Ara 16 2008

Bayram Kaçamakları: Sagalassos, Antoninler Çeşmesi, İnar Köyü, İnegöl Köfte, Sütlü Kadayıf

Yeni bir kurban bayramında küçük kaçamaklar ile karşınızdayız. Bu bayram süresince Burdur ve yakın yerlerine gidip, ziyaret etme olanağı buluyoruz. (Aslında Isparta Davraz Dağı planımız da vardı, Burdur’a geldiğimizde telefon açıp kar kalınlığını öğrenmek istedik ve maalesef 1 gram dahi kar olmadığını üzülerek öğrendik. Bu sefer olmadı artık bir sonraki sefere diyoruz.)

Burdur özellikle Akdenize inen tüm tatilcilerin neredeyse yolu üzerinde bulunan bir anadolu kenti. Daha önceki yazılarımızda Burdur’dan az çok bahsetmiştik. Yılda bir ya da iki kere mutlaka ziyaret ediyoruz bu şirin kenti. Böyle küçük anadolu kentlerinde bayramı yaşamak büyük şehirlerdekinden çok daha sıcak ve keyifli geçiyor. Kurban kesimleri daha nazik, etlerin ihtiyaç sahiplerine dağıtımı daha güzel ve tüm bunlar yaşanırken aileler ve dostlarla paylaşmak çok çok daha rahat.

Bir ara bayram ziyaretlerinden bulduğumuz fırsat ile Sagalassos’a doğru yola çıkıyoruz. Burdur – Antalya karayolu üzerinde ilerlerken Ağlasun tabelasından giriyorsunuz. Ağlasun şehre 30 km uzaklıkta bir ilçesi. Sagalassos’a kadar yol yaklaşık 40-45 dk. sürüyor. Yolculuk virajlı dağ geçişleriyle sürüyor varış yerine kadar. Çatık beli ve köylerin arasından geçerken oldukça güzel manzaralar size eşlik ediyor. Kıvrıla kıvrıla dağları bir iniyor bir çıkıyoruz. Yollar rahat. Ağlasun’a geldiğinizde Sagalassos tabelası sizi dağlara doğru yönlendiriyor. Bu tabela ile yaklaşık bir 15 dk daha yol alıyor, dağı tırmana tırmana yolun sonuna kadar geliyorsunuz. İşte burası Sagalassos antik kenti! Aracımızı hemen kenara koyuyoruz. Giriş 5 ytl. Biz yine müze kartımızı gururla gösterip içeri giriyoruz. :)

Araçtan iner inmez bir anda şoklama gibi, buz gibi bir hava ile karşılaşıyoruz. Burdur’da 7 derece olan sıcaklık burada -2 oluyor. Aslında güneş var. Her taraf aydınlık, ancak hiç hissetmiyorsunuz. Allahtan atkı, eldiven, bere gibi yardımcılarımız yanımızda. Hemen takıp sarmalanıyoruz. Doğa bize bulunduğumuz yerin 1700m yükseklikte bir dağ olduğunu oldukça güzel anlatıyor, hatırlatıyor. Ancak kışın, yağmur ve karların yağması ile beraber buraya ulaşımın oldukça zor olacağını da belirtmek lazım, özellikle buzlanma olacağı hiç şüphe götürmüyor.

Önemli bir Pisidya  kentlerinden biri olan Sagalassos’ta yerleşimin çok daha eski olduğu ve M.Ö. 4000’li yıllara dair iz bulunduğu buradaki yazılardan anlaşılıyor. Tarihi boyunca birçok medeniyetin sahip olduğu bu kentin en önemli sahipleri arasında Büyük İskender ve Roma İmparatorluğu bulunuyor. Bir çok önemli esere de ev sahipliği yapan antik kent, yaşadığı büyük depremlerin ardından birde veba salgınıyla boğuşmak zorunda kalıyor. Bu süre içerisinde zayıflayan ekonomi, problemler ve son birkez daha gelen depremin ardından şehir terkediliyor.

Buradaki kazılar aslında 1990’lara dayanıyor. 1706 yılında ilk olarak bir Fransız gezgin tarafından keşfedilen şehrin ortaya çıkması bugünlere kadar uzuyor. Kazılar halen devam etmekte, zaten gittiğinizde sponsorların logoları ve devam eden kazıları çıplak bir gözle görmek mümkün. Bizim en beğendiğimiz eser ise Antoninler çeşmesi. Eskiden şarıl şarıl su akan bu devasa çeşme, oldukça heybetli. Bizi çok etkiledi. Ancak turumuzu hızlandırıyoruz, yoksa bir süre sonra burada donup kalacağız. Kar yağmaya başlıyor. Minik minik.. Hızlı bir çevre yürüyüşünden ve biraz fotoğraftan sonra kendimizi tekrar sıcak aracımıza atıyoruz. :)

Buralara kadar gelip Sagalassos gibi önemli bir kenti görmeden gitmek olmaz. Özellikle tarihi sevenlerin muhakkak uğraması gerekiyor. Ama şunu da belirtmeden geçemeyeceğiz; bu kadar tarihi açıdan önemli bir antik kentin yeterince tanıtımının yapılmadığını düşünüyoruz. Ama biz size bu şehir ile ilgili daha da ayrıntılı bilgi bulabileceğiniz bir web siteli verelim: http://www.sagalassos.com.tr/

Son bir söz; siz siz olun yaz aylarında ya da ilkbaharda gidin. :)

Ertesi gün yaklaşık 1 seneden beri planladığımız İnar Köyü’ne doğru yola çıkıyoruz. Bizim için önemi büyük bu köyün. Fulya’nın bebekliğinin geçtiği bu köye yaklaşık 15 yıldır uğrayamamış olması bizim en büyük heyecanımız oldu. Uzun süren hazırlanmalar ardından bir heyecan yola koyulduk. İnar köyü Burdur’un bir köyü. Ancak bozulmamış havası, ortamı ve evleri ile geleneksel bir köy yaşamı sunuyor size. Köye gitmek yaklaşık 20 dk. sürüyor. Yolar güzel ancak ilerlerken Burdur gölü’nün etrafından dolaşıyorsunuz ve gölün çekildiğine tanıklık ederek içinizde bir burukluk oluyor. Yıllar önce (20-25 yıl) 100-110 talebesi olan ilkokulu artık sadece bina olarak hiçkimselere hizmet etmeden öylece kalakalmış. Köye girişte size hoşgeldiniz diyor.

