May 19 2010

Isparta, Eğirdir, Barla



Bu 23 Nisan cuma gününe denk geliyor ve hemen bunu değerlendirmek üzere dostlarımızın yanına Isparta’ya doğru yola çıkıyoruz. Gece 3 gibi çıktığımız yolculuk sabah 10 gibi son buluyor. Süre ve mesafeler Burdur ile hemen hemen aynı. 580 km yol, yaklaşık 6-7 saat. Adapazarından sonra yeni yollar yapılmış oldukça güzel.


Sabah vardığımızda bir iki saat uyuyup dinleniyoruz. Öğlen telefonlaşıp dostlarımızla merkezdeki Büyük Isparta Oteli’nin hemen çaprazında buluşuyoruz. Ayaküstü hasret giderdikten sonra öğle vaktinin dayanılmaz güdüsüyle gezimize bu sefer yemek ile başlıyoruz ve Isparta Kebabı yemek üzere Kebapçı Kadir’in yerine giriyoruz.

Lokanta dolu, üst kata çıkacakken üst kata bizi almıyorlar ya da almak istemiyorlar ve alt katta yer veriyorlar. Anadoludaki bir çok şehirde üst katlar aile salonu, alt katlar ise erkekler ya da herkes için kullanılıyor. Ama buradaki tutum garip geldi bize. Kebaplarda da garsonumuzun azizliğine uğrayıp herşeyin geç ve eksik gelmesi ile tadı damağımızda kalan kebaplar, salata, içecekler, hoşaf ve tatlı için 4 kişi 96 TL hesap ödedik. Hizmet ile karşılaştırınca içimize sinmedi.

Öğrenciliğimizin geçtiği Isparta göller bölgezinin önemli ve gelişmiş şehirlerinden biri. Gül ile ilgili neredeyse tüm ihtiyaçların önemli bölümü bu şehrimizden karşılanıyor. Ancak ‘Rosense’ mağazaları haricinde gül etkisini şehirde görmek pek mümkün değil. Gül haricinde bir de halılarıyla ünlü Ispartada maalesef bu etkiyi de dışarıdan birinin hissetmesi oldukça zor.

Hatıralarımızı canlandırmak için anılarla dolu sokaklarında tur atıyoruz. Şehir genelde asker ve öğrenci şehri olarak anılır. Sidre tepesi denilen yere doğru çıkıyoruz ilk olarak. Şehri panoramik olarak görebileceğimiz en güzel noktalardan biri burası. Eskiden dağın başı olarak adlandıracağınız mekan artık belediyenin düzenlenmesi ile mesire yeri haline gelmiş. Hem birşeyler yiyip hem de içebileceğiniz güzel bir yer haline gelmiş. İyi de olmuş.

Biraz sohpet biraz çay derken vaktin nasıl geçtiğini anlamamışız. Ama şehirde eski tarihi yapılar bizi bekler diyerek oradan ayrılıyoruz. Tarihi eserlerin bir çoğunu şehir merkezinde yürüme mesafesinde bulabilirsiniz; Peygamber Camii (1782), Dalboyunoğlu Hamamı (1693), Almanların inşa ettiği Valilik Binası, Isparta Müzesi, Ulu Camii (1429), Mimar Sinan Camii (1561), Aya Baniya Kilisesi (1750), Firdevs Bey Bedesteni (1561)…

Akşam yemeğimizi SDÜ Konuk Evi’nde yiyiyoruz. Soğuklar, salatalar ve tatlılar açık büfe, ana yemekler sipariş ile geliyor. Çalışanların hemen hemen hepsi öğrenciler. Sıcak kanlı ve nazikler. Fiyatların da uygun olduğunu söyledi dostlarımız hesap ödetmedikleri için tutarı da vermediler.. Hesap öderken personel ya da değiliz diyorsunuz, eğer personelseniz daha da az ödüyorsunuz.

Eğirdir

Cumartesi sabahı ev kahvaltısının ardından Eğirdir’e doğru yola çıkıyoruz. Isparta-Eğirdir arası 35 km. Yani 20 dk. sonra Eğirdir’e varıyorsunuz. İlçenin girişinde Türkiye’nin tek Dağcı Komando okulu karşılıyor sizi. Virajlı yollarından aşağıya inerken Eğirdir Gölü’de ‘Merhaba!’ diyor tüm güzelliğiyle. Güneşin ve havanın etkisiyle aynı anda yedi farklı su renginin görülebildiği tek gölümüz burası. Balıkçılık ve elma bahçeleri ile ünlü.

Yaz aylarında askerliğini yapanlara bir de turist nüfusu ekleniyor. Gerçi artık eskisi kadar turist gelmiyormuş Eğirdir’e. Biraz şikayetçiler. Ama birazda sorunları çözmede önce biz ne yaptık, sonra da ne yapmalıyız demek gerekiyor.

Gezimizin ilk durağı İslam sanatında ender görülen ‘Kemerli Minare’ yapısıyla Hızırbey Camii (14.yy başları) oluyor. İşçilik, duruş, detaylar hala insanı şaşırtıyor ve hayacanlandırıyor. Birçok camiide alışılagelmiş olan minare yapısı, burada bir kemer üzerine inşa edilerek oldukça zarif bir görüntü yakalanmış. Çok fazla örneği de olmayan bu mimari çok etkileyici gözüküyor.

Dündar Bey Medresesi (1301) ve Hızıbey Camii aynı alan içerisinde karşılıklı inşa edilmiş. Medrese giriş kapısındaki işlemeler muhteşem. Açık bir avluya sahip olan medrese artık maalesef bir pasaj görünümünde. 11 oda olmuş size 11 dükkan. İçerideki sütunların herbirinde kuş motifleri var. Bir kısmı kırılmış, bir kısmı tamir edilmiş, bir kısmı da yeniden birebir yapılmış.

