoruz. Seven var sevmeyen var yolu. Ama bir gerçek var ki Karadeniz’de süreleri oldukça kısaltmış. Solumuzda sürekli deniz eşlik ediyor bize Hopa istikametinde. Sırası ile yerleşim yerlerini bir bir arkamızda bırakıyoruz, Ardeşen, Fındıklı, Arhavi, Hopa. Aslında hepsi neredeyse birbirine çok benziyor. Artvin için Hopa üzerinden Kaçkarları tırmanmamız gerekiyor. Ama biz aniden karar değiştirip buraya kadar geldik madem Sarp sınır kapısını da görelim diyoruz ve yola dönmeden devam ediyoruz. Bir süre sonra yollarda otomobil yerine kamyon ve yolcu otobüsü artmaya başlıyor. Hatta bunların çoğu da yabancı plakalı. Sınıra adım adım yaklaştığımızı hissediyoruz. Yol boyunca tek tek uzunlu kısalı bir çok tünelden geçiyoruz. Yolu yaparken çok zorlandıkları bu tünellerden belli. Yağmurun yağmadığı tek yer bu tünellerin içi.

Yaklaşık 20 dk sonra yol bitiyor ve kocaman Sarp Sınır Kapısı tabelası bizi karşılıyor. Bir yoğunluk bir yoğunluk aman Allahım. Kamyonlar, otobüsler, minibüsler, yabancı plakalı arabalar, orada servis için bekleyen araçlar v.s.v.s.. Aslında bir çok kişiden gezi boyunca duyduğumuz «pasaportunuz varsa geçersiniz, sıkıntı yok.» idi. Ama pasaportlarımızın süresi bittiğinden yanımıza alma gereği bile duymadık. Siz siz olun Gürcistan’a doğru devam edebilirsiniz, şansınız yaver giderse.

dsc_0641

Biraz çevreye bakınıp, dalgaları bu sefer sağımıza alıyoruz ve geldiğimiz yöne Hopa’ya tekrar devam ediyoruz. Akdenizde kapılmadığımız bir ürküten hava var bu Karadeniz dalgalarında. Plaj olmadığından koca koca kayalara dalgalar güm güm vuruyor. Kimbilir belki de bir gün bu Karadeniz otoyolu’nun intikamını almak için hazırlanıyordur doğa?

Hopa’dan dönüp Kaçkarlara tırmanmaya başlayınca hava bıçakla kesilmiş gibi bir anda soğumaya başlıyor. Yağmur şiddetini arttırdı, silecekler daha da hızlı çalışmaya başladı. Bu arada telefonla konuştuğumuz dostlarımızdan Borçka’da sel felaketi oldu dikkat edin uyarıları ile temkinli yola devam ediyoruz. Hatta yola devam edip etmeme arasında kararsız kalıyoruz ve dağı tırmanırken karayollarının istasyonuna rastlıyoruz, kapısında da trafik polisleri..Hemen yolun açık olup olmadığını soruyoruz, bir sıkıntı olmadığını söylüyorlar. Hava sıcaklığı dağı tırmandıkça düşüyor, düştükçe yağmur artıyor.

hopa_panorama1

Borçka Sel Felaketi

Dağı inmeye başlayınca seviniyoruz, ancak sevincimiz kursağımızda kalıyor, hemen yanımızda Çoruh nehri nasıl amansızca akıyor, köpürmüş, sinirlenmiş, hırçıncasına döve döve kıyıları ilerliyordu. Hemen önümüzdeki yolunda yarısını alıp götürmüş, toprak kaymış, evler toprak altında kalmış..Biz ki yağmurlu havada yolculuğu seven aile, Çoruh ile sus pus yola devam eder olduk. Vah vah derken bir yandan da aslında sel felaketinin ne kadar ürkütücü olduğunu hissettik. Yola devam ettikçe uyarı için konuşmuş kukalar, bantlar gördük. Bir süre sonra yol bitti. Kum ve taşların üzerinden gitmeye başladık. Anladık ki burası yolmuş. Balçık haline gelmiş. Hatta araba patinaj çekmeye başlayınca korktuk.

Borçka yolu..sel felaketi..

Bir sonraki virajda ise sel felaketi tüm çıplaklığı ile karşımızdaydı. Yıkılmış binalar, kağıt gibi ezilmiş iş makineleri, sular altında kalmış yerler..ama gelin görün ki insan üstü bir gayret ile tekrar düzeltmeye çalışıyor karayolları ekipleri. Hakikaten zor, görmek lazım. Hatta yer yer azgın nehir neredeyse yolun seviyesine geliyordu. Korkunç işte. Ürkütücü.

Bir hız geçtik Artvin’e doğru. Borçka’yı geçer geçmez yollar güzelleşti. Asfalt yollar, yine bol tünelli ve yağışlı. Ancak anlamadığımız bir şey var ki o da neden Artvin ve çevresindeki onlarca tünelde bir tane dahi ışıklandırma yok? Artvin’e varmamız bir saati geçiyor. Şehrin girişinde tabelanın önünde hatıra fotoğrafı çekiliyoruz ve giriyoruz. Sürekli yukarı tırmanılan bir şehir. Dön dön bitmiyor. Vadinin tam yamacına kurulmuş bir şehir. Nasıl kurdun, neden burası anlamak güç? Belki de Karadeniz’in zor doğasında ancak bu kadar bir şehir planlama oluyor bilemiyoruz. Artvinde gezilmesi gereken şehirden ziyade çevresi. Yani Yusufeli, Şavşat, Karagöl..Kiliseler..v.s..

Artvin Barajı

Borçka Barajı

Şehir kat kat kat oluşturulmuş. Evlerin otoparkları yok, herkes yola koyuyor neredeyse. Çünkü koyacak toprak yok.Burada toprak çok kıymetli. Hatta bazı evlerin fiyatlarını duyunca neredeyse İstanbul, Ankara fiyatları. Nedenini sorduğumuzda «Burada ev yapacak alan yok ki. Olan da çok değerli.» cevabını alıyoruz. Karışık geliyor şehir bize. Derli toplu bir yapısı yok Artvin’in. Günlerden Pazar olduğundan Turizm bürosu da kapalı (bunu anlamak zor, Turistler pazar günü gezemez, bilgi alamaz mı?). O zaman hemen yerimizi halledelim diyoruz. Bir iki otel bakıyoruz. Herkes asık yüzlü. Kimse gülmüyor. Oteller kötü gözüküyor. Güvenemiyoruz. En sonunda Polisevi’nde kalmaya karar veriyoruz. Hem güvenilir, hem en azından temizdir diye düşünüyoruz. Öyle de oluyor. 70 TL iki kişi suit oda fiyatı. Suit derken ev gibi, yemek masasından, banyosuna, yatak odasından hol’üne kadar geniş temiz nezih bir oda. Ancak polisevinde kalmak biraz daha zahmetli prosedür açısından, bir polis yakınınızın polisevine dilekçe yollaması gerekiyor falan. Neyseki hepsini hallettik.

Yerleşiyoruz odaya. Odalarda kalorifer yanıyor. Geceler soğuk burada ayrıca saat 17.30 da hemen hava kapkaranlık oluyor. 2-3 gün içerisinde yaz kış hepsini yaşadık bünyemiz şaştı! :) Akşam yemeğimizi polisevinde yiyoruz. 1 çorba, 2 biftek, 1 kola, 2 muhallebi için 15.45 TL hesap ödüyoruz. Her gün gidilir yani o derece ekonomik dışarıya nazaran :)

dsc_0688

Borçka Karagöl Yolu

Borçka, Karagöl
Sabah erken kalkıyoruz. İlk hedef Turizm bürosu. Kendimizi tanıtıyoruz, yeterli olmuyor. Bize bir harita veriliyor ve anlıyoruz ki biz görevliden daha bilgiliyiz. Buradaki yetkilinin görevi harita vermek? Oradan bir pastaneye uğrayıp birer poğaça yiyoruz. İstikamet Borçka, Karagöl.

dsc_0708

dsc_0709

Yine dün gördüğümüz manzaralar içerisinden geçerek bu sefer o yolu kesen Karagöl yoluna sapıyoruz. Yine yollarda çalışma yapan ekipler var. Yolları temizliyor, düzeltiyorlar selden sonra. Yolun nasıl olduğunu soruyoruz. Araba ile gidebilirsiniz yollar güzel diyorlar. Bir süre güzel giden yol daha sonra taşlı topraklı heyelanlı bir yola dönüşüyor. Tam vah vah derken yine güzelleşiyor. Böyle diye diye Balcı köyüne kadar gidiyoruz, bitti mi? Hayır. Oradan da toprak stabilize bir yola giriyoruz. İşte bizim jip kiralasak iyiymiş dediğimiz yerler yine başlıyor. Bata çıka, hoplaya zıplaya gidiyoruz. 1-3-5 derken yol bitmek bilmiyor. Ama sabırlıyız. Hava kapanıyor. Bulutlar geliyor. Önümüze bir şelale ve su birikintisi çıkıyor. Artık araba ile ilerlemek imkansız. Gidip gitmeme arasında seçim yapıyoruz ama arabayı çevirmekte imkansız yolda o kadar dar.. İyice kenara yanaştırırken 100m ileride bir jipin köşeyi döndüğünü görüyoruz. Kimbilir yetişsek belki de otostop yapardık ama olmuyor. Yürüyerek devam ediyoruz yolu. 20 dk sonra Karagöl 5km tabelası görüyoruz. Burnumuza kadar donduk. Bir 20-25 dk. daha yürüyoruz. Issız. Sessiz. Kimseler yok. Çıt yok böyle birşey olsa gerek :) Ancak havada yağmur çiselemeye başlayınca artık 40 dk sonra yürüyüşe son verip arabaya dönmeye karar veriyoruz. Karagöl’e ulaşamadan dönmenin üzüntüsü var içimizde. Ancak dönerken jip safari turu geliyor, oleey diye sevimli sevimli onlara bakıyoruz. Yanımızdan birer birer geçiyorlar, bizide bizide alın diye el hareketi yapıyoruz, ancak hepsi ya rus ya ingiliz yabancı gülerek bize el sallıyorlar. Bir araba bile durmadan (belki de anladılar istemediler :) ) öylece kala kalıyoruz. «Aman turşu kurun!» diyor ve araba ile tekrar Borçka’ya iniyoruz. Bizden bir gün sonra bu yaylaya çıkanlar kardan mahsur kalmışlar. Bizim soğukta kar soğuğuymuş :).

dsc_0732

Murgul
Borçka Karagöl istikametinin tem tersi istikamet Murgul ilçesine gidiyor. Bu sapaktan itibaren yaklaşık30-40 dk. sürüyor yol. Murgul ilçesi aslında devletin bir dönem yaptığı Murgul Bakır işletmeleri ile aklımızda yer etmiş. Artık özelleşti ve bir arkadaşımızı ziyaret edeceğiz burada. İlçeye vardığımızda küçücük bir yer. Bildiğiniz Anadolu kasabası. Hiç bir özelliği yok. Arabayı meydanda park edip yemek yiyip, biraz yürüyoruz arkadaşımız gelene kadar. Yemek 10 tl tutuyor 2 pide 1 kola.