 

Aracımızı köye girer girmez park edip hemen Fulya’nın ‘Fatma Anne’sine doğru yürümeye başlıyoruz. Bizim geleceğimizden haberi yok. Süpriz süprizdir ama umarız bizi tanır diye içimizden geçiriyoruz. Duygusal anlar başlıyor bizim için çünkü 20-30 yıl önce haraketli olan sokaklar yerini yıkılmak üzere olan ahşap evlere bırkamış. Köyün tüm nüfusu neredeyse yaşlılardan oluşuyor. Zaten geriye topu topu 200 adet nüfus kalmış. Bunlar maalesef işsizlik ve istihdam sorununun yarattığı üzücü problemler. Genç nüfus iş bulabilmek için belirli bir yaştan sonra köyü terk etmiş Burdur’a gitmiş. Evlilik falan derken köyde sadece kala kala yaşlılar kalmış. Evlerde haliyle bakımsızlıktan çöküyor, yıkılıyor, hele ev sahibi yaşlılar da vefat edince tam bir harabeye dönüyor.

Bu tespitlerimizin ardından ‘Fatma Anne’sinin evini buluyoruz. İçeri girip baskın yapıyoruz! :) Görür görmez tanıyor. Sarılıyor. Tam yemek üzeri gelmişiz. Yer sofrasında kendilerine göre yemek hazırlamışken bizim gelişimiz ile birlikte hemen bizede ek tabaklar konuyor. Tam bir anadolu insanı misafirperverliği ile yeniyor içiliyor. Yılların getirdiği özlem ile herşey anlatılıyor. Bizim gelişimizi duyan komşu evdeki amca ve teyzede geliyor. Takım tamamlanıyor. O kadar keyifli, herşey o kadar doğal ki, insanlık asıl köylerde yaşanıyor diyiveresimiz geliyor. Köydeki herkes tanısın tanımasın size selam veriyor..konuşuyor..sohpet ediyor. Akşam hava kararana dek köyde kalıyoruz. Sokaklar karanlık evden çıktığımızda. Aydınlatma sadece köy meydanında var. Ama doğal ışığımız olarak ay devreye giriyor. İnanılır gibi değil her yer apaydınlık oluyor. Ködeki güzel insanların nur yüzleri bize arabaya gidene kadar eşlik ediyor aydınlatıyor.

Veda ederken asıl güzellikleri Eylül ayında görebileceğimizi ekliyorlar ve yine beklediklerini söylüyorlar. Bizde mutlaka ama mutlaka geleceğimizi söylüyoruz.


İstanbul-Burdur yolculuğumuzu bu sefer farklı bir güzergahtan yaptık. Bursa-İnegöl-Bozüyük rotasını izleyerek geldiğimiz yolda yine aynı güzergahtan geri dönüyoruz. Daha önceleri Pamukova-Bilecik üzerinden geliyorduk. Ancak yol son derece virajlı ve sıkıntılı. Bursa yolu çok rahat ve güzel kesinlikle bu yolu denemenizi tavsiye ediyoruz. Bilecik üzerinden 580 km ve 7 saat süren yol Bursa üzerinden 8 saat ve 540 km sürüyor. Ama yolda hiç yorulmuyorsunuz. Yolun 1 saat uzaması sadece feribot ve vapurlardan kaynaklanıyor. Ama hiç problem değil..Acelemiz yok! :) Hatta yolda bir lezzet durağı ekliyoruz. İnegöl merkezde tam kavşakta ‘Zeynel’ restorantı var. Tabiki İnegöl köfesi yedik ve süper! Kesinlikle deneyin. 4 kişi için 45 ytl hesap geliyor. Gayet normal (tatlılar dahil..). Hele yemek sonrası yediğimiz ‘sütlü kadayıf’ apayrı keyif oldu bizim için. Çok hafif ve lezzetli. 

Akşam vardığımız İstanbul’da şehri özlemediğimizi farkediyoruz ve bir sonraki tatilimizi iple çekiyoruz…


Eki 21 2008

Küçük Ege Turu 5. Bölüm: ‘Truva (Troia), Çanakkale, Ertuğrul Tabyası, Kilitbahir, Namazgah Tabyası, Tekirdağ, Şarköy, Mürefte’

Şimdiki durağımız Truva Kenti. Geyikli iskelesinden çıktığınızdan itibaren Çanakkale tabelalarını takip ediyorsunuz. Köylerin aralarından geçerek bir süre sonra Çanakkale’ye giden ana karayoluna bağlanıyorsunuz. Yine bu istikamette ilerlerken yaklaşık bir 15.dk sonra solda Truva tabelasını görüp içeri doğru kıvrılıyorsunuz.

Antik kentin girişinde bir kaç tane yanyana cafe, restoran gibi yerler bulunuyor. Buralarda birçok turist’in ve genç üniversite öğrencilerinin oturduğunu görüp bizde gözleme ve ayran için oturuyoruz. Peynirli gözleme yerine ‘peynir aromalı’ geliyor bize tadı. Memnun kalmıyoruz fakat en azından bizi Çanakkale’ye kadar keser. Biz oturup yemeklerimizi yerken antik kentin girişinde bir kuyruktur gidiyor. Sıra sürekli uzuyor. Vaybe diyoruz ne kadar yoğun talep var. Otobüsler falan geliyor, hepsi kuyruk! Bizde kuyrukta beklemeye başlıyoruz. Herkes para verip bilet alıyor. ‘-Bizim ‘Müze Kart’ımız var.’ diyoruz ‘-yok onları yenileyeceğiz beklemeniz lazım’ diyor görevli. Bu arada herkes söyleniyor. Çünkü 2 kişi içeride oturuyor. 