Medreseden çıktıktan sonra sokaklarında ve sahilinde yürüyoruz Eğirdir’in. Derken ‘Eski Eğirdir Evi’ni görmek için tepeye çıkıyoruz. Sahibi vefat edince evi bağışlamış, şimdi müze olarak ziyaret ediliyor. Ancak kapalı. Camında bir telefon numarası yazılı ancak aramıyoruz. Belki arasaydık hemen gelir açardı görevli.

Devam edip Eğirdir Kalesi’ni fotoğraflıyoruz. Kalenin surları hala ayakta ve Eğirdir’e güzel bir noktadan bakabiliyorsunuz. Buradan inip göl çevresinde yürüyüşümüzü sürdürüyoruz. İstikametimiz küçük adacık. Eskiden bu adacık ile ana kara birbirinden ayrı iken zamanla arası doldurulup birleştirilmiş. Küçük takalar ile bu adacığın etrafında tur atabilir ve keyifli vakit geçirebilirsiniz.

Havası doğası ve çevresi güzellikler ile dolu olan Eğirdir’e en tepeden bakmak için ise ‘Akpınar Seyir Terası’na doğru yola çıkıyoruz. Konya istikametine doğru giderken Akpınar Köyü tabelasından dağa doğru içeri giriyor ve yukarı tırmanıyorsunuz. Eğirdir ile burasının arası yaklaşık 10 dk. sürüyor. Burası aslında küçük bir mesire yeri havasında ama sakin bir yer. Rüzgarlı. Sonuçta dağın tepesi. Yine gözleme-tost ayarında yiyecek ve tabiki alkolsüz her içeceği bulmak mümkün. İnsanın manzara karşısında kuş olası geliyor. Muhteşem. Çıktık inemiyoruz. Tertemiz oksijeni ciğerlerimize depoladıktan sonra acıkan karnımızı doyurmak üzere yine küçük adacığa dönüyoruz.

Eğirdirde tabiki balık yemelisiniz. Hemen hemen hepsi küçük adacıkta bulunuyor. Bizim tercihimiz ‘Big Apple Restorant’ (Gazi Mürsel’in Yeri’ olarakta geçiyor). Sahibi Mürsel bey bizimle yakından ilgileniyor. Tatlı su levreği sipariş ediyoruz. Özel bir soslu hamur ile kızartılan ve löp et olarak gelen balığımız, çok lezzetli olarak midemize iniyor. Bu lezzeti Nursel bey ‘Tereyağlı İrmik Helvası’ ile sonlandırıyor. Alkolsüz hizmet veren Big Apple’da balığımızın porsiyonu 12 tl.

Barla

Akşam üzeri oldu artık. Yedik içtik ancak son bir hamle ile hava kararmadan Barla’yı da görelim diyoruz. Eğirdir Gölü çevresinden dolanarak göl manzaralı virajlı yollardan 25 km sonra Barla’ya varıyoruz.

Yaylaları ve suları ile ünlü olan Barla’da biz eski sokakları turlayarak fotoğraf çekiyoruz. Yazın yabancı turistlerin Barla Dağı, kilise ve eski eserleri gezdiğini, yerli turistlerin ise Çamdağı’nı ziyaret ettiğini öğreniyoruz. Said Nursi’nin Cumhuriyetin ilk yıllarında sürgüne gönderildiği köy olan Barla bu sebeple inanç turizmine de dönüşmüş durumda. Hava kararırken gezimizi sonlandırıp Ispartaya doğru dönüşe geçiyoruz. Yolda Eğirdir’in dağlarındaki uyuyan güzel silüeti ile karşılaşıyoruz. Dostlarımızın ısrarlı gösterimine rağmen biraz algılamamız zor oluyor ama görünce de vay be dedirtiyor insana.

Bu gezimizde sedece keyifli yemekler ve yerler yoktu; bu gezide 10 yıldır birbirinden uzak kalmış dostların buluşması da vardı. Yediğimiz her lokma bu yüzden daha lezzetli, gördüğümüz her eser bizim için daha değerli oldu..

Göller bölgesinde yapılacak daha çok fazla gezi var, eğer vaktiniz varsa mutlaka buraları gezmenizi öneririz. Ayrıca daha fazla yer ile ilgili bilgi almak için www.ispartakulturturizm.gov.tr adresinden faydalanabilirsiniz.


Mar 31 2010

Antalya, Kale İçi, Suna-İnan Kıraç Müzesi, YOMA Liman

Sıcaklar bastırmadan Antalya’ya doğru bir mini haftasonu gezisi yapıyoruz. Cumartesi git, Pazar dön gezisi. Aslında doğumgünü bahane, gezi şahane.. Eşimin haberi bile yok bu olanlardan. Gece yarısı sessizce uyanıp internetten biletlerimizi alıyorum. Gidişler millerle, dönüşler paralı..Gelen onay mesajlarıyla, uykuma kaldığım yerden devam ediyorum.

Gidiş biletlerimizi millerle aldık ama THY Mil kullanımının Garanti Bankası için enteresan bir komikliği var. Shop&Miles kartında biletler ücretsiz ama vergiler için kartınızdan para kesiliyor. Yani 1 kişi 30 TL ödüyoruz. Başka banka kartları bunu yansıtmıyor. Bu yüzden Garanti mil kartlarımız için bu son sene sanırım. :)

Sabah THY 07.00 uçağı ile sorunsuz bir biçimde Antalya’ya 08.00 de varıyoruz. Hava yumuşacık. Antalya’nın en güzel tarihleri Nisan-Haziran / Eylül-Ekim. Bunaltmayan, nemin insanı rahatsız etmediği sevimli, güneşli ve enerjik bir hava. İstanbul’a bir türlü gelemeyen yaz havasını burada buluyoruz.