dsc_0711

dsc_0713

İlçedeki dereden akan su güldür güldür olmasına rağmen resmen gri renkte akıyor. Su pis gözükmüyor ama birisi suya boya karıştırmış gibi duruyor. Bunun nedenini arkadaşımız gelince öğreniyoruz. Bakır madenlerinin çıkartılmasında oluşan kimyasalların bozduğu renkmiş. Kötü. Ama arıtma tesisi yapılıyormuş. Bir nebze olsun sevindik. Yıkılmış bir çok eski bina ve yapı dikkatimizi çekiyor. Hatta birtane 120 yıllık Fabrika bacası görüyoruz. Özelleştirme öncesi devlete ait olan yapılarmış bunlar. Devlet daha sonra kimseler kullanmasın diye yıkmış bunları. Enteresan gözüküyor bu şekilde, duygulanıyor insan. Dağı tırmanıyoruz. Kazıların yapıldığı yere doğru.

artvin_murgul_panoramik

Tırmanırken kocaman bir şehir daha kurulduğunu görüyoruz dağda. Aslında bu Bakır işletmelerinin özelleşmeden önce çalışanları için kurduğu lojman, okul,sağlık ocağı gibi binalarmış. Şimdi bu binalar da terkedilmiş. Kocaman bir şehir kimseler yok. Sadece bir kaç binada yeni özelleşen şirketin çalışanları kalıyor. Kafamızda hemen şu canlanıyor; aynı yeri işleten iki farklı yapı, birisi devlet diğeri özel sektör. Birisi şehir kuruyor çalışanlarına, diğeri o şehrin sadece dörtte biri ile aynı üretimi yapabiliyor.?!

dsc_0728

Kazı yapılan kısımlar tam National Geographic belgesellerinde hissettiriyor bizi. Dev kamyonlar, minicik kalıyor bu büyük arazide. Kamyonların biri geliyor, biri gidiyor. Sürekli bir hareket var, kepçeler bir daldırıyor dağa kepçelerini, bir kamyonlara..Enteresan bir deneyim oldu bizim için, merkez ofisine gidip buradaki bulunan bakır madenlerini inceliyoruz. Bizim için pek bir anlam uyandırmasa da her otomobilde 1-3 kilo bakır madeni bulunduğunu hatırlarsak önemi aslında çok büyük bu madenin. (Buradan çıkan bakırlar İngilterede işleniyor ve bize tekrar satılıyor. Bu da çok üzücü bir durum.) Birer çay içip hava kararmadan Artvin’imize geri dönüyoruz.

dsc_0736

Murgul yolu

Akşam yemeğimizi buradaki en geleneksel sofrada yapıyoruz. Eski bir konak restorana çevrilmiş, ortam güzel ancak kapı pencere ok. Püfür püfür, biraz donuyoruz tabi. Sac kavurma söylüyoruz. Lezzeti normal, ayrıca sunum böyle bir konakta bir vasat lokanta gibi..Yanında erik suyu içiyoruz. Bir nevi hoşaf. Bira gibi köpüklü ancak nefis lezzetli bir içecek. Kesinlikle önerilir. Ayrıca hamurları iç içe sararak sarımsaklı yoğurt ile birlikte sundukları bir hamur yemeği de yedik.

Tereyağlı, Soslu hamurSac Kavurma ve Erik Hoşafı

Lezzetler çok farklı olmasa da toplamda 15.50 TL hesap ödedik. Mekan içerisinde garsonlardan ahçıya kadar herkes oldukça ilgili. Yemek sonrası marketten bol kuruyemiş alıyoruz. Odamıza kurulup TV izliyoruz. Haberlerde Kars ve Erzurumdaki kardan bahsediyorlar. Anlıyoruz ki burada başka birşey yapamayacağız. Hele ki bu araba ve bu lastikle yola devam etmek bu soğukta zor. Yoksa planımızda Kars Ani Harabeleri ve Erzurum Oltu Kebabı :( vardı.. Şimde yeni bir plan yapma zamanı. O zaman ver elini Ordu, Giresun. Biz geliyoruz!


Eki 27 2009

Doğu Karadeniz Gezisi 2. Bölüm: Rize, Şahin Tepesi, Çayeli, Ağaran Şelalesi, Zil Kale, Ayder Yaylası

Okuyamayanlar için; Doğu Karadeniz 1.Bölüm için Tıklayınız.
dsc_0391

Yavaş yavaş yolu takip ediyoruz, hava bugün çok güzel bir şekilde açık, gökyüzünde yine enfes bulutlar. Hatta dün geceki serin ve soğuk havanın yerini 24 derecelik bir ısı alıyor. Rize’ye ulaşmamız yaklaşık 45 dk. sürüyor. Şehrin meydanında buluyoruz kendimizi bir anda. Nedense tüm meydanlarımız biraz karmaşa yaratıyor ilk bakışta, ancak bu sefer Trabzon meydanı kadar yorucu ve gergin değil. Şehirlere ilk girdiğimizde genelde aracımızı park edip kısa bir yürüyüş yapıyoruz, belli noktaları kafamızda yerleştiriyoruz ve en azından adres tarifleri alırken daha kolay şekillenmesini sağlıyor.

rize_panorama2

Park ettiğimiz yerin yanında Turizm danışma bürosu görüyoruz. Büyük şans! Aramak zorunda kalmıyoruz. Yanlız buradaki görevli yaşlı amca sıcağın da etkisiyle o kadar güzel uyuya kalmış ki, bizim bir kaç pardon dememiz bile kendisini uyandırmaya yetmiyor. Ama neyseki çok daha fazla bekletmeden uyanıyor. Yine gezilecek yerler hakkında bilgi almak istiyoruz, bize harita veriyor, buralarda yazıyor diyor. Zaten kitabımız yanımızda, ön araştırmamızı yapmışız, ek bilgi almaya geliyoruz, ancak alamayacağımızı anlayınca  teşekkür edip ayrılıyoruz.

Şahin Tepesi
Şehrin güzel manzarasını görmek için Şahin Tepesi denilen tepeye doğru çıkıyoruz. Çay bahçelerinin arasından geçerek ilerliyoruz, mahallelerin her biri sanki aynı zamanda çay bahçesi, bayanlar bahçelerde çay topluyor. Bu an’ı resmetmek çok keyifli. Daha önce hiç çay toplanırken görmedik televizyonların haricinde. Durup çay toplayan bir kaç bayan ile sohpet ediyoruz. Yolu tırmandıkça Rize’yi kuşbakışı görmenin keyfi artıyor. Ön taraf deniz manzaralı, arka vadi yemyeşil çay bahçeleri manzaralı. Biraz daha tırmandıktan sonra inişe geçer gibi oluyor yol ve geçip geçmediğimizi merak edip kenarda oturan yaşlı teyzelere Şahin Tepesi’ni soruyoruz. Bize gülerek tarif yaptıktan sonra, «birbirinize sarılmayın» diye yine gülerek uyarı yapıyorlar. Bizi liseli aşıklar sandılar heralde. :)

rizesahintepesi_panorama2

dsc_0373

En sonunda lokantaların ve restoranların olduğu manzara tepesine gelmiş bulunuyoruz. Muhteşem bir bakış şehre. Herşey ayaklarınızın altında. Acıktık. Dışarıdan temiz ve nezih gözüken bir restorana giriyoruz. Adı «Şahin Tepesi». Biz tepenin ismini almış diye düşünürken işletme sahibi Mehmet bey tepenin adını biz verdik diye anlatıyor. Henüz hiç bir yapı yokken oluşturduğu yer zamanla tepenin ismi oluvermiş. «Ne yenir» diye sorup öneri üzerine sac kavurma siparişlerimizi veriyoruz. Bakır kaplarda gelen kavurmalar görüntü olarak oldukça yöresel, lezzeti de cabası. Garsonlar, işletme ve Mehmet bey çok ilgili gelen konuklarıyla. Çay fabrikası gezmek istediğimizi ilettik, hemen devreye girip yardımcı oldular. Hatta bizim Öğretmenevi’nde konaklayacağımızı duyduklarında hemen telefon edip yer ayırttırdılar. İki sac kavurma, bir salata, iki su için 23 TL hesap ödüyoruz. Mehmet bey özellikle kahvaltısının çok iyi olduğunu ve bir dahaki sefere mutlaka kahvaltıya beklediğini belirtiyor ve oradan Çaykur fabrikasına doğru ayrılıyoruz.

sahin-tepesi-sackavurma

Çaykur Cumhuriyet Çay Fabrikası
Ülkemizin en eski kurumlarından biri olan ÇAYKUR’un yine en eski fabrikalarından biri olan Cumhuriyet Çay fabrikasını gezmek istediğimizi ilettiğimizde bize olumlu olarak dönen Cumhuriyet Çay Fabrikası müdürü Sn. Köksal Kasapoğlu sıcak bir şekilde bizi makamında kabul ediyor. Çay üzerine koyu bir sohbet yapıyoruz. Kaçak çaylar içerisinde bulunan maddeleri anlattıktan sonra ise artık tanıştığımız herkese kesinlikle kaçak çay kullanmayın diye uyarıyoruz. :)

dsc_0399

dsc_0410

dsc_0421

Fabrika eski olmasına rağmen teknolojisi oldukça yeni. İçerisi tertemiz. Çay yaprağının serüveni fabrikaya geldikten 2.5 saat sonra paketlenmiş olarak son buluyor. Her bir noktada kontroller yapılıyor. Zaten çay toplama ve işleme sistemi inanılmaz bir hızla ve serilikte çalışıyor. Sistem herhangi bir noktada aksarsa, maalesef o yapraklar hiçbir işe yaramıyor. Çay toplama merkezlerinde tasniflenen yapraklar hemen kamyonlar ile alınıyor ve fabrikalara taşınıyor. Zamana karşı bir yarış resmen. Zaten o kadar çok çay toplama merkezi var ki neredeyse ulaştıramamanız imkansız gibi birşey.

dsc_0467

Biz gezerken çok etkilendik. Yaprağın geçtiği aşamaları birebir gözlemlemek bambaşka bir his. (Soldurma, Kıvırma, Oksidasyon, Kurutma, Tasnif) Bantlardan akan sıcacık kurumuş yaprakları izlemek, onların küçük küçük parçalar haline ayrışmasına bakmak çok heyecan verici. Fabrika üretim yaptığı için içeride resim çekemiyoruz. Ancak yolunuz Rize’ye düşerse bu serüvene canlı şahit olabilir ve ilginç bir deneyim yaşayabilirsiniz. Fabrika içerisinde bir de çay bahçesi var. Fabrika turumuzdan sonra bahçede oturup birer çay içip vedalaşıyoruz. Akşam üzeri olmakta ve kalacak yerimize yerleşmemiz lazım. Öğretmenevi’ne doğru devam ediyoruz.