Biri bilet keserken diğeri kartları presliyor falan.. Halbuki iki pencere açsa, biri müze kartlılarla ilgilense, diğeri biletli müşteriler ile problem kalmayacak. Anlıyoruz ki vakit kaybını bizim kartları ana barkodlu karta geçirirken yaşıyorlar. Resimleri tarıyorlar, karta basıyorlar…Hepsi vakit alıyor. Tabi normal biletleri bekleyen insanlar haliyle tepki gösteriyorlar. Bizim görevlilerden hiçbir ses soluk çıkmıyor. Hatta bir uyarı bile yapmıyorlar. Ne söylerseniz söyleyin sanki yüzleri duvar olmuş. Bir küçük açıklama belkide bu kadar insanı yatıştıracak, ama benim devlet görevlim hiçbir empati kurmuyor halkıyla. Müzeye giriş kişi başı 15 ytl. Müze karta ücretsiz. Araba ile içeri gireceklerden ayrıca 4 ytl otopark ücreti alınıyor. Bizde araç parası ödüyoruz. Ancak otoparkta ne bir görevli bu biletlere bakıyor ne de biletleri göstermeniz gereken yer var. Siz siz olun otopark parası ödemeyin.

Truva antik kenti uğruna yazılmış çizilmiş onlarca eser var. En bilineni bir kaç sene önce vizyonda olan Troya filmiydi. Buraya gitmeden önce bu filmi izleyip etrafa bakınmakta fayda var. İçeri girdiğimizden itibaren her tarafta onlarca turist kafilesi dikkatimizi çekiyor. Her grubun başında olayları ve eserleri anlatan bir yetkili mevcut. Her yeri anlayarak ve dikkatle inceleyerek ilerliyorlar. Bizimde aklımıza Almanya’daki Meersburg Kalesi geliyor. Orada her yarım saatte bir kaleyi anlatan bir rehber toplanan turistleri herhangi bir ücret almadan 5 farklı dilde anlatarak çok daha bilinçli gezmelerini sağlıyordu. Burada da neden olması ki bu? Çünki bizim yerli turistimiz için hiçbir kolaylık sağlanmıyor bu tür yerlerde. Bazı panoları okuyalım diyoruz bilgilenmek için. Fakat resmen o kadar ağır bir dille ve oldukça uzun yazılmış bilgiler var ki insan ilk paragrafı okuduktan sonra sıkılmaya başlıyor. Herkesin anlayacağı basit ama etkin bilgiler konulursa daha faydalı olur diye düşünüyoruz. Buradaki gezimizi bir Amerikalı ve Alman turist grubuna katılarak bilgiler alarak devam ediyoruz. Bu tarihi hazineyi mutlaka görmeli hatta çocuklarınızı alarak gelmelisiniz.

Çanakkale yoluna tekrar giriyoruz ve biraz ilerleyip ‘Kumkale Şehitliği’ tabelasını görüyoruz. Biranda içimiz cız ediyor. Artık Çanakkaleye adım adım yaklaştığımızın resmidir bu şehitlik tabelaları. Tüylerimiz diken ola ola boş köy yollarından geçiyor ve sonunda şehitliğe varıyoruz. Çanakkale’nin rüzgarı ağaçlar arasında ıslık çalarken, insan ne yapacağını şaşırıyor. Nasıl şehit olduklarını anlatan yazıyı okuyup olayları kafanızda canlandırdığınızda ise bir hüzün çöküyor üzerinize. Nasıl bir vatan sevgisidir bu, nasıl bir fedakarlıktır..Aklımıza hemen ‘Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda!” dizeleri geliyor. Henüz içimizdeki bu duygusallığı atamamışken Çanakkale yönünde ilerliyor ve yanan ormanlar ile başbaşa buluyoruz kendimizi. İçimiz acıyor. Bu seneki tüm gezilerde çok yanan orman gördük ama bu kadar büyük alanların heba oluşunu ilk defa görüyoruz. Bu yanan ormanların arasında bizi Ertuğrul tabyası tabelası karşılıyor. Yoldan içeri giriyoruz. Moralimiz bozuk. Çünkü yanan kısımların tam göbeğindeyiz. Hala is kokuyor her yer. Yangının tüm dehşetini birebir yaşıyoruz. 

Ertuğrul tabyaları orman içerisine gizlenmiş biçimde tam boğazı gören konumuyla hala bizlerin tüylerini diken dike ediyor. Gemilerimizden sökülen bu toplar boğazlardaki geçişi engellemek için buralara yerleştiriliyor. Etrafta yine bir görevli dahi yok. Şimdi anlatacaklarımız ise daha vahim. 

İlla başımızda birilerinin olup bize sopamı göstermesi gerekiyor! Bu topçu bataryalarının içine yazılmadık isim, yapılmadık ilan-ı aşk kalmamış. Biri ‘Ahmet’ yazmış; öbürü ondan daha büyük ‘Mehmet’ yazmış. Hemen yanında ‘Ali Ayşe’yi seviyor’ yazıyor. Bu mudur tarih bilincimiz. Bu mudur top’lara saygımız. Şehitlere saygımız? Nasıl bir heyecandır bu tarihin içine kadar girip isimler kazımak! Üzüntümüz diplere vuruyor. Hani biz şehitlerine, insanlarına, eserlerine saygılı bir toplumduk? Off of..Yok..bize sopalı biri lazım. Top bataryasının içine giriyoruz. O kadar sinirliyiz ki orada yazan isimleri bulup ‘neden yaptın!?’ sorusunu sormak istiyoruz. Açıklaması nedir çok merak ediyoruz. Neyse.