Bir iki saat dinlenip, kendimizi sokaklara atıyoruz. Yıllardır sürekli değişen yolları, kazılan ve bitmeyen metro, tramway, taksi, otobüs..bıdı bıdı yolları..hiç değişmemiş. :) Her yerde yine kazı..asfalt çalışmaları..

Lara’da şehir merkezine giden otobüse ‘el yordamı ile durdurup’ biniyoruz. Durak yok. Herkes burada böyle biniyor. Antalya Kalesi’ne en yakın noktada inip sokaklar arasından gide gide güzel keyifli bir yürüyüş yapıyoruz. Kaleye tepeden bakan Tophane Çay bahçesine kadar yürüyüp oturuyoruz. Nefis bir hava, enfes bir manzara eşliğinde çaylarımızı ve tostlarımızı götürüyoruz. Yalnız burada güleryüzlü sıcak davranan garsonlar yerine, ‘hemen ye ve kalk abi’ bakışlı garsonlar var. Pek umursamazsanız problem olmuyor. Turistik mekanlardan alışığız biz.

Biraz kafamızı dinledikten sonra kale içi’ne doğru ilerliyoruz. Eski yıkık dökük evlerden eser kalmamış. Tüm sokaklar o kadar güzel restore edilmiş ki, oldukça Avrupai gözüküyor. Butik oteller şıklaşmış, lokantalar, restoranlar herbiri birer konsept havasına bürünmüş. Hele akşam üzeri etraf  biraz daha haraketlendiği zaman çok daha keyifli oluyor sokaklar. Sevindik tüm bu güzellikleri gördükçe. Teker teker fotoğrafladık hepsini. Kalenin bir tarafından başlayan yürüyüşümüz diğer taraftaki Karaoğlan Parkı’na kadar sürdü. Havanın güzelliğinden mi yoksa şehrin hareketliliğinden mi bilinmez, etrafta bisikletlilerden tutun da kaykay yapanlara, paten kayanlara, yürüyenlere..spor yapanlara kadar onlarca genç, yaşlı insan var. Başka bir ruh hali. Nefis. Burada bir süre oturup vakit geçiriyoruz.


Suna-İnan Kıraç Müzesi

Kaleye tekrar dönüp sokaklar arasında gitmediğimiz yerlere bakınıyoruz. Bu arada karşımıza çıkan Suna-İnan Kıraç Müzesine giriyoruz. Girişte oldukça güleryüzlü bir görevli bey bizi karşılıyor. Ayrıca içeriye gelen herkes ile ilgileniyor. Giriş 2 TL / öğrencilere ücretsiz. Eski, ahşap Antalya evi restore edilerek müze haline getirilmiş. Nefis bir mimari. Müze için de oldukça uğraşılmış. Müzenin bahçesinde birde tarihi Ortodoks Kilisesi var. Bu kilise de restore edilmiş ve bir nevi ev ile beraber Etnoğrafya müzesine bürünmüşler. Müze evdeki ışıklandırmalar, seslendirmeler, anlatım, resimler hepsi profesyonelce hazırlanmış. Siz yürüken geldiğiniz noktada mankenlerden olay anlatımları dinliyorsunuz. Örneğin damat traşı yapılan berber, kına evi..v.b..

En güzel detay ise evin giriş kapısındaki avluda yerde bulunan taşlardı. Klimanın olmadığı tarihlerde sıcak havalarda yere dik biçimde sıra sıra yerleştirilen taşları suluyorlar. Bu taşların arasında kalan sular evin avlu kısmındaki hafif rüzgarla birleşince eve ve giriş avlusuna serinlik sağlıyor. İnce düşünülmüş güzellik oldukça hoşumuza gidiyor.

Kilisede ise alt katta eskiye ait bir çok tarihi eser bulmak mümkün. Kilisenin üst katına çıktığınızda eski mesleklere ait güzel fotoğraflar vardı. Buradan çıktığımızda ise kendimizi yine sokakların güzelliğine bırakıyoruz. Akşam yemeği için yaptığımız programa uymak için artık eve dönmemiz lazım. Tramvay’a binip binmeme arasında kararsızlık yaşıyoruz ama yürümeye karar veriyoruz. :)

Yerimizi daha önceden ayırttığımız Seraser Restorant’a (www.seraserrestaurant.com) hava karardığında gidiyoruz. 4 kişiyiz. Ortam oldukça şık ve güzel. İçeriye girdiğimizde caz ile karşılanıyoruz. Canlı müzik bir yemekle ancak bu kadar dinlendirici ve keyifli olabilir. Biz yemeğimizi ve sohpetimizi bitirene kadar da fransız, caz, nostalji gibi farklı müzik dinletisi yaptık.. Mönülere kadar herşey ince düşünülmüş, ev sahibi Nermin Sümer hanım bizle ve diğer konuklarını arada ziyaret ederek ilgilenip konuklarının memnuniyetini sağlıyor. Onlarca farklı güzel yemek arasından Grida balığı (Antalya’ya has löp eti olan güzel bir balık), Bıldırcın dolması gibi farklı lezzetleri seçiyoruz. Hem sunumlar hem lezzetleri oldukça başarılı. Gecenin ilerleyen vakitlerine kadar şarap eşliğinde yemekler ve sohpeti tüketiyoruz. 4 kişi için 240 TL hesap ödüyoruz. Özel bir akşam geçirmek istiyorsanız, memnun kalarak ve mideniz dolu buradan ayrılacağınızı söyleyebiliriz.