Öğretmenevi’nin konumu biraz şehrin dışı gibi, birde fiyatları normal bir şehir oteli ile aynı. Bu sebeple şehirde bir otelde kalmaya karar veriyoruz. Otel Yalta’da kişi başı 35 TL, kahvaltı dahil. Hiçbir lüksü olmayan, vasat, ancak 1 gece konaklama için yeterli bir otel.

Rize Kalesi, Çayeli kuru fasülyesi
Gece yine yürüyüş yapıyor ve Rize Kalesine çıkıyoruz. Kale’den şehir manzarası çok hoş, ancak kale artık cafe olmuş. Dıştan bir kaç sur görebiliyorsunuz. Bir kaç duvar da içeriden. Bir tur atıp çıkıyoruz. Yine acıkıyoruz. Bu sefer ne yiyelim diye düşünürken aslında programımızda yarın olan Çayeli Kuru Fasülyesini erkene alıp bu akşam yapmaya karar veriyoruz. Rize merkezden 20 dk. sonra Çayeli’ndeyiz.

meshur_kuru_fasulyesi

Bir caddesi olan küçük bir yerleşim yeri. Bu gibi küçük yerlerde zaten saat 20’den sonra kimseleri göremezsiniz sokaklarda. Meşhur iki yer açık. Hüsrev ve Lale kuru fasülye. Hüsrevi arayıp yola çıkmıştık, «açığız buyrun» demişlerdi ancak vardığımızda kuru fasülyelerinin kalmadığını ancak köfte yiyebileceğimizi söylediler, biz de istemedik. Lale lokantasında 2 kuru, 1 pilav, 1 yoğurt, 1 turşu için 24.5 TL hesap ödüyoruz. Çok lezzetli, gayet güzel ancak kuru-pilav için biraz yüksek bir rakam bizce. Artık dinlenme zamanı. Rize’ye dönüp yarın sabah için hazırlıklarımızı yapıyoruz.

Botanik Bahçesi
Sabah erken kalkıp Evvel Zaman Yöresel Yemek Evi’ne gidiyoruz. Şehrin merkezinde, Turizm bürosunun hemen yanıbaşında. Yöresel bir kahvaltı yapalım istiyoruz, ancak olmadığını söylüyorlar. Üzülüyoruz, mekan çok keyifli duruyordu çünki. Ancak adı ile birlikte bir de tezat yaşatıyor müşterilerine. Bizde botanik bahçesine çıkıyoruz. Bu bahçe Çaykur’un araştırma enstitüsü var. Birçok çeşit bitki ve ağaç var. Çaybahçesinde birer çay içiyoruz şehre bakarak, birer de simit alıyoruz Rize simidi. Gevrek duruyor ancak sert ve tatsız bir simit. Sevemedik simidi. Çay da acımıştı. Kalkıyor hemen aşağıdaki Çay Müzesine gidiyoruz.

rize-simidi_kotu-bi-simitkara-kuru

Çay Müzesi
Müzeye girerken bizi yine Şahin Tepesi’ndeki Mehmet bey karşılıyor. :) Zamanında Çaykur’da çalışmış; «size müzedeki eşyaları anlatayım» talebini geri çevirmiyoruz. Hep beraber dolanıyor ve bilgi sahibi oluyoruz. Eski bir konaktan müze haline dönüştürülmüş olan mekanda, tarihi bütün aletleri görmek mümkün. Girişte bir de çay içebileceğiniz kafeteryası var.

dsc_0437

dsc_0443

Ağaran Şelalesi
Çayeli’ne doğru ilerlerken, ilçe merkezinin hemen girişinden ayrılan yol ile bir çok köyün arasından kıvrıla kıvrıla ilerleyerek ulaşmak mümkün. Yolda bir çay toplama merkezi ile karşılaşıyoruz. Yaşlı teyzeler çuval çuval çaylar ile kantarın başındalar. Hemen durup sohbet ediyoruz. Nasıl tartıldığına kadar bakıp fotoğraflıyoruz. Buradaki yayla evlerinin tümünde yük teleferiği var. Eve gidecek eşyaları bu halat üzerinde gidebilen tahta sandığa yükleyip el işareti ile yukarıya çekilmesini sağlıyorlar. İlgi ile izliyoruz.

dsc_0452

dsc_0463

Yolun bittiği nokta ise artık arazi araçlarıyla daha rahat gidebileceğiniz çamur, toprak ve bozuk bir yol size eşlik ediyor. Çevremizde bizden başka kimse kalmıyor bir süre sonra. Araba ile 15 dk. daha bu yolda devam edip yine yol bittiğinde artık anlıyoruz ki yürüme vakti. Bir kenara aracı koyup ilerliyoruz. Suyun gücünü 100 m uzaktan hissetmek mümkün. Serinlik veriyor resmen. Bir yayla evinde oturan amca el sallıyor bize. Buradaki gördüğümüz tek canlı varlık kendisi.

dsc_0500

dsc_0486

Şelaleye varıdığımızda enfes bir su şovu hazırlamıştı bize Ağaran şelalesi. Oturup dinliyoruz, izliyoruz. Suyun bu kadar bol olduğu başka bir bölge daha görmedik. Nefis! :) Fotoğraf çektikten sonra aracımıza ilerliyoruz. Amca bize yine el sallıyor ve yanımıza geliyor. Bir çay içmeden bırakmam diye ısrar ediyor ve bizde kıramıyoruz. Keyifli bir sohbet yapıyoruz. İstanbul’u bırakmış buraya yerleşmiş. Çokta memnun. Darısı bizlerin başına. :) Yarım saat boyunca hep mis gibi çay içiyoruz hem de dalından bizim için topladığı üzümleri yiyoruz. Sohbet ederken, «siz bizim misafirimiz siniz, sizin başınıza birşey gelse bizlere gelmiş kadar üzülürüz demesi, sizden biz sorumluyuz bu şehirde demesi, yedirip içirip yollaması, hele hele bizi hiç tanımadan yapması çok duyulandırdı.. Neredeyse iletişim kurduğumuz tüm Rizeliler sıcak ve cana yakın. Evet..nerede kalmıştık, şelaleyi mutlaka görün. Bu arada suyun döküldüğü yerde oluşan havuzda yazları insanlar girip yüzebiliyormuş, bilginize. İstikamet Ayder yaylası! :)

dsc_0573

Ayder Yaylası
Çamlıheşin yolunu takip ederek ulaşıyoruz Ayder’e. Yol burada ikiye ayrılıyor. Sağdan Zil Kaleye, soldan Ayder’e çıkılıyor. Yollar güzel. Hava serinledi, hatta soğudu. Yolun her iki yanındaki manzaralara bakmaktan insan her an kaza yapabilir tehlikesiyle ilerliyor. Hayatımızda bu kadar sık yeşillik ve bu kadar bol suyu bir arada görmemişiz, şaşkılığımız bundandır. :) Suyun önemini daha iyi kavrıyoruz artık. Ayder yaylası son dönemlerde oldukça popüler. Aslında pek büyük bir beklenti ile gitmedik. Ne kadar popüler o kadar kötümser bir tablo oluyor genelde. En son Uzungöl tam bir hayal kırıklığıydı bizim için. Ancak Ayder’de farklı bir hava var. Evlerin büyük bir kısmı ahşap olarak korunmuş. Küçük küçük serpiştirilmiş birçok ev var. Kimisi tarihi gözüküyor, kimisi yepyeni, ancak mimarileri yöresel, bozulmamış.

dsc_0531

Popüler olmanın getirdiği avantajları iyi kullanabilmeyi başarmış gözüküyor yayla. Sağlı sollu bir çok konaklama seçeneği var burada. Her bütçe için ayrı ayrı yer bulunabiliyor. Evlerin bacalarından dumanlar tütüyor. Dışarısının soğuk olduğunu anlıyoruz. Bir kaç yer baktıktan sonra Çetin bey’in işlettiği Kuşpuni Dağ Evi’nde konaklamaya karar veriyoruz.

dsc_0522

kuspuni

İçeri girer girmez ahşabın sıcaklığı ve dekorasyonun güzelliği sizi çekiyor, Çetin bey’in de dostane yaklaşımı da bu geceyi burada geçirmemizin doğru karar olduğunu düşündürtüyor. Iki kişi 90 TL (kahvaltı dahil) olan Kuşpuni’de akşam yemeği seçeneği de alıyoruz ve ücretimiz 120 TL oluyor. Dışarıda bir yerde de yeseniz bu akşam yemeği ücretini vereceksiniz zaten. Odalarda duş, wc ve sıcak su var. Akşamları sobanın etrafında sıcak sohbet, tv veya yemek keyfi yapabiliyorsunuz. Tüm misafirler ilk tanışmadan sonra nerelere gidildi, neler yapıldı bol bol anlatıyor ve paylaşıyor. Ancak yolların durumundan gitmek istediğimiz daha da yukarıdaki yaylalara gidemeyeceğimizi anlıyoruz. Kendi aracımızla gitmek mümkün değil, arıyorsunuz sizi gelip alıyorlar sonra da bırakıyorlar jiplerle; bu hizmetin bedeli de 50 TL kişi başı. Git gel, 2 kişi, yemek derken bir gün için çok maliyetli olur hesabı yapıyoruz. Vazgeçiyoruz. Kuşpuni’de çok sıcak ve keyifli bir akşam geçirip, kendimizi Çetin bey’in övündüğü kahvaltısına hazırlıyoruz.

ayder-kahvaltisi_mihlama

dsc_0524

Sabah yoğun bir yağmur sesi ile uyanıyoruz. Sular gürlemiş, şelaleler çoşmuş.. Kahvaltıya iniyoruz. Gerçekten hiçbir ikramdan kaçınılmamış, bol bol yöresel bir kahvaltı yapıyoruz. İnsanın bu oksijende iştahı mı açılıyor ne? :) Sobada kızaran ekmekler bir bir biterken, bir anda masanın ortasına mıhlama geliyor. Yemeği artık ne kadar iştahlı yediysek bir sonra ikinci tava da geldi. :) Teşekkürler Çetin bey, keyifli Dağ Evi’niz için…Yağmurda yolculuğu çok severiz, ancak bir sür esonra bu yağmur ürkütücü olmaya başlıyor. Yanıbaşınıdaki akan nehir çoşmaya başladıkça sizde enteresan duygular oluşmaya başlıyor. Tedirginlik gibi. Ayder’den Zil Kale’ye doğru giderken neredeyse onarca toprak kayması ile karşılaştık. Bu kaymalar sadece öyle kötü yollarda, ucube yerlerde olmuyor, yolun en güzel yerinde, en işlek noktasında da olabiliyor. Tedbirli ilerlemekte fayda var.