Bu bataryaların içerisinde sığınaklara kaçılan ya da aşağıdaki mahseninden bomba ikmalı yapılan, en fazla bir insanın eğilerek geçebildiği küçük delikleri bulunuyor. Bu deliklerden de girerek, aşağı labiretlerden oluşan sığınaklara iniyorum. Eşim Fulya burada beni yukarıda bekleyeceğini söyleyerek orada kalıyor. Küçücük bir ışık ile tüm odaları dolanıyorum. Zifiri karanlık her yer. En sonunda bir koridordan çıkarak kendimi ormanın içerisinde bir yerde buluyorum. Resmen tarihi damarlarıma kadar yaşıyorum. Bundan sonra arabada birde büyük el feneri taşımak şart oldu diyoruz. :) 2 bataryayı da dolaştıktan sonra Çanakkale’ye artık giriş yapıyoruz. Akşam olmak üzere. Çanakkaleyi askerlik zamanlarımızdan ve öğrencilik zamanlarımızdan dolayı az çok biliyor tanıyoruz. Akşam yemeğimizi yedikten sonra ilk işimiz peynir tatlımızı yemek üzere meşhur ‘Babalık Tatlı Salonu’ na gidiyoruz. Üzerine dondurma da koydurup afiyetle yiyoruz. TÜm bunlar için 5 Ytl ödüyoruz. Buraya geldiğinizde bu küçük ama oldukça eski tatlı salonunda yemeden dönmeyin. Şehir turumuzu yapıyoruz. Aslında şehir girişine yapılan onlarca konut haricinde 6 yıl önceki gibi duruyor Çanakkale. Liman hala aynı güzellikte. Limana paralel sıralanmış cafe ve restoranlarından birinde yiyip içebilirsiniz. Troya filminde kullanılan atın kendisi ile karşılaşıyoruz limanda. Herkes fotoğraf çektiriyor. Bizde bu anı kaydediyoruz fotoğraf makinamıza.

Çanakkale boğazından Eceabat’a geçiş Denizcilik işletmelerinin arabalı vapuru ile 20 Ytl. Sabah ilk işimiz Eceabat’tan Kilitbahir’e gitmek ve Kilitbahir Kalesini gezmek. Sahile paralel uzanan yol oldukça keyifli. Yolda karşımıza ilk çıkan müzeyi geziyoruz. Milli Park Müdürlüğü Müzesi. 2.5 Ytl verip girdiğiniz müze çok kapsamlı değil fakat içeride bulunan eserler ve fotoğraflar ilgi çekici. Yine olmayan broşürler burada da karşımıza çıkıyor. Fakat buradaki görevli kendi bildiğince yardımcı olabileceğini söyleyip en azından bu eksikliği gidermeye çalşıyor. Bu müzeye 5.dk. uzaklıkta mesafede Kilitbahir Kalesi bulunuyor.

Artık boğazların en dar noktasındayız. Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptılrılan kale daha sonraları yapılan eklentiler ile Mecidiye ve Namazgah tabyalarına kavuşuyor. Müze kartlarımız ile giriş yaptığımız sırada girişteki görevli bey 16 Mayıs tarihinde bir kişinin surlardan düştüğünü ve hayatını kaybettiğini söylüyor. Bu yüzden dikkatli olmamızı hatta gerekmiyorsa çıkmamamızı da ekliyor. Herkes gibi bizde kafamızı sallayıp içeri giriyoruz. Mimarisi oldukça hoşumuza giden bu kalede insanların bu kadar yükseklite bir zamanlar nasıl çarpıştıklarına doğrusu aklımız almadı. Kuleler o kadar yüksek ki aiağıdaki insanlar küçük küçük gözüküyorlar. Bu yüzden dikkatli olmakta fayda var. Hemen birz ilerisindeki tabyalarımızdaki düzen ve güzellik dikkatimizi çekiyor.

Kilitbahir kalesinden çıkıp hemen kendimizi Namazgah Tabyalarında buluyoruz. Zaten yürüme mesafesinde bir yer. Burası kısa bir süre önce Opet tarafından restore edilip kullanıma sunuldu. Giriş 2.5 Ytl. Bizde oldukça beğendik, anlatımlar sunumlar çok güzel. Bir oda içerisinde maketler konularak canladırmalar yapılıyor, diğer odada isteyen Çanakkale Savaşı ile ilgili film izliyor. yukarıda bir alanı Kahve ve çay içebileceğiniz bir alana dahi çevirmişler. Bu arada bir konuşmaya tanıklık ediyoruz ve aşağıda serbest ücretli rehberler kiralayabileceğimizi öğreniyoruz. Kimi kalabalık aileler tüm savaşın geçtiği Çanakkale yarımadası günübirlik tura bu rehberleri tutuyorlar. Bu rehberlik hizmeti pazarlık kabiliyetiniz ile beraber 60-100 ytl arasında değişiyor. Hediyelik eşya satan kısımları bile güzelce düzenlenmiş bu tabyalarımızdan 10 Ytl karşılığı eski bir İngiliz gazetesinin 18 Mart tarihli nüshasının kaliteli bir kopyasını alarak (içerisinde harita var, bunu çerçeveleteceğiz) buradan ayrılıyoruz. İstikametimiz Tekirdağ.

 