Ertesi sabah kendimizi Kemer yolunda ilerlerken buluyoruz. Bu sefer ki mekanımız Yoma Restorant. Büyük Limandaki serbest bölgenin hemen yanıbaşında Çelebi Marina var. Onun içerisinde hiç tahmin etmediğiniz güzellikte bir yer çıkıyor karşımıza. Büyük bir mekan ve denize sıfır. Zaten marina olması bir yanınızda güzel tekneler, diğer tarafta alabildiğine deniz ve manzara ile yeme keyfi veriyor. Açık büfe kahvaltı yaptığımız bu mekanda herşey güzeldi, garsonumuzun kişisel çabasına rağmen zaman zaman aksayan servis bile keyfimizi bozamadı. Hatta hatta fotoğraf makinamızın objektifinin kırılması bile bozamadı. BU yüzden aşağıda gördüğünüz kare son resim karesi :) Kişi başı 25 TL açık büfe ücreti verdiğimiz restorantta içecekler sıcaklar v.s. herşey dahil. Uçak saatimizin yaklaştığını farkedip bu güzelliklerden yavaşça ayrılıyoruz ve şehre dönüşe geçiyoruz. Konyaaltı’nda yarım saat yürüyüş yapıp bu mevsimde denize giren turistlere hayranlıkla bakıyoruz.

Havaalanına 1 saat önce geldiğimizde, Pegasus 14.00 uçağını 17.40’ta uçurdu. Ayrıca ortada da iletişim kurabileceğiniz hiçbir elemanını bırakmayarak güzel bir hizmete imza attı. Bir daha ne kadar ucuz olursa olsun binmemeye karar verdik. Çünkü bu ilk değil Pegasusla yaşadığımız.

Ama dedik ya, bu hafta keyif haftasıydı, sinir stres yok…gezdik..yedik, içtik tekrar İstanbula döndük.


Mar 20 2010

Abant Gölü, Sünnet Gölü, Göynük

Ocak ayının son günlerini yaşıyoruz. İstanbul’da uzun zamandır soğuk hava hakim. Her sene geleneksel olarak mutlaka bir Abant yapıyoruz. Ama bu sene kar yağsın öyle gidelim diye kafamızda bir plan oluşturmuştuk. Gün geldi lapa lapa kar yağdı, ve o gün bizim günümüzdür. Hemen yollara günübirlik koyulmak için planlar yaptık. Bu sefer dönüş rotamızı otobandan direkt İstanbul’a varmaktansa geze geze önce Sünnet Gölü ardından da Göynük olarak değiştirdik.

Yola çıktığımızda Bolu’ya yaklaştıkça hava şaşırtıcı bir biçimde 11 dereceye kadar çıktı. Yine içimizi hüzün kapladı kar göremeyeceğiz diye. Şimdi aranızdan soranlar olacak nedir bu kar merakı? Aslında tüm hikaye Bauhaus’u dolaşırken kızak görmemizle başladı. Hemen aldık ve kar yağsa da kullansak diye beklemeye başladık.

Abant ayrımından döndüğümüzde ise hava keskince soğudu, sürekli aracın ısı göstergesine baka baka heyecanla ilerlemeye başladık., çünkü hala etrafta kar yok. Bir müddet sonra sağımız solumuz her yer kar olmaya başladı, aynı biçimde çamur..İki araba yol aldığımızdan arkadan gidenin vay haline..

Abant’a geldiğimizde göl dahi buz tutmuş, her yer alabildiğine karlarla kaplıydı. Girişteki otoparkın ve otellerin olduğu yer, tur otobüsleri ve gruplarla oldukça kalabalıktı. Bizde devam edip boş bir yerde kendimizi dışarı atmaya karar verdik. Memleketim insanı zekasını burada da kullanıp Bir iki yere ‘Kayak Pisti, Süper Kayak Pisti’ gibi tabela koymuş önünde de oturup sizi yönlendirmeye çalışıyor. Biz devam ettik, iyiki de etmişiz.

Kocaman bir açıklık alana geldik. Park edip dışarı çıktık. Burası giriş kadar  kalabalık  olmasa da, açıklık büyük ve geniş olduğundan herkese yetecek kadar alan mavcut. Hemen sağ tarafta bir tepe gözümüze çarpıyor. 10-15 kişi altlarında kızaklar, botlar, torbalar ile yaklaşık 50-100 metrelik bir alanda kayıyorlar. Hemen oraya doğru çıkıyoruz. Karlara bata çıka yürüyoruz, her yer bembeyaz. Mangal keyfi için birebir. Bizde kızağımızla beraber aşağı yukarı sürekli kayıyoruz. Yaklaşık 10 yıldır özlediğimiz eğlenceli dakikaları çocuklar gibi yaşıyoruz. Biz kaydıkça daha da elverişli olan kısa bir pist oluştu tepede.. Bu sayede herkesin hoşuna giden bir alan oldu, leğenini alan geldi, kalabalıklaştı..Bize de ‘dikkaaatt….’ diye bağırarak kaymak kaldı.. :) Mutlaka kar yağdığında bu keyfi yaşayın. Hele Abant gibi bir yerdeyseniz hem mangal yapıp hem eğlenebilirsiniz. Bu harcadığımız enerji hemen acıkmamıza sebep oluyor. Pek hizmetini beğenmesekte göl kenarındaki lokantada yemeklerimizi yiyip, Sünnet gölü’ne doğru yola koyuluyoruz.