dsc_0627

dsc_0619

Zil Kale
Fırtına vadisi o kadar büyük ve ihtişamlı bir vadi ki, insanı her noktada etkileyebilecek güzelliklere sahip. Bunlardan biri de Zil Kale. Nasıl yaptın o kaleyi, taşların tepesine, en ücra köşeye. Konumu, duruşu herşeyi çok etkileyici. Buraya ulaşmamız kolay olmadı, yollar çok bozuk ve yağan yağmurdan iyice göller oluşmuş. Arabadan arabaya adres sorduğumuzda herkes öncelikle «Hoş geldiniz» diyor. Bu bizi çok sevindiriyor. Başka hiçbiryerde böyle bir karşılama olmadı. :) yol boyunca yola düşmüş kayalar, topraklar çok korkutucu. Çünki diğer yanınız da uçurum.

zilkale_panorama1

dsc_0586

dsc_0630

Yer yer içinizin boşalarak geçtiği virajlardan geçiyoruz. Bir an geri mi dönsek ne diye iç geçirdiğimizi de hatırlıyoruz. Ama ara ara giden minibüslerden kendimize güç buluyor ve yolu devam ediyoruz. Çamlıheşin ayrımından itibaren 40-45 dk. sürüyor yol. Tarihi ipek yolu üzerinde kurulu olan Zilkale, Osmanlı döneminde 30 asker ile güvenlik amacıyla kullanılıyormuş. Buralara kadar gelip bu kaleyi görmeden gitmek olmaz. Artık yolumuz, Hopa, Artvin. Ama Çetin bey’e de diyoruz, «yollar çok kötüyse geri döneriz». Henüz Artvin/Borçkadaki sel felaketinin üzerinden sadece 2 gün geçti. Yolcu yoluna gerek..İstikamet Hopa..

dsc_0629


Eki 26 2009

Doğu Karadeniz Gezisi 1. Bölüm: Trabzon, Atatürk Köşkü, Ayasofya Müzesi, Sümela Manastırı, Hamsiköy, Uzungöl, Cevdet Sunay Müzesi

dsc_0316

trabzon_panorama2

Saat sabah 05.45, İstanbul Atatürk Havalimanındayız. 1 saat 15 dk. sonra kalkacak olan Trabzon uçağımıza yetişmek üzere erkenden geldik. Ramazan bayramının hemen ertesinde yapmayı planladığımız Doğu Karadeniz turumuz bir saat sonra başlayacak, hala biz havaalanında «ay onuda yaparız, ay şunuda yaparız» diye planlarımızın rotamızın altını üstüne getiriyoruz. :) Muhteşem bir heyecan. Üstelik vaktimiz de var. Yaklaşık 12 gün boyunca dere tepe düz gidip her yeri tanıyacağız, bakacağız ve fotoğraflayacağız.

rota

Tur programızı bölgede yaşayan arkadaşlarımıza yollayıp son onayımızı aldıktan sonra netleştirdik. Planlamamızda Trabzon, Rize, Artvin, Kars ve Erzurum, yine dönüş Trabzon’a iken, yazı dizimizde anlatacağımız gelişmeler ile Trabzon, Rize, Artvin, Ordu, Giresun ve yine dönüş Trabzon olarak gerçekleşti. Gezi öncesi yaptığımız tüm araştırmalarda Eylül ayı Doğu Karadeniz için en güzel mevsim gösteriliyor. Açıkçası bir hafta boyunca gündüzleri maks.26 min. 8 dereceyi biz gördük. Neredeyse bir kaç mevsimi birden yaşadık. Yanınıza alacağınız, yağmurluk, panço, şemsiye gibi yardımcılar size hiç bir zorluk çıkartmadan güzel bir gezi yapmanızı sağlıyor. Ama bunlar yanınızda mutlaka bulunsun. Yoksa kendinizi tişört ile gezerken bir anda, yoğun, göz gözü görmeyen bir yağmurun içinde bulmanız an meselesi. :)

dsc_0132

Trabzon havaalanına saat 8.45’de iniş yapıyoruz. Tabiki yağmur yağmış her yer sırılsıklam. Macera başlıyor. Trabzon havaalanı yeni yapılmış gibi tertemiz karşılıyor bizi. Küçük ve güzel bir havaalanı. Bavullarımızı alıp hemen soluğu daha önce de aramış olduğumuz araç kiralama şirketinde alıyoruz. Konuşuyoruz, araç yok. Yaşasın. Diğer tüm firmalara soruyoruz, hiçbirinde araç kalmamış. Tek tük, değişik araçlar teklif ediyorlar istemiyoruz. Hem fiyatlar yüksek, hem araçlar eski. 5 TL karşılığında Havaş servisi ile 15 dk sonra şehir içindeyiz. Meydan denilen yerde indiriyor bizi Havaş şöförü, kendisine tanıdık bir araç kiralama şirketi varmı diye soruyoruz, hemen yardımcı oluyor :) bir kaç kişiyi telefonla arıyor, çok uygun fiyatlar verirler, ilgilenirler diyor ve bizi firmanın yanında indiriyor. «Şimdi sizi gelip alacak. Bekleyin burada..» Bekliyoruz. 3-5 dk. derken bir bayan geliyor. Gözler kırmızı, belli ki uyandırmışız. :) Oturup konuşuyoruz, Peugeot 206 var diyor, günlük 120 lira..Şaka gibi. Her yerde dizel arabalara 80 lira verirlerken benzinli eski bir araca bu fiyatı istiyor, bizde açık açık söylüyoruz, yahu böyle böyle fiyatlar bunlar, biz size tanıdık vasıtasıyla geldik v.s..yok..bir anda 50 lira inip peki size 70 olur diyor..kabul etmiyoruz, çünkü bir «turist bunlar» durumu oluşuyor.

Neyse lafı uzatmayalım, en sonunda Ensar oto kiralamayı buluyoruz, buraya da öneri üzerine geliyoruz. Çıkıp konuşuşoruz, 2009 Fiat Linea Dizel için günlük 65 liraya anlaşıyoruz, taa ki şirketin sahibi içeri girene kadar. Önce ehliyetimizi alıyor bakıyorr..bakıyor..bakıyor..Sanırsınız ki Emniyette kimlik sorgusunda sahte mi değil mi diye bakıyor. Sonra müşteri olduğumuzu unutup «senin ehliyet 2007 de alınmış!» diyor. «yani?» Acemi misin demeye getirecekken, «2007 değil 1997» yazıyor orada diyorum. «Hmm. Tamam!» Sonra acentadaki görevlinin verdiği rakam için, o fiyata olmaz araba diyor, yahu sen dedin o fiyatı, ben vermedim diye bir yığın gereksiz konuşma yapıyoruz, 10 dk. bunun üzerine konuşuyoruz, ortam geriliyor, en son önümüze çekmeceden senet çıkartıyor. Boş senet. İmza atarsan kiralarsın. Bizde vazgeçiyoruz, o an neyse kredi kartı bilgilerini verin tamam diyor. Ama araç akşam üzeri 17.00 de gelecek. Neyse olsun diyoruz. Biraz da zorunlu kalıyoruz. Çünki başka araba yok koca şehirde. Akşam üzeri arabayı almaya gittiğimizde kira sözleşmesi yapıyoruz, imzaları atıyoruz, sonrasında diyor ki, abi kaza yaparsan amcamın arabası dersin kiralık olduğunu söyleme.. «Haydaa..yahu sigortası var demiştin!.» «Var ama kiralık sigortası değil.» Arabaya bir bakıyoruz pencereden Peugeot 307, 2006 model. «Ee Fiat? 2009» «ee ona ulaşamadık, bunu getirdik». Arabanın tabiri caiz ise her yeri tıkırdıyor ve dökülüyor. Silecek suyu bile çalışmıyordu. Tabiki biz bunları yola çıktığımızda farkettik. Lastikler bile perişan durumdaydı, hatta hayati tehlike yaratacak kadar aşınmış durumdaydı, yağmurlu havalarda 70 km hızı geçemedik, araç kaymaya başlıyordu. Bizim şanssızlığımız bayramın hemen ertesinde olduğundan kiralayacak araç bulamamamızdı. Bu yüzden siz siz olun kurumsal yerler ile kiralama yapın, evet biraz daha pahalı ancak düzgün ve seviyeli bir iletişim kuruyorlar.

Aracı alacağımız saate kadar bari Trabzon Ayasofya müzesini ve Atatürk Köşkünü gezi sırasından çıkartalım diyoruz. Bir gece kalacağımızdan Özel Meydan Aile pansiyonu (25 TL kişi başı/ kahvaltı yok) adında bir yerde oda buluyoruz. Hem öğretmen evi hem hem polisevinde yer kalmadığını öğrendiğimizde iki yerdeki görevliler bize burayı önermişlerdi. Bavulları bırakıyoruz odaya. Odalarda hiçbirşey yok. Iki yatak, bir masa bir de dolap var. Burada akşam 23.00’de fatura istediğimiz için pansiyon sahibi «size parunuzu vereyum, cidun paşka yerde kalun da!» diyecek kadar tok bir esnaftı. :)

dsc_0025

Minibüse biniyoruz meydandan. Meydanın kalabalığı aynı Taksim gibi. Yoğun, keşmekeş, karman çorman. Minibüse biniyoruz ancak; oradan haraket etmesi 15 dk.yı buluyor kalabalıktan ve müşteri beklemekten. Bu arada birde trafik kitlendiği için tam bir başağrısı. Yola çıktığında anlıyoruz ki, minibüs ile 1 saatte geldiğimiz Ayasofya’ya yürüyerek 30-40 dk. da ulaşbilirmişiz :) Ne kadar Ayasofya diyoruz, 2.5 TL diyor. 5 lira veriyoruz. Para üstü beklemiyoruz, o da vermiyor; zaten 2.5 diye mantık kuruyoruz. Bu arada bizden başka yolcu da yok. Dönüş yolunda yine aynı güzergah dolmuşuna bindiğimizde şöförün bize para üstü vermesiyle anlıyoruz ki, ilk minibüs bizi tırtıklamış.. iki kişi 2.5 liraymış. Trabzon yordu bizi bir anda. Bir gün içerisinde esnafından yorulduk..Bunlar izlenimlerimizdi..neyse biraz da şehri anlatalım.. :)

dsc_0030

dsc_0045

Ayasofya Kilisesi
Yapı itibariyle oldukça estetik 1200’lü yıllarda yapılan bu kilise, Fatih Sultan Mehmed’in fethi (1461) ile camiye dönüştürülmüş. Denize yüksekten bakan konumuyla oldukça güzel manzara sunan bu tarihi yapıda, duvarlarda Adem ile Havva’nın yaratılışı ile ilgili bir çok figür resmedilmiş. Müzeye giriş paralı, ancak müze kartımız ile bir ücretsiz giriş yapıyoruz. Eğer ilginize çekerse Yazar/Rehber İsmail Köse’nin buradaki (ve Sümela ile ilgili) tüm kabartmalar ve  resimler ile ilgili dökümantasyon incelemesi de kitap halinde Türkçe İngilizce olarak basılmış olarak edinebilirsiniz. (4000 Yıllık Mirasın Kutsal İzleri/İsmail Köse 2009)