Ne de olsa artık turumuzu bitirip yavaş yavaş evimize dönme vakti. Yarın iş başı yapacağız. Ama dönüş yolculuğumuzu da eğlenceli hale getirmek istiyoruz. Otoban üzerinden Tekirdağ-İstanbul yapmak yerine Şarköy-Mürefte-Tekirdağ yapıyoruz. Yol o kadar güzel ki yer yer dik yamaçları tırmanıyor, yükseklikten içiniz cız ediyor, köylerin arasından geçiyorsunuz, yer yer denize sıfır ilerliyorsunuz. Nereye kadar? Taa ki Uçmakdere’ye kadar. Bundan sonra yaklaşık 15 km. tam bir ızdırap içerisinde bozuk ve kayalık, taşlık bir yoldan ilerliyorsunuz. O kadar kötü ki yol, sadece jipi olanlar için diyebiliriz. İlk başlarda biter diye beklerken bir süre sonra biz bittik. Pişman olduk diye söylenmeye başladığımız bir an Yeniköy’e vardık. Burada yol tekrar asfalt oldu ve biz artık dağ yolunu terkedip bu asfalt yoldan Tekirdağ’a vardık. Tekirdağ Köftesi yemek için Köfteci Özcanlar’ı bulduk. Zaten kime sorarsanız gösteriyorlar. İçeride yer yok. herkes kapıda bekliyor. Bizde bir süre bekledikten sonra yer bulup oturuyoruz. Fakat insanların beklediği kadar lezzetli bir köfte ile karşılaşıyoruz. Bir porsiyonda 10 köfte var. Bunları 5’er 5’er servis ediyorlar ki tabağınızda soğumasın. İki porsiyon köfte, bir piyaz, iki büyük şişe ayran için toplam 21.50 Ytl ödüyoruz. Sıra beklerim diyorsanız mutlaka ama mutlaka buraya uğrayın köfte için. Yemeğimizi yedikten sonra evimize doğru tekrar yola koyuluyoruz.

Eki 10 2008

Küçük Ege Turu 4.Bölüm: ‘Babakale, Gülpınar Apollon Smintheus Tapınağı, Alexandrea Troas Antik Kenti,, Dalyan Köyü, Bozcaada’

Gezimizin bu bölümünde artık bayramın tam ortasına geldik. Yani yavaş yavaş dönüş rotasına doğru girmek gerekiyor. Assos’a kadar zaten geldiğimiz yolu tekrar geri dönüyoruz. Behramkale köyünün içerisinden ‘Babakale’ tabelasına doğru dönüyoruz. Babakale-Behramkale arası yaklaşık 35 km. Babakale’ye varana kadar yol tamamen köylerin arasından ilerliyor. Bayram dolayısıyla köyler arasında bayram ziyareti dikkatimizi çekiyor. Bayramda birbirine yakın köylerdeki insanlar tertemiz ve renkli giyisileri ile yolların kenarında, yine köyler arasında çalışan minibüsleri bekliyorlar.

Hatta yol boyunca bize elleriyle dur işareti yapan, oldukça yaşlı bir dede ile eşini aracımıza konuk ettik. Teyze ile amca bir sonraki köyde indiler. Ancak o kısacık süre içerisinde bize kendi hayatından tutun da, kızının hayatına, İstanbul’daki yakınlarına kadar birçok bilinmeyene açıklık getirdi, anlattı biz sormadan. :) Bizi de oldukça memnun etti. Bu arada yine bu köylerde her yer çocuklar için oyun alanı. Ahırlar, kümesler, bağ, bahçe, yol…Çok mutlu gözüküyorlar. Hatta o kadar doğallar ki koşarken durup çişlerini oldukları yere tarlaya yapıp, koşmaya devam ediyorlar. Bu bizi hem güldürdü, hemde şehirlerde yaşayan, sokaklara bile çıkamayan çocukları hatırlattı…Bizde onları gördükçe sürekli durup bayramlarını kutladık ve çikolata ikram ettik. Aslında böyle zamanlar için arabanın torpido gözünde biraz çikolata bulunmasında fayda var. 

Babakale yolu köyler arasında kıvrıla kıvrıla giden ve oldukça keiyfli bir yol. Babakale Türkiye’nin en batı ucu olarak geçiyor. Zaten köye girdiğinizde hemen meydanına park ediyorsunuz, zaten burası da kalenin yanıbaşı. Köyün meydanındaki kahvede bir kalabalık var. Tüm erkekler oturmuş geleni geçeni izliyorlar. Aslında izlenecek tek şey burada tarihi kale kapılarının tamamen bakımsız bir şekilde yolun ortasına kamyonetlerin arasına yatırılmış olmasıydı. Bu manzara karşısında hayretlerimizi gizleyemedik. Başka bir ülkede olsa bu kale kapıları inanılmaz bir biçimde korunurdu. Zaten bu hayretimiz kale kapısından girince de devam etti. Çünkü tarihi olabilecek bir çok mataryel ulu orta oracıkta duruyordu. Kimi harap olmuş, kimi paramparça vaziyette. İçeri giren çıkan belli değil. Bir bekçi yok. Broşür zaten yok? Yanlız kalenin surları oldukça bakımlı. Belli ki yeni restorasyondan geçmiş. 

Burası aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun son yaptığı kale. Buradaki halkın korsanlardan çok şikayet etmesi sonucunda bir güvenlik sağlamak amacı ile bu kale yapılıyor. Kalenin surlarına doğru çıkıyoruz. Muhteşem bir manzara karşılıyor bizi. Burada gördüğümüz denizin temizliği ve şeffaflığı Bozcaada’ya kadar bizi takip edecek. Hatta denizde birde dalgıç gözümüzden kaçmıyor. Daha sonra kitaplardan öğreniyoruz ki dalış için çok uygun yerleri varmış ve bir çok dalış yapılıyormuş. Kale’den çıktığımızda aşağı doğru inen küçük bir yol var. Burası da limanına gidiyor. Yaklaşık 200m sonra bir baraka balık lokantası ve limandaki balıkçı teknelerini görüyoruz. Havanında ısınmasıyla liman oldukça yoğun çöp ya da leş gibi bir koku yayıyor. Bu kokuya dayanamayıp Apollon tapınağına doğru yola çıkıyoruz. 

Apollon Smintheus Tapınağı Gülpınar’da bulunuyor. Babakale-Gülpınar yolu sahil şeridinden giden yolu çok keyif alarak katettik. Yolların ve manzaraların tadı nefis. Tapınağın bir kısmı sergilenirken diğer kısımlarında kazı çalışmaları devam ediyor. Kapalı birde alan var. Burası da çıkan bazı kalıntıların sergilendiği müze kısmı. Birçok taş üzerinde hayvan motifleri mevcut. Bu aslında Apollon’un Akhalı’lara okları ile veba salgınını anlatmasından başka bir tasfir değil. Ok havada fareye dönüşüp hastalık yaymış. Müze Kart’ımızı burada da gösterip ücretsiz gezimizi devam ettiriyoruz. Bu tapınak şu anda Efes Pilsen katkılarıyla restore ediliyor. Bu sponsorluğu alanda birçok kısımda görmeniz mümkün. Tapınak yıl boyu açık oluyormuş, müze kısmı ise yazları ziyaret edilebiliyor. 