Sünnet Gölü

Abant Gölü’nde göl kenarında tur atanlar bilir, tepeye doğru bir yol ayrımı vardır. Mudurnu yazan bu yol ayrımından saptığınızda virajlı ancak keyifli yollardan ve köylerden geçerek Göynük istikametine doğru ilerliyorsunuz. Zaten Sünnet Gölüne de bu yol üzerinden bir ayrımla (5km) ulaşılıyor. Yol yapım çalışmalarından olsa gerek 20-30 km kala çok çamurlu olan yolda kaya kaya ilerledik. Yolda kimselerin olmaması bu kaymayı keyfe dönüştürdü. :) Umarız yaza biter yoksa toz topraktan göz gözü görmez. Yaklaşık 1 saat süren yolculukta Milli Park alanı olduğundan girişte 5 TL bilet parası ödüyoruz. Girişte geniş bir alanı, otoparkı ve hemen yanında lokantaları, tuvaletleri var. Göl burada da buz tutmuş ancak karlardan eser yok. Hepsi erimiş. İlkbahar aylarında karların eriyip göl seviyesini yükseltmesi, ağaçların çok güzel görüntüler vermesine sebep oluyormuş.

Gölün toplam derinliği 22 m. 18 hektar alanı kaplıyor ve gölde balıklar (alabalık, mercan) mevcut. Ancak avlanmak yasak.

Sünnet gölüne, göl çevresinin elverişli olmasından dolayı doğa yürüyüşçülerinin çok rağbet ettiğini duyduk. Bizde kamp sandalyelerimizi çıkartıp toplu bir meyve şöleni yaptık. Açık havada oturduğumuz yerde yedik, küçük bir yürüyüş yaptık. Sizde göl çevresinde yürüyüş yapabilir, tesislerde balık yiyebilir, eşsiz manzara karşısında güzel enstantaneler yakalayabilirsiniz. Hava o kadar soğuk ki bir süre sonra herkes dondu ve rotamızı Göynük tarafına doğru çevirdik.

Göynük

Geldiğimiz yolları tekrar inerek Göynük yolunu takip ediyoruz. 29 km sonra varıyoruz. Bize bir anda Safranboluyu hatırlatıyor. Eski evleri, mimari yapıları, tarihi dokusu.. Güzeller güzeli bir ilçe. Bir iki saat içerisinde hava kararacağından kısa süre içerisinde gündüz gözüyle bakabildiğimiz kadar yere bakmalıyız. İlçede görülebilecek tarihi konaklar (Akşamsettin, Geredeliler, Gürcüler, Hacı Ali Paşa, Pembe Köşk…), tarihi zafer kulesi, eski sokaklar, tarihi camii ( Gazi Süleyman Paşa, Akşemsettin, Hatice Hatun…)  ve türbeler (Debbağ Dede, Akşemsettin..) var.

İlk olarak ilçenin her yerinden görülebilen bir tepede olan tarihi Zafer kulesiyle başlıyoruz. Yaşlı bir amca oraya arabayla çıkılabileceğini söyledi. Çıktıkta. Ancak siz siz olun çıkmayın. Dar ve arazi arabasının çıkabileceği bir yer. İnişi de yok. Tek yön, dar bir yerde manevra yapmanız gerekiyor..v.s…Hiç gerek yok, biraz aşağı park edip yürümeniz de mümkün. Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan bu saat kulesi aynı zamanda zafer kulesi olarakta adlandırılıyor. Ahşap bir mimariye sahip, konumu itibariyle de o noktadan tüm ilçeyi incelemeniz, görmeniz mümkün.

Buradan inip kendimizi eski sokaklara ve şehiriçi’ne atıyoruz. Sokaklar tarihi dokusunu çok güzel yansıtıyor. Hatta bizi çok şaşırtan daracık, küçücük mimariye sahip köşe evlerini de görüyoruz. Umarız bu dokuyu hep korur ve taşırlar. Kendimizi kaptırıp hava kararana dek geziyoruz. Birer çay içmek istediğimizde orada bulunan esnaf bizi pazar günü de açıktır diyerek Gürcüler Konağı’na yönlendiriyor. Tepede bulunan konak için bayağı yokuş çıkıyoruz yürüyerek. Sıcak bir ev ortamında bizi ağırlayan ev sahibi burayı aynı zamanda pansiyon olarakta işletiyor. 6 odası var. Biz çaylarımızı yudumlar ve ısınmaya çalışırken ev sahibi beklemediğimiz bir anda sigara börekleri ikramı ile de bizi kalbimizden vuruyor.

Çayları içip börekleri de götürünce bir anda ağırlık çöküyor. Ne güzel olurdu burada konaklasak bu gece diye iç geçirip vedalaşıyoruz konakla. 8 kişi için çaylar (2-3 bardak) ve sigara böreği 20 TL verip arabaya doğru ilerliyoruz. Bir anda başlayan sağanak yağmur bizi sırılsıklam etmekle kalmıyor, göz gözü görmeyecek kadar da yoğun yağıyor. Navigasyonumuzun yönlendirmesiyle karanlıkta dağ yollarından hayatımızda ilk defa geçtiğimiz (belkide sadece biz geçtik.! ) yerlerden giderek, nasıl olduğunu anlamadan Adapazarı-Antalya ayrımına çıktık. Gündüz gözüyle bu virajlı ve dağ yollarından geçmekte fayda var. Ya da bildiğiniz yoldan gidin. :)

Bu şirin ilçemizde keyif alınabilecek çok mekan ve tarih var. Mutlaka bir gün yolunuzu buralara düşürün.