dsc_0063

dsc_0098

Bir sonraki durağımız olan Atatürk Köşkü’ne gidiş eğer arabanız yok ise ancak otobüs ile oluyor. Meydan’dan kalkan her yarım saatte bir otobüslerle 20-30 dk. yolculuk yaparak buraya ulaşmanız mümkün. Giriş 1 TL. Müze kart geçmiyor. Köşkün mimarisi muhteşem, hiç ummadığımız kadar bakımlı, temiz.. Bahçesi botanik bahçesi gibi. İçerisindeki eşyaların bir çoğu korunmuş. Kesinlikle görmeniz gereken güzellikte tarihi bir köşk burası. Biz köşke girerken cep telefonuyla konuşan görevli, 20 dk. sonra biz köşkten çıkarken hala telefon ile konuşuyordu, sonra telefonu kapadı ve resim çekmek yasak dedi. Bizde zaten çıkıyor olduğumuz için peki dedik :) . Ama o gelen misafirleri görmediği için sadece biz değil bizim gibi içeriyi gezen herkes alenen gizli saklı olmadan fotoğraf çekiyordu zaten. İçeride fotoğraf çekmek yasak, bilginize. :)

dsc_0017

kapali-kiymali

Şehre döndüğümüzde karnımız acıkıyor ve meşhur karadeniz pidesini nerede yiyelim diye birbirimize bakarken, belediye binasının hemen yanında zabıta görüyoruz, ona soruyoruz. Meydan’da Ertuğrul Pide salonu’nu söylüyor. Önünden bir iki kez geçtiğimiz bu pide salonunu biz fırın zannedip girmemiştik. Çünki önden baktığınızda fırın gibi duruyor, ancak içer geçip üst kata çıktığınızda lokantası ile karşılaşıyorsunuz. Denemek için sipariş ettiğimiz «Kapalı/Kıymalı» «Açık/Peynirli» pideleri bekliyoruz, hemen geliyor, sıcacık, peyniri erimiş, kıymalının üzeri enfes tereyağlı. Bunlar pide ise biz daha bugüne kadar başka birşey yemişiz İstanbulda. Böyle bir muhteşem lezzet yok, kenarlarındaki kalın kısımları kopartıp kaşık gibi pidenin ortasına banarak yediğiniz enfes bir lezzet buradaki pideler. Biz ilk defa yediğimiz için önce insanları izledik nasıl yiyorlar, sonra biz saldırdık :) . Afiyetle yediğimiz bu iki pide ve iki ayran için 15 TL ödüyoruz, pahalı demeyin hem ebat hem lezzet kocaman!

dsc_0147

Yola çıkmadan önce Trabzon Turizm Bürosuna uğruyoruz. Hem bölgesel bir harita almak, biraz Trabzon ile ilgili bilgilenmek, aynı zamanda rotamızı paylaşmak, varsa önerileri almak için. İçeri girer girmez enformasyon memuru Sn.Yahya Saka bey bizimle oldukça ilgili ve kibar bir biçimde bilgilerini paylaştı, harita üzerinde tek tek çizerek anlattı. Bu yüzden kendisine çok teşekkür ediyoruz. Eğer vaktiniz varsa, mutlaka uğrayıp bölge ile ilgili kafanızdaki soruların cevaplarını burada bulabilirsiniz.

İlk geceyi Trabzon’da geçirip, yarın sabah Maçka, Çoşandere üzerinden Sümela Manastırı’na doğru yola çıkıyoruz.

dsc_0140

Sümela Manastırı
Sabah Maçka üzerinden Çoşandere Dere’sine paralel yolu takip ederek Çoşandere Tesislerine geliyoruz. Burası hem yöresel lezzetleri bulabileceğiniz, hem de Sümela Manastırı’na giderken durup bir mola verebileceğiniz güzel bir tesis. Kahvaltımızı yapıyoruz. Bir kişilik kahvaltının bolluğunu görünce, sadece ek olarak Mıhlama sipariş ediyoruz. Burada Rize tarafından farklı olarak Mısır unundan yaptıkları mıhlama, ekmeği bandırarak neredeyse size 1 ekmek yedirtecek kadar lezzetli ve bu kahvaltı bizi akşama kadar tuttu, o derece.. :) Çayı, 1 kişilik kahvaltı (reçeller, bal, peynirler, yumurta, tereyağı, domates, salatalık..) ve mıhlama için 16 tl ödüyoruz. Kesinlikle lezzeti şahane, mutlaka uğrayın. Servis yapan elemanların hepsinin bayan ve Türkmen gibi çekik gözlü olması dikkatimizi çekti. Daha sonradan öğrendik ki, çalışanlar ucuza Türk Cumhuriyetlerinden geliyormuş..

cosandere-kahvaltisi

kuymak

dsc_0151

dsc_0191

Hava nefis güneşli, yollar enfes. Her yanınızdan fışkıran sular ve derelerin şarıltısı ile birlikte ilerliyorsunuz. Sümela Manastırına kadar giden yol asfalt ve bol virajlı. Virajlarda zaman zaman yol daralıyor ve genişliyor, hatta bir bakıyorsunuz şarış şarıl bir şelale akmış, yolu göle çevirmiş.. Trabzon’dan Sümela Manastırı toplam 47 km uzunluğunda. Karadenizin yeşil doğası o kadar etkileyici duruyor ki, dağ yollarında yeşilliklerden gökyüzünü göremiyorsunuz bile. Bir çok kayanın arasından fışkıran küçük küçük şelaleri çekmekten bir süre sonra vazgeçiyoruz, normal gelmeye başlıyor, onlarca, yüzlerce neredeyse binlerce var bu güzelliklerden..

Manastıra vardığımızda araçları parkedebilmek için bir alan yapılmış, ücretsiz olarak aracınızı bırakıp, kalan kısmı patikalardan ilerleyerek geçebiliyorsunuz. Yürüme yolu yaklaşık 15 dk. sürüyor. Yükseklik en etkileyici manzaralarından birini sunuyor bize, yer gök birbirini tamamlıyor, kartal bile tepemizden uçarak buraların aslında ne kadar yüksek olduğunu hatırlatıyor. Patika yol üzerindeki ağaçların kökleri de inanılmaz, artık topraktan çıkmış, korku filmlerindeki sahneler gibi ihtişamlı ve birer sanat eseri gibi karmaşık duruyorlar. Bizi küçük bir yıkıntı karşılıyor.

dsc_0187

dsc_0205

Kilise olduğunu tahmin ettiğimiz yapı küçük ve sanki koruma amaçlı yapılmış, gelenleri Manastıra haber etmek için.? Bu arada harabenin içine giriyoruz, duvarlarda tüm isimler itina ile kazınmış. «Ayşe, Ali, 80/4 tertip, Aşığım..» Hiç kaçarı yok, biliyorsunuz affetmeyiz.. Yapmasalardı kardeşim buraya tarihi eser.. Bu arada bir aile de geliyor küçük harabeyi görmeye, sonra babaları ağaçtaki değişik çiçekleri görüp koca dalı kırıp alıyor eline, biz «bu ne çiçeği» diyoruz, belli ki önemli bir çiçek? Adam «bilmiyorum?» diyor. Sonra dalı elinde tutmaktan sıkılıp fırlatıyor. Madem bilmiyordun niye kırdın?, kırdın madem niye attın? Küçük çocuğu da babasını izleyip gelecekte bu haraketleri tekrarlamak için zihnine kaydediyor..Neyse..

dsc_0183

dsc_0174

Yolun sonunda 8 tl olan bilet, bizim Müze Kartları ile yine bedava olarak gerçekleşiyor.  Birçok kısımdan oluşan manastır henüz restorasyon devam ettiğinden sadece belli bir kısmını gezmemize olanak verdi. Binlerce yıllık Manastır’ın sadece öğrencilerinin kaldığı ahşap evlerden oluşan kısmı, yaşadığı yangın felaketinden sonra günümüze gelememiş. Yeni yapılan restorasyon bölgeleri, bildiğiniz sıvadan oluşuyor, beyaz sıva!.. Kalan orjinal kısımların güzelliğini görmeniz lazım. Küçük odalar, her biri inanılmaz bir vadiye bakıyor, yükseklik korkutucu ve etkileyici. Pencereden kafanızı uzatıp bakmanız lazım. Daha da ötesi buralara binlerce yıl önce nasıl getirdin o taşları, inşaat malzemelerini de yaptın bu Manastırı.? İnsanın aklı almıyor.

dsc_0215

dsc_0197

Bir güvenlik görevlisi var. Onunla sohbet ediyoruz, çünki binlerce yıllık resimlerin üzerleri bu sefer sadece Türkçe isimlerden değil, ABD’li, Yunanlı, Rus, İngiliz..gibi birçok milletten isimler ile kazınmış. Kendisi 1990’lara kadar buraların korunmasız olduğunu anlatıyor. Gelenin duvarlardaki resimleri söküp götürdüğünü, tahrip ettiğini ve zarar verdiğini söylüyor. Özellikle Trabzon’da ABD’lilerin üssü varken ABD’li askerlerin ülkelerine dönmeden önce gelip buradaki duvar resimlerini söküp ülkelerine götürdüklerinden bahsediyor. Peki gerekli bakanlığımız neden önlem almak için bu kadar önemli bir yapıyı 1990 ‘lara kadar kimsesiz, sahipsiz bırakmış o da ayrı bir üzüntü konusu..Duvardaki neredeyse hiçbir insan motifinin yüzü yok, sökülmüş. Sadece elleriyle ulaşamadıkları yüksek yerler kalmış. Enteresan olarak fresklerin katman katman oluşumunu görebiliyorsunuz. Binlerce yıl önce burada yaşayanlar dönem dönem eskilerinin üstüne yeni resimler yaparak ortamı değiştirmişler. Gezimizi bitirip, aracımızın yanına giderken, girişte hemen sağda mısır, fındık satan tezgahtan taze mısır alıyoruz. İnsan temiz oksijeni alınca sürekli acıkıyor burada :)

hamsikoy_panorama2

hamsikoy2_panorama2

Hamsiköy, Zigana geçidi
Maçkaya tekrar geri dönüyor ve oradan Hamsiköy’e doğru ilerliyoruz. (Bu arada hatırlatalım, Karadeniz gezimiz boyunca yollar virajlı demeyeceğiz, çünki virajsız yol yok denecek kadar az. :) Sonra demedi demeyin..) Hamsiköy Sütlaç’ı ile meşhur. Hep ismini duyuyoruz, merak işte, geldik yiyelim.

dsc_0241

dsc_0240

Köyde güzel manzara haricinde pek görülecek birşey yok. Açık olan tek bir lokantada sütlaç siparişi veriyoruz. Köyün yerlisi amcamız metal kapta (buranın sütlaçının özelliği kiremitte değil metal kapta olması, üstü de yanık olmayacak..) sütlaçı getiriyor. Belki de yediğimiz en kötü sütlaç. Üstü bile kurumuş. Tatsız, tuzsuz birşey. Birde tanesi 4 TL. Sütlacımızı yedikten sonra, buraya kadar gelmişiz yıllar önce ortaokulda öğrendiğimiz meşhur Zigana geçidini görmeden dönmeyelim diyoruz.