Alexandrea Troas antik kenti tabelalarını takip ediyoruz bu sefer. Yaklaşık 45 dk. sonra varıyoruz. “-Alexandrea Troas antik kentini bizim insanımızdan daha çok yabancı turistler biliyor ve geliyor.” diyor görevli İsmail bey. Aslında burada şansımız oradaki görevli İsmail bey oldu. Bizi aldı, tüm çalışmaları, kazıları, tarihi, olayları teker teker anlattı. İnanılmaz bir bilgi birikimine sahip. Oldukça da keyifli anlatıyor. Tekrar teşekkürler İsmail bey. Bundan binlerce yıl önce insanlar şehir içi yollarını devasa taş kütlelerinden oluşturmuş. Her bir taş parçası devasa boyutlarda ve inanamayacağınız biçimde düzgün şekillendirilmişler. Beynimizi zorlayan bir diğer konu da binlerce yıl önce bu taşların nasıl buralara taşındığı yapıldığı? Hatta daha da enteresanı bu kazı çalışmaları sırasında bizim Kapalıçarşı gibi kapalı bir yeraltı çarşısı bulunmuş. Şehrin kanalizasyon sistemi var! Borular ile bu kanalları birbirine bağlamışar. En ilginç olanı da ara bağlantıları bugünden farksız! Hatta bu kanalların havalandırmalarını bile düşünmüşler 20m derinlikte kuyular açmışlar.

Bunları kazı alanı üzerinde bizzat görerek incelemek çok etkileyici. İsmail bey. ‘-Yabancılar nerede ne var. Neden burası bu kadar önemli herşeyi biliyorlar. Bizim insanımız ise sorgulamıyor bile. Bu nedir? Kim yapmıştır? Geliyor alışveriş merkezinde pantalon bakar gibi geziyor ve hemen çıkıp gidiyor.’ diye ekliyor. Gerçi bizce de en azından bir broşur verilse diye ekliyoruz. Gezdiğimiz büyük yerler hariç hiçbir yerde ilgili broşür ya da bilgi alamıyoruz. Bilet parası veriyoruz? Peki ya hizmet?..

Bu alan ile karşılıklı hamam kalıntıları da var. Devasa büyüklükte taşlar binlerce yıldır birbirlerine ne beton ile ne harç ile bağlılar. Ama bir kemer oluşturmuşlar. Çok heyecan verici. Hele oralara kadar nasıl kaldırmışlar insanın aklı almıyor? Gezip gördük diyoruz ve yaklaşık 5dk. uzaklıkta Dalyan köyü’ne ilerliyoruz. Birşeyler yeme vakti. Karnımız acıkıyor.

Dalyan köyüne girdiğinizde hemen solunuzda ‘Aile Restorant’ var. Burada Levrek kızartmalarımızı söylüyoruz. Tam zamanı diye ekliyor sahibi Selçuk bey. Aslında burasının lezzetinden dolayı daha öncede birçok dergi ve kitapta çıktığını ekliyor. Bizde balığımızın resmini çekiyoruz, yolunuz düşerse mutlaka bu taze balıkları tadın. İki kişi 55 Ytl hesap ödüyoruz. Bu tutara büyük salata, kalamar tabağı, zeytinyağlı tabağı, içecekler dahil. Geceyi burada geçirelim mi diye düşünürken vazgeçip, sabah Bozcaada’ya gideceğimizi düşünüp Geyikli limanına yakın bir yerde konaklamanın daha uygun olacağını anlıyoruz. Tekrar Alexandrea Troas antik kenti yolu üzerinden devam ediyoruz, istikamet Geyikli.

Geyikli’ye vardığımızda hava kararmıştı. Artık bir yer bulup günün yorgunluğunu atmamız gerekiyor. Şehirde pansiyonlar ve birde 3 yıldızlı otel var. Biz (temiz de gözüken) oteli düşünüp yer için bakmaya gittiğimizde lobide oturan ve cep telefonlarıyla oynayan 6 adet adamdan geceliği 50 ytl’de olsa haz alamadık. Hemen yakındaki esnaftan kısaca bilgi alıp Ezine’de Öğretmen Evi’nin bulunduğunu öğrendik. Zaten 15 dk. falan sürüyor yol. Zaten Geyikli’deki otelde yer varmış diyoruz Öğretmen Evi’ni deneyelim? En kötü ihtimal geri döneriz..Öğretmen Evi’nde süit odayı tutuyoruz. Geceliği 40 ytl oda fiyatı. :) Kahvaltı hariç tabiki. Ama konaklamalar için bu sefer ekonomik ve güzel çözümler ürettiğimizi düşünüyoruz. Zaten topu topu bir gece kalacağız. Hava Ezine’de inanılmaz soğuk. Odamıza yerleşiyor ve sabah Bozcaada’ya geçmek üzere planlarımızı yapıyoruz.

Geyikli limanından Bozcaada’ya her saat başı (09.00-19.00) arabalı vapur var. Tek saatler adaya gidiş, çift saatler Geyikli İskelesine dönüş. Sabah 9’da vapurdayız. Sıra yok. Hatta vapurun arka kısmında 8-10 araçlık bir boşluk bile kalıyor. Vapur ücreti gidiş 3, dönüş 26 ytl. Yolculuk 30-45 dk. sürüyor. Deniz durgun. Güneş yavaş yavaş ısıtıyor içimizi. Bozcaada’ya yanaşıp onlarca araç boşalıyor iskeleye. İner inmez dönüş için saatli rezervasyonumuzu yaptırıyoruz yoksa vapurda yer kalmayabiliyor. Bunu size de öneriyoruz. Özellikle yazın kalabalık olduğu zamanlarda vapurlarda yer bulmak sınıtı olabiliyor.