Şub 10 2010

Burdur, Taşoda Konağı Etnorafya Müzesi, Salda Gölü

dsc_0012

Burdur’un eski tarihi sokaklarında yürüyoruz. Hava güzel, günlük güneşlik. Sokaklar ve eski konaklar bizi eskilere götürüyor. Farklı tarihlerde yapılan konaklar hem Burdur tarihine götürüyor bizi hemde bizlerin bu evlerde yaşanan hikayeleri düşünmemize fırsat veriyor.

Önünden geçerken kapısını açık görerek girdiğimiz ‘Taşoda Etnoğrafya Müzesi’nde neler göreceğimizi bilmeden adımımızı atıyoruz. Geniş bir bahçesi, bahçe içerisinde kuyusu, çeşmesi ve iki katlı güzel bir mimaride yapılmış konak bizi karşılıyor. Ahşap, taş ve kerpiç karışımı yapı 1890 yılında yapılmış. Alt katında görevli bir de bey var. Sıcak bir karşılama ile hemen çay demleyebileceğini söylüyor. Biz de dolanıp çıkacağız diyoruz ve güzel teklifini geri çeviriyoruz.

dsc_0005

Ahşap merdivenlerinden ağır ağır üst kata çıkıyoruz. Evin mimarisi hakikaten de övgüye değer. İnsanı rahatlatıyor. Düşünsenize eskiden bu konaklarda oturanlar tam bir keyif insanı. Şırıl şırıl akan çeşmeleri, bahçesi, kuyusu, misafirleri, bahçede oynayan çocukları hiç eksik olmuyor.. Bu düşünceler ile üst kattaki avluya çıkıyoruz, yan yana odalardan (5 oda) oluşan konakta oda içlerindeki ahşap dolaplardaki süslemeler, tavanlardaki işlemeler oldukça naïf ellerden çıktığını gösteriyor. Neyse ki buradaki restorasyon temiz ve güzel yapılmış, dokuyu bozmadan. Baş oda olarak adlandırılan büyük odada camlar iki sıra halinde yapılmış; üsttekiler vitrayla süslü, alttakilerin tahta kapaklarının üzerinde ise evi yapan usta ve ev sahibini oven yazılar bulunuyor.

Odalarda mankenler ile canladırma yapılmış. O dönemki giysiler, kullanılan eşyalar, yöreye ait dokuları görme şansını buluyorsunuz. Ancak birçok etnoğrafya müzesine nazaran bu eşyalar oldukça az. Hatta bir kaç camlı sehpa kadar diyebiliriz. Umarız bu hayırseverlerin ve Burdur’luların katkılarıyla zamanla daha da gelişir. Bizi gezdiren görevliyle vedalaşıp sokaklar arasında yarın sabah gideceğimiz  Salda gölünü konuşa konuşa kayboluyoruz..

salda_pahoramik

Salda Gölü

Burdur merkezden Tefenni’ye doğru ilerleyip Yeşilovayı geçtiğinizde Salda gölüne geldiniz demektir. Yaklaşık 70 km ve yarım saat sürüyor yol. Göle vardığımızda mangalımızı çıkartmak için uygun bir yer aradık. Orman Bakanlığının göle sıfır tesislerini görüp girmek istedik ancak bayram nedeniyle kapalıymış. Çevrede hiç kimseler yok. Kimse evinden çıkmamış. Göl bile tatilde, hiç bir kıpırtı yok. O kadar dinlendirici gözüküyor ki insanın güneşi sırtına alıp uyuyası geliyor. Hemen uygun bir yer bulup oturuyoruz. Gölün yanına iniyoruz.

Tüm gölü çevreleyen kumsalı enteresan biçimde beyaz, bembeyaz.. Hafif aralarda gri gri sanki biri mangal külü dökmüş gibi renkler var. Aslında bu kumlardaki Magnezyum slikat’tan  (Lületaşı) başka bir şey değil.  Muhteşem gözüküyor kumlar, hele güneş vurdukça beyazlar gözlerinizi alıyor.

dsc_0037

Bu göl bize çok sığ ve küçük gözükse de Türkiye’nin en derin gölü! 184 metre derinliği var!! Ayrıca suyunun temizliği ve berraklığı bizi hayran bıraktı. Göl suyundaki magnezyum ve kil cilt hastalıklarına iyi geldiğinden bir çok ziyaretçi çektiğini öğreniyoruz yıl boyunca. Gölde bulunan sazan ve yılan balığını yine göl çevresinde bulunan restoranlarda yiyebilirsiniz.

Gölün en iyi manzarasını radar tepesi denilen yerden izleyebileceğimizi öğrendik ama çıkmadık. Gelirseniz özellikle fotoğraf için o tepeye çıkılabilir. Sahilde beyaz kumlarda yaptığımız kısa bir yürüyüş, kocaman ormanda kimseler olmadan küçük bir mangal keyfi, ardından gün batımında orman yollarında yapılan dönüş yolculuğu bizi yeterince memnun etti. Sizde gelirseniz mutlaka bu gölün berraklığını ve kumsalını görün…


Ara 10 2009

Doğu Karadeniz Gezisi 4. Bölüm: Ordu, Boztepe,Taşbaşı Kilisesi, Giresun

Okuyamayanlar için; Doğu Karadeniz 3.Bölüm için Tıklayınız.

dsc_0784

Hiçbir yere sapmadan (sadece bir öğle yemeği molası vermek için durduğumuz Rize haricinde) kendimizi Ordu şehrine atıyoruz. Hava o kadar güzel ki, insanlar tişörtler ile sokaklarda yürüyor, sahildeki parklarda oturuyorlar. Sahil şeridi boyunca şehirden geçiyoruz ve Öğretmen Evi’nde yerimizi ayarlıyoruz. Çok merkezi bir konumda, hemen arka sokaklarında gezilecek sokakları, biraz ileride eski Ordu mahalleleri yine yola doğru yürüdüğünüzde sahile inmeniz mümkün.