dsc_0269

dsc_0272

Geldiğimiz yoldan değil, dağ yollarından yeni yapılan Zigana yolunu görerek (aşağıda kalıyor yer yer) köylerin arasından geçerek devam ettiğinizde, yol sizi tekrar o aşağıdaki Gümüşhane yoluna bağlıyor. Bu yoldan da bir 15 dk. devam ettiğinizde işte karşınızda Zigana geçidi! Sen neymişsin diyoruz hemen tabelasına bakıyoruz, 1820m yüksekliteyiz ve tünelin toplam uzunluğu 1702m. Yeni yapılan tünellerden sonra (örn. Bolu Tüneli) fındık tünel olarakta adlandırabileceğimiz tünelden bir giriyor, birde çıkıyoruz. Hem Gümüşhane tarafında soluk alıyoruz, hem Trabzon tarafında. :) Şimdi rotamızı Uzungöl’e doğru çeviriyoruz.

dsc_0279

dsc_0283

Uzungöl
Zigana geçidinden Trabzon’a oradan da Sürmene, Of ve Çaykara üzerinden gidilerek ulaştığımız Uzungöl’e 1.5 saat sonra varıyoruz. Of ilçesinden Uzungöl yoluna saptığımız andan itibaren yolun bir kısmında yanyana Çay fabrikaları görmeye başlıyoruz. Yolun ilk bir kaç km’sinde asfaltlama çalışmaları olduğundan bozuktu, ancak geri kalan kısmı neredeyse kaymak gibi. Yolda devam ederken hemen yanımızda bir köprü gördük. Çelik halat ile gerilmiş, siz yürüdükçe sallanan keyifli bir köprü. :) Biraz tedirginlik veriyor insana ancak insanların sallanması için koşarak bu köprüden geçmeleri bize keyifli dakikalar yaşatıyor. Hemen gidip bizde sallıyoruz köprüyü :)

dsc_0294

dsc_0305

dsc_0308

Yol boyunca bize eşlik eden derenin üzerinde oldukça sık Osmanlı dönemine ait köprüler ile karşılaşıyoruz. Köprülerin herbiri hem birbirinden farklı hem de oldukça zarif duruyor o gürül gürül akan suların üstünde. Tabiki hepsinde durmanız gerekmiyor ancak anıtsal eser statüsünde bulunan «Hapsiyaş Köprüsü»nü görmenizi ve bir hatıra fotoğrafı çektirmenizi öneririz. Uzungöl’e girerken artık hava kararmaz üzereydi. Araba ile bir tur atıp hemen nerede kalabileceğimizi  araştırıyoruz. Bir iki otel gezdikten sonra, fiyat kalite endeksimize en uygun yer olarak Sezginler Otel’e yerleşiyoruz. İki kişi kahvaltı dahil 70 TL ödediğimiz otelde odalar güzeldi ancak akşam yemeği (24 TL, iki kişi, köfte, balık, kola, salata), kahvaltı ve hizmet için aynı şeyi söyleyemeyeceğiz. Birde şansımıza gayet ağırbaşlı bir garson bizimle ilgilenince, kahvaltıya başlarken «bal, ne balı?» sorumuza bile kahvaltı sonunda tekrar ederek ulaşabildik. :) Hava kararmadan konaklama ile ilgilendiğimizden Uzungöl gezimizi sabah gündüz gözüyle yapmaya karar verdik. Küçük bir akşam yürüyüşü ve ciğerlere çekilen temiz hava o akşamımızı bitirdik. Bu arada yürüyüş sırasında dikkatimizi çeken başka bir nokta ise Uzungöl’de çok fazla arap turistin olmasıydı.

dsc_0320

uzungol_panorama2

Sabah ola hayrola! Gürül gürül akan suların sesiyle uyanmak ne kadar güzel bir duygu. Pencereyi açıyor ve odaya taze,  soğuk havayı dolduruyoruz. Hava güneşli. Otelden çıkışımızı yapıyor ve çevreyi tanımaya başlıyoruz. İlk karşılaşma greyderler ve iş makinaları ile oluyor. Allah Allah bunlar ne derken, gölün çevresine, işçileri duvar örerken görüyoruz. Resme genel baktığımızda, gölün kenarının yarısına duvar örüldüğünü şaşkınlık ve hayret içerisinde izliyoruz. Burası Uzungöl değil, Uzunhavuz olmuş? Bu kadar çiğ bir görüntü olamaz. Al bir cahil adamı koltuğa oturt, burayı duvarla örelim demez. Hangi mantığa sığıyor bu anlamak mümkün değil. Tüylerimiz diken diken oluyor. İşin garibi, o kadar şantiyeye dönmüş ki burası kamyonlar ve toz dumandan bir an önce kaçmaya çalışıyorsunuz. Yazık gerçekten çok yazık. Gölün bitişini göz göre göre ellerimizle yapıyoruz ve buna kimse mani olamıyor. Hiçbir havası, doğallığı kalmamış. Yani Uzungöl’ü artık görmeseniz çok birşey kaybetmiş sayılmazsınız! Bak yine tüylerimiz diken diken oldu. Sinirimiz kalktı! :)

dsc_0337

Nereden en iyi fotoğraf çekeriz diye yaşlı bir amcaya soruyoruz, o  da bize manzara tepesinden çekebilirsiniz diye dağları gösteriyor. O dağlara doğru tırmanmaya başlıyoruz araba ile, yol oldukça bozuk. Zaten bir kaç km ilerleyip çok gitmeden tekrar dönüyoruz. Bu dağ yolu dediklerine göre Bayburt’a kadar gidiyormuş. Artık dönüş vakti, aşağıya inip, Rize yollarına doğru gitmemiz gerekiyor, Uzungöl’den henüz çıkmıştık ki, bir eski köy evinde yaşlı bir teyzeyi görüyoruz araba ile geçerken, hemen duruyoruz, selam verelim, sohpet edelim istiyoruz. Önce biraz şaşırıyor ama sonraları tüm sıkıntılarını anlattığı, dert arkadaşı oluyoruz. O da gidişattan hiç memnun değil «mahvoldu buralar» diyor ancak «benim yaşımda ilerledi zaten beyim de yanımda yatıyor» diyor (mezarını gösteriyor hemen arkasında) «bende sıkıldım artık kurtulayım» diyor.  Kimsesi kalmamış. Kendince uğraşıları olan bir teyze, bize temizlediği mısır koçanlarından vermeye çalışıyor ama bizim dönüşümüze kadar bunlar bozulur diyip geri çeviriyoruz.

dsc_0347

Cevdet Sunay Müze Evi / Ataköy

Tatlı teyzeyle vedalaşıp yola koyuluyoruz. Biraz ileride Ataköy yol ayrımından Ataköy’e sapıyoruz, yine tırmanmaya başlıyor ve 5. Cumhurbaşkanımız Cevdet Sunay’ın Müze Evi’ni görmek için heyecanlanıyoruz. Doğduğu büyüdüğü bu evin şu anda müze olması oldukça güzel. Oldukça tepede olan evin önünde park edecek alan yok, hatta yollar ancak bir arabanın geçebileceği kadar geniş ama ileride boş alanlara park edebilirsiniz. Kapıyı tıklatıyoruz, kapalı. Öğlen tatilinde. Kapıda yazan cep telefonundan hemen müze görevlisini arıyoruz. Kendisi yan evde anahtar olduğunu, alıp girebileceğimizi söylüyor. Ama yanda da kimse yok. Bekleriz problem değil diyoruz. Ama kendisi oraya kadar geldiğimizi gördüğünden kıyamıyor ve gelip kapıyı açıyor.

dsc_0356

dsc_0365

Ev tamamen harabe durumdan aslına uygun olarak tekrar yapılmış. İçeride oldukça eski ve nostaljik objeler mobilyalar var. En güzeli Astronot başlığına benzeyen, küçüklüğümüzden hatırladımız televizyon var. Cevdet Sunay’ın kullandığı eşyalar, kitapları, ve fotoğrafları bu müzede bulabilirsiniz. Günde 3-5 kişinin gezdiği bu müze ücretsiz. Şimdi Rize yollarındayız.

dsc_0367


Ağu 30 2009

Yaz Tatili 3. Bölüm: ‘Çiftlik Koyu, Turunç, Ekincik Koyu’

Okuyamayanlar için; Yaz Tatili 2. Bölüm için Tıklayınız.

Çiftlik Koyu
Bayır köyü’nden yukarıya ayrılan yolu takip ettiğinizde yine ağaçlar ve manzara ile birlikte 15 dk. sonra Çiftlik Koyu’na varıyorsunuz. Burada 1 otel ve 3-5 restorant’dan başka bir şey yok. Denizi tertemiz. Zaten haklı olarak mavi bayraklı bir plaj. Plajı kumsal. Manzarası muhteşem.

ciftlikkoyu

dsc_0555

Ancak dikkatimiz çeken tek şey çok fazla deniz taşıtının olmasıydı. Sürekli denizde jetski, yat ya da tur tekneleri gelip gidiyor bu koyun yoğun gözükmesine kalabalık durmasına neden oluyorlar. Biraz vakit geçirip, ayağımızı denize sokup tekar yola koyuluyoruz.

Turunç Koyu

Tatile başladığımız yollardan geri gidiyoruz. O bahsettiğimiz güzel yollar, hani hafızamıza kaydettiğimiz. Meğerse en güzel yollardan geçmişiz. Klimayı kapatıp oksijen alıyoruz bol bol. Turunç’a doğru yol alıyoruz. Çiftlik koyu’ndan geri dönüp yine Bayır Köyü’nden geçip turunç istikameti. Yaklaşık yarım saat sürüyor. Km olarak fazla değil ancak yol artık çok virajlı ve arada karşınıza çıkan bir minibus ya da otobüsü geçmek zor olduğundan peşpeşe yola yavaş yavaş devam ediyorsunuz.

dsc_0566

dsc_0570

Turunç koyunun güzelliklerini kitaplardan okuduk. Belli ki burası artık gelişmiş bir yer. Büyükşehir olmuş. :) Otoparkları, taksileri, dükkanları ile küçük Marmaris. Nerede kalacağımızı düşünüyoruz. Ta ki plajını görene kadar. Binlerce insane dip dibe. Sanki turunç değil Çin plajı. Gelenler gidenler..yoğunluk..aman allahım. Adım atmak mümkün değil. Bozburun’da o kadar alışmışız ki sakinliğe.. :) Evet denizi temiz gözüküyordu. Tamam manzara da etkileyici idi. Ancak plajda adım atamayacak kadar yan yana oturmak, sürekli bir ses uğultu eşliğinde oturmak, siz tam güneşlenirken arkanızdaki yoldan motositletin “iiiiiiiiiiiuuvv” diye geçmesi sinir bozucu. Zaten oldum olası bu mobiletlerin egzostlarını neden açarlar anlamam. Birde şu minibüs ve taksicilerin “da da da da dat” kornası yasaklansın. Kaldırılsın. Çöpe atılsın! Minibüsler kornasız üretilsin, taksilerin kornasına basınca sürücüye minik elektrik verilsin. Neyse konumuza dönersek yok kalabalık bize göre değil. Yemeğimizi bir lokantada yedik. Yola devam.