Bozcada’nın arka sokaklarında aracımızı bırakıyoruz. İskele tarafına onlarca kahvaltı yapabileceğiniz yer mevcut. Yine iskelenin devamında bu sefer restoranlar başlıyor. Gözümüze kestirdiğimiz Ada Cafe’ye oturuyoruz. İki kahvaltı tabağı, ve ortaya omlet söylüyoruz. Ekmeğimizi bandıra bandıra yediğimiz bu lezzetli kahvaltı için toplam 22 Ytl hesap geliyor. Biz kahvaltımızı yaparken arkamızda bulunan parkta bir insan kuyrudur gidiyor. herkes bir arabaya doğru kuyruk yapmış. Oturduğumuz yerden de net göremiyoruz nedir bu diye? Biraz sonra gazete kuyruğu olduğunu anlıyoruz. Adaya yeni gelen gazeteleri bitmeden alma kuyruğu. :)

Bozcaada kalesi’ne doğru yöneliyoruz. Burada müze kartımız geçmiyor. Kültür Bakanlığı’na bağlı olmayan bir müze. Giriş 2.5 Ytl. Kale oldukça temiz ve korunmuş vaziyette. Restorasyonu da güzel yapılmış. Konumu itibariyle manzarası çok etkileyici. Bu arada kaleyi biz gezerken akın akın tur otobüsleri gelmeye başlıyor. Bir anda ortalık kalabalıklaşıyor. Yazın burayı düşünemiyoruz bile? Kale’de bile kalabalık gruplar hızlı hızlı dolanmaya başlıyorlar. Bu hızdan da bizim başımız dönüyor. Kalabalık gelmeden bakabileceklerimizi görmek için biz onlardan daha hızlı davranmak zorundayız. bir süre sonra burdan çıkıyoruz. Tenha olan park, bizim kahvaltı ettiğimiz alanlar, hepsi dolu. Oturacak yer kalmamış. Neredeyse iğne atsanız yere düşmeyecek. Koca koca otobüsler, grup grup insanlar…of..tamam diyoruz. hemen buradan uzaklaşalım. Kendimizi ara sokaklara atıyoruz. Nefis! Eski rum evleri, taş evler..

Bozcaada’da özellikle bağcılık ve şarapçılık gelişmiş durumda. Tatil turları da bu üretim yapan fabrikaları, mahsenleri gezdiriyor. Sizde herhangi bir markaya danışıp nereyi görebileceğinizi öğrenebilirsiniz. Bizde Corbus şaraplarının mahsenini geziyoruz. Burada mahseni anlatan yetkiliye, şarap nasıl üretiliyor, hangi aşamalardan geçiyor gibi kafanızdaki tüm soruları sorabilir ve cevaplarını alabilirsiniz. Ada üzerinde tatil olanakları da çok fazla. Bir çok butik otel, pansiyon bulunuyor. Fiyatlar çok değişken olmakla birlikte yer sıkıntısı pek çekilmiyor. En azından açıkta kalmazsınız diyelim. Bayramlar ya da özel günler hariç..Ağustos ayı’nda bağbozumu festivali olduğundan bu ayda biraz sıkıntı yaşanabilir. Devam…Yönümüzü Ayazma plajına çeviriyoruz ama yol üzerinde giderken rüzgar enerjilerini görmek için yoldan sapıyoruz. Muhteşem bir trübin bizi karşılıyor. Onlarcası da arkasında. Çok heyecan verici. Keşke ülkemizin birçok yerinde bu enerjiden faydalanabilsek. Bildiğiniz gibi bu iş için en uygun ama neredeyse hiç faydalanamayan bir ülkeyiz. Bir kaç yer hariç kullanamıyoruz.

 

Ayazma plajına doğru yol alırken etrafta onlarca güzel, küçük, sevimli çiftlik evleri dikkatimizi çekiyor. Her biri birbiriden hoş duran evlerin bir kısmı yazlık olarak kullanılıyor, bir kısmında pansiyon ya da otel hizmeti veriliyor. Plajın arkasında yine plaja paralel balık restoranları bulunuyor. Acıktığınızda limana kadar gitmenize gerek kalmıyor. Saatimizi kontrol ediyoruz, saat 14.00 vapuru için artık dönüşe geçmeliyiz diyoruz ve kısa bozcada turundan sonra limanımıza dönüyoruz. Yer ayırtsanız bile vapurlarda eğer zamanında gitmezseniz kuyrukta yerinizi başkasına veriyorlar ve açıkta kalabiliyorsunuz. Bu yüzden yarım saat önce limanda olmakta fayda var.

Eki 5 2008

Küçük Ege Turu 3. Bölüm: ‘Altınoluk Çam Mahallesi, Tahtakuşlar Etnografya Müzesi, Akçay Hasanboğuldu ve Sütüven Şelalesi’

Altınolukta Öğretmen evi’nde yerimizi ayarlıyoruz. Öğretmenevleri konaklama açısından birçok yerde ekonomik ve temiz bir çözüm sunuyor. Öreneğin 5 çeşit akşam yemeği 8 ytl. Konaklama bedeli 2 kişi 4o Ytl. Tabi bu fiyatlar bulunduğunuz şehre göre değişiyor. Bavullarımızı bıraktıktan sonra kalabalık ve yoğun Altınoluk merkezinden eski Çam mahallesine doğru yukarıya tırmanıyoruz. Şehir merkezine 5 dk. uzaklıkta bulunan mahalle eski evleri ve tertemiz oksijeni ile bir anda farklılaşıyor. Ancak bayram yoğunluğu şehir merkezini kalabalıklaştırmış ve açıkçası hiç şehirleri, alışveriş merkezlerini özlememişiz. Hemen kendimizi Akçay istikametine atıyoruz. Yol üzerinde ilerlerken ‘Tahtakuşlar Köyü ve Özel Etnografya Müzesi’ tabelasını yolun orta refüjünde göreceksiniz. Biraz tabelalardan yakalaması zor oluyor ama herhangi birine sorarsanız hemen tarif edip gösteriyorlar.