dsc_0794

Bu kadar kaldığımız şehirlerin aksine Ordu’da başka bir güzellik butik otellerin de olması. Akşam üzeri biraz şehirde yürüyoruz, hareketli, cıvıl cıvıl. Şehirde modern ve şık mekanlardan tutun da bilindik markalara kadar birçok yer büyük bir şehrin habercisi oluyor. Şehrin yoğunluğu yorucu olmayan, karmaşa yaratmayan bir yoğunluk. Şehir ile ilgili bilgi alırken Ordu ilimizin aslında eski tarihi evlerini en çok koruyan bir sahil şehrimiz olduğunu öğreniyoruz. Hakikaten de, ara sokaklarda üst mahallelerde bir çok eser korunuyor, hala içlerinde normal yaşamlarını sürdüren mütevazi Ordu’lu insanımız bulunuyor.

dsc_0788

Akşam canımız pide istiyor, kendimizi Dıgı’nın Yeri (lakabıymış) isimli lokantaya atıyoruz. Pidelerimizi afiyetle yiyoruz, ama gönlümüzdeki birinci hala Trabzonda yediğimiz pide. Henüz geçebilen olmadı. :)

ordu-pidesi

Sabah ilk hedefimiz Boztepe. Boztepe ulaşmak için bir iki kişiye yol sormakta fayda var, şehrin içinden mahallelerin arasından kıvrıla kıvrıla çıkıyorsunuz. Bir tabela yolun henüz başında var ama, gerisinde yok. Boztepe şehre hakim bir tepe aslında. Uçak ile inişe geçtiğinizde şehrin üzerine alçalma hissi uyandırıyor. Nefis bir manzara. Özellikle geceleri bu manzara daha da etkileyici duruyor. Ağaçlar, kuşlar, aşağıda ayaklarınızın altında şehir ve uçsuz bucaksız deniz manzarası… Boztepe’de bir  restoran var, burada yiyip içip oturabilirsiniz. Şehre 5 dk. uzaklıkta olan bu tepeye çıkmadan dönmeyin. Geldiğimiz gibi tekrar aşağıya iniyoruz. Eski mahallerin arasında dolanıyoruz, eski evlere bakıyoruz, birçoğu bakımlı durumda. Havanın güzelliği sanki evlerin yüzüne vuruyor. Her biri ayrı ışıldıyor. Bu evlerden biri de butik otel yapılmış. İki bina birbiriyle birleştirilerek oluşturulmuş otelde, önünüzde denizden başka bir manzara yok.

dsc_0765

dsc_0782

100m ileride bu otelin hemen yanında 1853 yılında Rumlar tarafından yaptırılan Taşbaşı kilisesi var. Giriş ücretsiz, zaten müze işlevi yok. Uzun yıllar kilise olarak kullanılan yapı, 40 yıl kadar da hapishane olarak kullanılmış. Şu anda restorasyonu bitmiş biçimde konuklarını ağırlıyor. Ama ne restorasyon. Beyaz sıva ile içerisi oldukça duygusuz bir biçimde kapatılıp gitmiş. Yani bizim elimize bir fırça, bir de boya verseniz ancak bu kadar yapabilirdik. Dış görüntüsü bir nebze olsun daha güzel. Biz oradayken içeride bir resim sergisi vardı. 2000 yılından beri de çok amaçı salon olarak hizmet veriyormuş.

Etnoğrafya müzesine gitmek üzere yolda yürüyoruz. Aşağıya inene kadar Eski vali konağı, şu an ki Valilik binası, şu an ki Askerlik Dairesi’nin önünden geçiyoruz. Hepsi tarihi ancak sanat eseri gibi binalar. Birbirinden güzeller. Aktif olarak kullanılmaları da ayrı bir güzellik. Etnoğrafya müzesini sora sora buluyoruz,  yürüme mesafesinde. Eski bir konak müze haline getirilmiş. Pazartesi hariç her gün gezebilirsiniz. Üç kattan oluşan binada banyo kültüründen, yemek kültürüne, giyeceklerden, bebek bakımına kadar eski yaşantıya dair bir çok detay ve obje bulabilirsiniz. Herbirinden ayrı bir keyif alarak bahçesine çıkıyoruz.

dsc_0818

dsc_0798

dsc_0811

Bir İngiliz turist tek başına geziyor. Müze görevlisine birşeyler anlatmaya çalışıyordu. Bir bebek canlandırması var camekan içerisinde. Ama bebek gözükmüyor. Kadın tercüme etmemizi söylüyor, artık bayılmış bir halde. Bizim görevli bayanın ne dediğine bakmadan dinlemeden, sadece «yes, yes, yes..» diyordu. Kadını da sinir basmış. :) Bizden yardım istedi. 15 dakikadır anlaşamadıkları konu şu; bayan bebek ile ilgili bir detay anlatılan canlandırmada, neden bebeğin örtüsünün de kapalı olduğunu anlamadığını, eğer örtü yarım açılırsa içindeki bebeğinde duruşunu görebileceğini ve bu canlandırmanın anlamlı olacağını söylüyordu. Bunu bize anlattığında aslında bir anda şok olduk. Doğru söylüyordu. Binlerce km öteden gelip Ordu müzesindeki bir detayı görmüş ve onun doğruluğuna inanmış, değişmesi için anlatmaya çalışıyordu. Bizde hak verdik. Doğru olduğunu söyledik, hemen görevliye anlattık. Ama görevli «evet abi, doğru» dedi. Bizim dediğimizi bile dinlediğini sanmıyoruz..Maksat geçiştirme.Yani aslında bilgi değil ezberdi onu bu hale getiren. Bir çözüme ulaşamayacağımızı anlayıp, bayanla vedalaşıyoruz..