dsc_0573

Yola devam ama nerede kalacağımızı bilmiyoruz. Çatalbaş ailesini İstanbula dönmek üzere Marmaris otogarına bırakıyoruz. Kenara çekip haritamızı açıyoruz. Elimizi koyalım ve oraya gidelim. Kalabalık olmayan, ama daha önce gitmediğimiz bir yer olsun. Saat 17.00 olmuş bu arada. Biraz hızlı hareket etmek lazım yoksa sokakta kalmak içten bile değil. Bir kaç yere telefon açıyoruz. Yerler hep dolu. Acaba bizde mi İstanbula dönsek diye iç geçirirken “Dalyan”?! diyip, hemen yola koyuluyoruz. 45 km kadar gidip sağa arabayı çekip bir iki yere telefon açıyoruz. Yine yerler dolu. Tabiki haftasonu olduğu aklımıza sonradan geliyor. Her yer doludur? Ne yapsak diye birbirimize bakarken önünde durduğumuz “Ekincik” tabelasına bakıp birbirimize gülümsüyoruz. Burayı hep isteyip gidememiştik. En kötü arabada uyuruz diyip, yola koyuluyoruz çünkü bir yarım saat içerisinde hava kararacak. Köylerin arasından geçiyoruz. Muğla yolundaki sapaktan Ekincik koyu 30 km. Yollar virajlı. Neredeyse 40 dk sürüyor.

Ekincik Koyu
Yol boyunca size tertemiz, mis gibi dağ manzaraları eşlik ediyor. Sırf bu manzaralar eşliğinde ilerleyebilmek için bile buraya gelinir. Yollar hiç beklemediğimiz kadar düzgün ve genişletilmişti. Tabi bizi hep böyle güzel yollarda bir de korku alır. Ulaşım ne kadar rahatsa insanoğlu o kadar hızlı kirletiyor.

dsc_0586

Bir yol ayrımında kocaman tabela yapmışlar buradaki otel ve pansiyonlar için. Tam önünde durup telefon açmaya başladık. Neyseki açtığımız her otel ya da pansiyonda bir iki oda mutlaka boş bulduk. Bu sefer de en ekonomik kalabileceğimiz yeri aramaya başladık. Bizim tercihimiz “Akdeniz Hotel” oldu. Kişi başı 45 tl. Sabah açık büfe kahvaltı, akşam açık büfe yemek dahil bu fiyata. Telefonda bizimle oldukça kibar konuşan ve konuşmaya kendini tanıtarak başlayan, yıllar önce İsviçreden kesin dönüş yapmış Fatoş bey, sürekli bu işi hobi olarak para kaygısı olmadan yaptığını memnun kalacağımızı söylüyordu. Oteli bulduk. Hava karardığı için artık biraz da kaderimize razı olduk. Ancak odalar çok geniş ve temizdi. Fatoş bey suyun da parasız olduğunu söyleyince tabiki daha da şaşırdık. Çünki çoğu otel yazın sıcak günlerinde sudan da rahatça para kazanıyordu.

dsc_0594

Hatta daha da enteresanı otelde içecek satmıyor. Hemen ileride sokağın köşesinde bakkal var. Ben zaten burada para kazanıyorum. “-Herşeyi ben satarsam buranın yerlisi, köylüsü, diğer esnafı ne kazanacak” diye anlatınca da bizden büyük bir alkış aldı. Tam yemekte canınız kola, meyve suyu çekiyor olmadığını hatırlıyorsunuz. Ancak hemen 50 m ilerideki bakkal almak keyifli. Yani en azından düşünce oldukça ince. Umarız buranın esnafı da Fatoş beyin inceliğinin farkındadır.

İki gece kalıyoruz. Denize yürümeniz gerekiyor. Sabah uyandığımızda görmediğimiz birçok detay ile karşılaşıyoruz. Otelin terasından işte Ekincik koyu! Bitmemiş kaba yapılı tuğlalı inşaatlar (15 yıldır o şekilde duruyormuş denize sıfır..!*!) Belediyenin kazı çalışmaları, toz toprak (ulaşabildiğiniz bir yol var, onu da kazmışlar, toz bulutunun içerisinden ilerliyorsunuz!) Madem kazı yapacaksın yaz dönemini bitir sonra yap..yada hızlı hızlı hemen yap.. insanlar turistler tatile geliyor. Neyse..söylenmek yok. Sahile iniyoruz.

dsc_0600

Bu güzel Ekincik koyu’nda kumsalında bir kaç tane otel ve pansiyon var denize sıfır. Hafta sonu olduğu için Köyceğiz tarafındaki herkes buraya denize gelmiş sanki. Bir kalabalık. Sahil uzun ve büyük herkese yetecek kadar alan var. Ama tabiki herkes restoran, duş ve otellere yakın olan kısımda girdiğinden belli bir bölge çok kalabalık. Yemek istediğinizde buradaki restoranlar hiç pahalı değil. Aksine insanlara veresiye bile açmışlardı. Hemen yan tarafta birde çadır kampı bulunuyordu. Herkes birbirini tanıyor, samimi bir hava vardı. Sanki bir biz yabancıyız :)

dsc_0599

Ekincik Koyu’ndan Dalyan’a küçük tekneler gidiyor. Gün içerisinde Dalyana ulaşmak bu kadar basit ve keyifli. Aynı şekilde oradan da Ekincik koyu gelişler var.
Şezlong arıyoruz, toplamda 50 şezlong var zaten. Bunların 40’ı kırık ve parçalanmış. Bulduğunuz sağlam parçaları birleştirerek kendinize bir şezlong oluşturmaya çalışıyorsunuz. Yok yok..hayalimizdeki Ekincik koyu böyle bir yer olmamalıydı. Yani belediye, muhtar kim bakıyorsa; arkadaşım yap paralı şezlongu ama sağlam olsun. Girişe bilet kes ama hizmet olsun! Arabanın bagajında hazır duran bizim kamp sandalyelerimizi alıyoruz başka türlü bir gün geçmez. Tüm gün denize girmeden kitabımızı okuyup sahilde oturuyoruz. Ama Ekincik Koyu’na çok yazık etmişler. Yollarda gelirken köylerin içerisinden geçerken hayal ettiğiniz koy’dan eser yok. Kültür Bakanlığı buralardaki yapılara el atsa çok iyi olacak. Herkes kafasına gore ev, bina, otel çıkmış. Bazen düşünmüyor da değiliz? Burası Almanya’da bir plaj olsaydı böyle mi olurdu? Ya da bir Fransa’da koy olsaydı? Bu boşvermişliği anlamıyoruz.

Gece iki gibi otelimizden ayrılıyoruz. Fatoş bey de mutlaka bu kötülükleri sitenizde anlatın, Kültür Bakanlığı harekete geçsin diyor. Defalarca şikayet etmiş, aramış taramış hiçbirşey çözülmüyor, belki sizin yardımınız dokunur dedi.

Aslında herkes üstüne düşeni yapsa kimseye gerek kalmayacak ama…Sonuçta Ekincik Koyu’nu görmediğinizde inanın pek birşey kaybetmiyorsunuz.. :(  Bekle bizi İstanbul, tatili bitirdik. Geliyoruz.


Ağu 29 2009

Yaz Tatili 2. Bölüm: ‘Bozburun, Kızkumu, Selimiye, Dirsek Bükü, Bayır Köyü

Okuyamayanlar için; Yaz Tatili 1. Bölüm için Tıklayınız.

Bozburun
Üşür vaziyette Karaburun’dan yola çıkıyoruz. Alaçatı ya da Çeşme’de konaklama yapalım diye düşündük ama İzmir’de oturan arkadaşımız bize oralarda da şu anda oldukça fazla rüzgarın bulunduğunu hatırlatıyor.
bozburun
bozburun_liman

Hemen yönümüzü Akdeniz’e daha yakın yerlere çeviriyoruz. Neresi neresi diye düşünürken daha önce bulduğumuz ancak vazgeçtiğimiz Bozburun’a yöneliyoruz. 5 saat sürecek yol ama çokta önemli değil. Yolculuk bile keyifli bizim için. Bir hız kendimizi Muğla otoyolunda buluyoruz. Yollar çok güzel her yer çift yön olmuş, sık sık radar var.
bozburun_ustten

Marmarise yaklaştıkça hoşumuza giden bir değişim başlıyor. Her yer alabildiğine yeşil. Yemyeşil derler ya aynen öyle. Marmaris-Bozburun arası 50 km. Marmaris içerisinde biraz vakit geçiriyoruz. Yemek, benzin, dergi kitap derken akşam üzeri yapıyoruz saati. Her yer turist kaynıyor. Bol bol İngiliz gelmiş. Yüksek sesle bağırış, konuşmalar..haykırmalar..Bu İngilizler de kendilerinden başka kimse saygı duymuyor. Off devam..vakit kaybetmeyelim. Sessizliğe doğru yola devam.

Bilmeden yolu uzatarak İçmeler üzerinden orman içerisinden Jip safarilerinde kullandığı yol ile Bayır köyüne varıyoruz. Buradan tekrar anayola bağlanıp asıl gitmemiz gereken yola bağlanıyoruz. Bu ara bağlantı yolu çok virajlı ancak muhteşem manzaralar eşliğinde ilerliyorsunuz. Bu yolu hafızamıza yazarak devam ediyoruz. Bir süre sonra deniz eşliğinde yol alıyoruz. Bir manzara bu kadar mı güzel olur. Tablo gibi. Yatlar gelip geçiyor. Her yer yemyeşil..
dsc_0207
dsc_0210

Bozburuna vardığımızda aracımızı bir okulun bahçesine park ediyoruz. Okullar kapalı olduğundan zaten burası otopark olarak hizmet veriyor. Zaten toplasanız 10 araba yok bile. Ahprodite otele gitmeden önce kısa bir yürüyüş yapıp şehri tanımak istiyoruz. Bir liman ve bir kaç sokaktan oluşan merkezi dolaşmamız 15-20 dakika sürüyor. Bir yerli teyze ile konuyoruz. Onlarda bize Aphrodite otelin iyi olduğunu söylüyor. Bu gibi küçük yerlerde yerel insanın önerdiği yerleri dikkate almakta fayda var.
dsc_0167

Telefon ile yola çıkmadan yer ayırtmıştık, hemen artık daha fazla vakit kaybetmeden geldiğimizi haber veriyoruz. Bozburunun pansiyonlarının arasından sahilden geçip araba ile gidilecek son noktasına kadar gidip aracımızı park ediyoruz. Bir bakıyoruz ki otelimizin transfer aracı gelmiş. Tekne ile bizi otele götürüyorlar. O kadar keyifli ki, araba yok, motosiklet gürültüsü yok. Çıt yok! Suların sesi, kuşların cıvıltısı, teknelerin süzülüşünü izleyerek 5 dk. Ilerideki otelimize varıyoruz. Sıcak bir karşılama. Belliki burada keyifli geçecek. Bu arada terliyoruz! Evet bu çok hoşumuza gidiyor. Hava sıcacık. İşte yaz yahu! Karaburundan sonra işte şimdi tatile çıktığımızın farkına varıyoruz. ☺
dsc_0452