dsc_0805

Ordu il olarak çok keyifli, düzenli ve gelişmiş geldi bize. İnsanları sıcak kanlı, şehir gelmiş ve geçmişi bir arada güzel yaşatıyor. Ordu’da yaşarmısınız deseler buna verilecek cevabımız kesinlikle evet olurdu. Yola koyuluyoruz, Öğleden sonra Giresun’da olacağız, bir gece de orada konaklayacağız diye planlıyoruz.

giresun_panoromik02

Giresun
Sahil şeridi boyunca adası olan tek şehir olarak anlatılan yer burası. Ada derken, Büyükada, Heybeliada gelmesin aklınıza, bir nevi kayalık gibi, küçük bir yerden ibaret. Meydanda durup trafik polisine Giresun kalesine nasıl gideceğimizi soruyoruz, anlatıyor sağolsun, ama ayağımızı sürüdük heralde daha biz oradan ayrılmadan polise en az 6 kişi daha adres yol veya yer sordu. Adam bizi unutmaz artık :) . Dar ara sokaklardan çıkarak kaleye ulaşıyoruz. Burası ilk durağımız.

giresun_panoromik01

Giresun Kalesi‘nde çok fazla bir yer kalmamış, surların büyük bölümü zaman içerisinde tahrip olmuş. Kalenin orta kısmı ağaçlar ile kaplı. Yemyeşil heryer, hatta az da olsa piknik masaları var ortada. Oturup dinlenebileceğiniz çay bahçesi ve arabanızı kayobileceğiniz yerler bulunmakta. Kale surlarında gitar çalıp şarkı söyleyen gençler ile karşılaştık. Hoşumuza gitti..Kalın surlara oturup biraz şehri izledik tepeden. Şehrin her iki tarafına da hakimsiniz. Hava da açık olduğundan uzaklar bile seçilebiliyordu. Kalede aynı zamanda küçük bir su sarnıcı ve şehitlikte vardı. Tekrar geldiğimiz gibi inelim derken tek yön sokakların azizliğine uğrayıp kendimizi geldiğimiz noktada bulduk. Seyit Vakkas Hazretleri Türbesi önünden geçtik, tekrar anayoldan Giresun Müzesini bulduk.

dsc_0835

Müzede bir çok tarihi eser bulunmakta. Son olarak kullandığımız Müze kartlarımızı gösterip içeri girdik. Eski ismi Gogora Kilisesi olan yapı 1924 yılına kadar kullanılmış, mübadele yıllarıda ise boş kalmış. Yıllar sonra ise restore edilerek müze haline dönüştürülmüş. Arkeolojik eserlerden tutun da, mehter takımının kullandığı alet edevatlara, el yazması Kur’an’lardan eski sobaya kadar bir çok detay var. Hatta bir de mahzeni var. Bu mahzende eski toprak kaplar bulunuyor.

dsc_0861
dsc_0855

dsc_0841

dsc_0840

Şehirde kısa bir tur attıktan sonra acıktığımızı farkedip sorduğumuz bir kişinin önerisi üzerine sahil otoyolu üzerinde bulunan Ayvasıl Liman Restorant‘a gidiyoruz. Geniş otoparkı ve güzel girişi ile birlikte sizi içeride sıcak bir karşılama buluyor. Havanın da güzel olmasıyla birlikte denize sıfır masamıza oturuyoruz. Yemek seçeneği o kadar bol ki, kafamız karışıyor ve şef Zeki Kaya bey’e sadece yöresel yemekler istediğimizi belirtiyoruz. Kendisi bize büyük bir tabak hazırlatıyor. İçerisinde 6 çeşit yemek var. Öncesinde kara lahana çorbası getiriyor. Nefis bir lezzet. Ardından tadımlık yemeklerimizde, Pancar diplesi (pirinçten yapılıyor), Tafla, Kiraz tuzlusu, Bezelye (Yumurta ile yapılıyor), Lahana sarması, Mısır ekmeği sunuldu. Çokmuş diye düşünürken hepsini bir anda bitiriverdik. Hala bu satırları yazarken resimlere tekrar tekrar bakıyoruz. :)

kara-lahana-corbasi

giresun_yoresel-yemekler

Enfes lezzetler. Kesinlikle önerdiğimiz bir yer. Buradan Zeki Kaya  bey’e ve ekibine çok teşekkür ediyoruz. Tüm bu yediklerimiz+tel kadayıf tatlısı için 12 tl hesap geldi. Niye bilmiyoruz ama çok hesaplı, bu yüzden 8 tl’ de bahşiş bıraktık. Nezih, kibar ve lezzetli bir yer.

giresun_telkadayif

Giresun gezimizi de bitirip Trabzona döneceğiz ama, orada kalmak istemiyoruz. Uçağımızı 2 gece öncesine alıyoruz. Akşam üzeri Trabzon’da arabamızı teslim etmeye giderken yoldan arayıp faturamızı hazırla arabayı getiriyoruz dedik. Tamam dedi kiralama şirketi kapattık. Gittiğimizde abi sen bana öyle birşey demedin ile karşılaştık.?!! Yani bu derece işte. Höh be bilader. Hiç mi Allah korkusu yok..Anlayın artık. Yine bir kaç saat süren sinir harbi yaşadık. Aynı gece uçağımıza binip sabah İstanbula vardık.