Aphrodite Otel toplamda 18 odası olan bir aile işletmesi. Biz burayı internetten bulup geldik. Geceliği kişi başı 75 TL. Bu fiyata sabah kahvaltı ve akşam yemekleri dahil. Denize sıfır. En hoşumuza giden özelliklerinden birisi akşam yemeklerinde siz neyi isterseniz onu yapıyorlar. Hiçbir kısıtlama yok. Zaten sürekli , kırmızı et, tavuk ve balık var. Bunlardan hiçbirini canınız istemedi dolma yemek istediniz. Hemen akşama hazır. Öğlen yemekleri ve içecekler bu fiyata dahil değil. Akşamları ana yemeklerden önce büyük bir masa sırf zeytinyağlılardan (en az 15-20 çeşit) oluşuyor. Açık büfe. ☺
dsc_0222

Çalışanlar özellikle Yavuz bey efendiliğiyle, saygısıyla, Çetin bey espirileriyle ve herkese takılmasıyla eğlenceli bir ortam oluşuyor. Zaten çok kalabalık olmadığı için bir iki akşam içerisinde bir çok tanıdığınız ve dostunuz oluyor. Kimse sizi birşeyler için sıkmıyor, zorlamıyor. Odalar standart, yeterli. Tabi yılların verdiği bir yorgunluk var otelde artık. Biraz yenilenmek istiyor. Ancak bu güzel bir tatil geçirmeye mani değil. Hergün temizliği yapılıyor. Küçük bir otel, denize sıfır oturuyor, nefis sakinlik ve huzur içerisinde yemeğinizi yiyorsunuz, denize yine sakin sakin kalabalıktan uzak giriyorsunuz. İşte büyük otellerde olmayan sakinlik, dinginlik. Oh yahu. ☺ 5 gün kıpırdamadık bir yere. İnanılmaz dinlendik. Bu arada burayı tercih edeceklere küçük bir dip not, otel seneye güzel bir tadilattan geçebilirmiş bilginize ☺

Bir akşam Bozburuna inip yine biraz dolanalım dedik. Topu topu yarım saat sürüyor. Bir çok café, restorant limanda var. Buralarda keyifli vakit geçirebilirsiniz. Bozburun aslında yatçıların uğrak bir noktası olduğundan hergün önünüzden onlarca yat geçiyor, geliyor, demirliyor. Bu sebeple zaten 2000 olan yerel nüfustan ziyade yabancıları görmek mümkün olabiliyor.
dsc_0372

Son günümüzde otelin teknesi ile bir tekne turuna katılıyoruz. Tekne çok büyük olmadığından 10 kişi ile yola koyuluyoruz. Çevre koylara yapacağımız günübirlik bir tur. Yavuz kaptanlığında yola koyuluyoruz ancak koydan çıkar çıkmaz daha da bir güzellik bizleri şaşırtıyor; karşıdaki adalarda tarihi kalıntılar var, kızkumu gibi toprak yer yer suyun içerisinde yerler oluşturmuş, denizin berraklığı pukhet adası resimlerine benziyor..v.s..yani her yanıyla bizi şaşırtmaya ve etkilemeye devam ediyor Bozburun. Hatta “Dirsek bükü” adlı koyda denizin dibindeki canlıları bile çıplak göz ile seçebilmek çok etkileyici. Bu koyu mutlaka görün. Koyda enterasen olan birde Restorant var. Elektriği, yolu ve suyu olmayan dağın bir kenarına yapılmış. Nasıl yapılmış, kimler izin vermiş hatta ruhsatı varmı onu bilmiyoruz ama yatçıların en uğrak yeri olduğu kesin. Fiyatları da ucuz değil. Bu tekne turu için kişi başı 30 TL ödedik. Bu fiyata içecek ve yemek dahil değil.
koylar

Dağları boz. Adından da belli olduğu gibi. Ancak otelimiz yemyeşil olduğundan bunu hissetmiyorsunuz. Denizi tertemiz. Sabah saatlerinde neden bilmiyoruz küçük küçük deniz anaları geliyor. Ancak yüzerken bir rahatsızlık vermiyorlar. Sürekli her yanınızdan balıklar geçiyor. Sabah ve akşam üzeri deniz çoğu zaman çarşaf gibi oluyor. Reddedemiyorsunuz denizi ☺. 5 gün sonra herkesle vedalaşıp artık Bozburun’u geride bırakma zamanı. Kalan son 2-3 günümüzde çevre koyları gezip Turunç’ta kalmayı planlıyoruz. Bir çok yerde övgüsünü okuduk. Gezimize otelimizde tanışıp çok sevdiğimiz Çatalbaş ailesi ve minik fenerli Hüseyin ile devam ediyoruz.

Kız Kumu
Bir doğa harikası. Kumlar, taşlar ve çakıllar denizin belli bir bölümünü doldurmuş ve insanların yürüyerek geçebildiği bir alan oluşturmuş. Eğer Selimiye tarafına giderken yolda denizde yürüyen insanlar görürseniz işte burası.
dsc_0296
dsc_0282

Birde hikayesi var: Sevgilisine ulaşmak isteyen kız, eteğine kumları doldurarak denizden ilerliyor, kumları bitince de ulaşamadan boğulup ölüyor.

Bu doğa harikasına biz de Bozburun’dan bir öğlen geldik. Bakalım, görelim, fotoğraf çekip hatta belki de günümüzü burada geçiririz diye. Otelin minibüsü Marmaris’e giderken bizi burada indirdi. İner inmez bir gürültü, bir müzik. Burada bir-iki restoran buluyor, denize sıfır, kız kumunun içerisinde, dip dipe. Bağırış çağırış, herkes müşteri kapma telaşında. İşletme sahipleri iki üç dev hoparlör ile, müziğin sesini bam bam açınca sanıyorlar ki bizler oturup birşeyler yiyip içeceğiz. Bir nevi Eminönü kalabalığı gibi bir yer burası. Bir doğa harikası bizlerin eline bırakıldığında yapabileceğimiz tek şeyi yapıyoruz: Görsel ve işitsel kirletmek!. Böylece hiçbir cazibesinin kalmamasını sağlayıp bu işten birde ekmek yiyememekten şikayet etmek! Bir 15 dk. Zor dayanıp anı fotoğrafı çekip hemen sessizliğin hükum sürdüğü Bozburun’a tekrar dönüyoruz. Ancak bu o kadar kolay olmuyor. Minibüslerin her 2 saatte bir geçtiğini öğreniyoruz. Beklemekten başka çaremiz yok. Sabır..sabır..Siz mutlaka ama mutlaka kendi arabanız ile gitmeye çalışın.

Selimiye
Bozburun – Selimiye arası 7 km. 10 dk. bile sürmüyor. İçme suyu gibi berraklıkta, çarşaf gibi bir deniz karşılıyor bizi Selimiye’de. Burası Bozburundan daha gelişmiş duruyor. Küçük Bodrum gibi. Ama aynı zamanda şık. Gelen yatların büyüklüğünden ve güzelliğinden de anlaşılıyor.
dsc_0485
dsc_0481

Küçük bir kent burası da. Yine tabiki sahili en hareketli kısmı. Bozburunun hemen arkasında bir yerleşim yeri ve bir anda doğa değişime başlıyor. Buradan itibaren her yer yemyeşil. Limanın içerisindeki denizin bile temizliğinden bahsederken bir anda onlarca, yüzlerce belki de binlerce balık suyun üstünden hoplayarak bize doğru gelmeye başlıyor. Bir anda donup kalıyoruz ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Bir kaç dakika süren bu enteresan olayı hemen yanımızda bir balıkçı durumu bize açıklıyor. Büyük bir balık küçük balıkları yemek için kovalıyor. ☺
Selimiye’de Bozburun gibi temiz, naïf ve güzellikler içerisinde bir yer. Hatta Bozburunun sadeliğinden sıkılanlar için ikinci bir alternatif olabilecek bir yer. Bakın yine uyarıyoruz: Buralar tatil için sakinlik arayanların yeri ☺ Yola devam ediyoruz. Bundan sonraki hedef Şelale ☺
dsc_0465

Şelale
Selimiye’den Bayır Köyü istikametine gidip köy tabelasından girmeyip 1km daha ilerlerseniz sağda tabelasını göreceğiniz ve jip safaricilerin uğrak noktası olan bir yer burası. Bir 5 dk toprak ve stabilize yoldan ilerleyip vardığımız noktada bulduğunuz bir yere park ediyorsunuz. Zaten heryerde jip safari kalabalığı ve nedense bu tura katılanların sürekli arabalardan bağırmaları? Her arabada en az 5-7 kişi olduğunu unutmayın ☹ (Yine İngiliz ve Arap turistler..?!?)
dsc_0512
dsc_0507

dsc_0526

Bizde patikadan herkesin gittiği istikametten ilerliyoruz. Ancak çok kalabalık. Yine de herşeye rağmen yeşillikler içerisinden ve serin serin yürümek çok keyifli. Hatta yeşilliklerden gökyüzünü göremiyorsunuz. Şelale çok yüksek değil. Yaklaşık 10-13 m. gibi bir yüksekliği var. (Binlerce yıllık kaya da yine kazınmış isimlerimiz var.) Suyu resmen çivi. Bir 10 dk. durmak mümkün değil. Yemek yiyebilecek yeşillikler içerisinde bir kaç ufak yer mevcut. Buralarda gözleme türü şeyler bulabilirsiniz. Bağırışlar onların olsun, biz yolumuzu Bayır Köyü’ne çeviriyoruz.

Bayır Köyü
Nefis virajlı ve keyifli yollardan bir 10 dk. sonra ulaşıyoruz köy’e. Meydanda oturacak bir iki yer var. Tam ortasında 2000 yıllık bir çınar ağacı var. inanışa göre bu çınarın etrafında 7 tur atmanın hem insanın ömrünü uzattığı hem de sağlık ve mutluluk kattığı söyleniyor. Bizde aynısını yaptık, güle oynaya 7 tur. Yoksa 5 miydi? Bir süre sonra insanın başı dönüyor. Bu yüzden kaç tur atabildiğimizi hatırlamıyoruz.
dsc_0539

Ancak enfes bir Portakal suyu içtiğimizi ve çalışan yerli insanın da çok kibar olduğunu hatırlıyoruz. Çınar ağacının gölgesinde oturmak, püfür püfür esen rüzgarın serinliğinde sohpet etmek çok güzel. Buraya uğramadan ömrünüze ömür katmadan geçmeyin. Şimdiki hedef “Çiftlik Koyu”.