Yine dağlara doğru tırmanış başlıyor ve 2-3 km ileride sol tarafta özel Etnografya müzesini görüyorsunuz. Hava yağışlı olmasına rağmen bizim bulunduğumuz süre içerisinde birçok kişi gelip ziyarette bulundu. Müze sahibi Alibey Kudar adında emekli bir öğretmen. Oldukça hoş bir sohpete sahip Alibey beye kafanızdaki tüm soruları sorabilirsiniz, sizi bilgilendirmekten ve tecrübelerini paylaşmaktan büyük bir keiyf duyuyor. Müze ücreti tam 2 Ytl. İçeride Türkmen kültürü ile ilgili eşyalar, Kütüphane ve deniz ürünleri bulunuyor. Bu müze aynı zamanda 1994 yılında UNESCO ödülü almış. İçeride 360 kg ağırlığında 197 cm uzunluğunda bir deniz kaplumbağası da bulunmakta. Bu kaplumbağa dünyada sergilenen en büyük deri sırtlı deniz kaplumbağası. Müzeden çıkıp devam ettiğiniz takdirde yol sizi Tahtakuşlar köyüne götürüyor. Ama bizim programımızda şelalerimizi görmek var. Tekrar geldiğimiz yoldan aşağıya doğru iniyoruz, sağlı sollu her yer Assos’tan beri zeytin ağaçları ile kaplı. Milyonlarca ağaç bizi yol boyunca yalnız bırakmadı.Ana yola inip Güre’yi geçtikten sonra Akçay’ı da arkada bırakıyorsunuz ve Zeytinli köyüne doğru ilerliyorsunuz. Yol girişinde zaten Kaz dağları milli alanına girdiğinizi belirten bir tabela size herşeyi uzaklıkları ile gösteriyor. Köyü bıraktıktan sonra dağ yolları başlıyor. Bu yollar oldukça dar ve dikkatli gitmekte fayda var çünkü aynı zamanda bozuk satıhlar mevcut. Yolun sonunda bir giriş kapısı mevcut. Burada Milli Parklar Bekçisi sizi karşılıyor diye düşünürkeen, bakıyoruz ki, kimse yok. Terkedilmiş gibi bir görüntü var. Bir kaç yüz metre ileride bir iki şelale lokantası var. O tarafa ilerliyoruz ve o sırada lokantaların yanından bir adam çıkıyor elinde makbuzlar ile. Görevli midir? Kimdir nedir bilmiyoruz? ‘-Giriş ücretli abi’ diyor. Bakıyoruz elinde resmi makbuzlar var. İyi bakalım diyip arabalar için 6 ytl olan biletimizi alıyoruz. Tabiki inanılmaz bir serinlik var. Suların uzaktan gelen şırıltısı kulaklarımızı çınlatıyor. Aracınızı koyduğunuz bu noktadan itibaren yaya olarak devam etmek zorundasınız. Şalalenin suları yer yer büyüklü küçüklü göletler oluşturmuş. Bu göletlere tahta masalar bırakılmış. Yazın tahmin ediyorz ki buralarda bol bol mangal keyfi yapılıyor. Yaklaşık 200-300 metre taşlardan ve patikalardan çıkarak dağa doğru hafif bir tırmanma yapıyorsunuz. İleride yolun sonunda büyük bir kayanın üzerinden şarıl şarıl beraak mı berrak bir su orta büyüklükte bir gölete akıyor. Bu su temizlik ve berraklığının yanısıra köyünde içme suyuymuş. Hatta su o kadar temiz ki bardağınızı daldırıp suyu içebilirsiniz. Zaten suyun bir kısmını köylüler bir kanal ile yönlendirmişler. Orada bulunanlar suyun seviyesinin az olduğundan bahsediyorlardı, yaza girerken tahminimizce daha da gürül gürül oluyor bu şelale.

Ana yola inip Güre’yi geçtikten sonra Akçay’ı da arkada bırakıyorsunuz ve Zeytinli köyüne doğru ilerliyorsunuz. Yol girişinde zaten Kaz dağları milli alanına girdiğinizi belirten bir tabela size herşeyi uzaklıkları ile gösteriyor. Köyü bıraktıktan sonra dağ yolları başlıyor. Bu yollar oldukça dar ve dikkatli gitmekte fayda var çünkü aynı zamanda bozuk satıhlar mevcut. Yolun sonunda bir giriş kapısı mevcut. Burada Milli Parklar Bekçisi sizi karşılıyor diye düşünürkeen, bakıyoruz ki, kimse yok. Terkedilmiş gibi bir görüntü var. Bir kaç yüz metre ileride bir iki şelale lokantası var. O tarafa ilerliyoruz ve o sırada lokantaların yanından bir adam çıkıyor elinde makbuzlar ile. Görevli midir? Kimdir nedir bilmiyoruz? ‘-Giriş ücretli abi’ diyor. Bakıyoruz elinde resmi makbuzlar var. İyi bakalım diyip arabalar için 6 ytl olan biletimizi alıyoruz. Tabiki inanılmaz bir serinlik var. Suların uzaktan gelen şırıltısı kulaklarımızı çınlatıyor. Aracınızı koyduğunuz bu noktadan itibaren yaya olarak devam etmek zorundasınız. Şalalenin suları yer yer büyüklü küçüklü göletler oluşturmuş. Bu göletlere tahta masalar bırakılmış. Yazın tahmin ediyorz ki buralarda bol bol mangal keyfi yapılıyor. Yaklaşık 200-300 metre taşlardan ve patikalardan çıkarak dağa doğru hafif bir tırmanma yapıyorsunuz. İleride yolun sonunda büyük bir kayanın üzerinden şarıl şarıl beraak mı berrak bir su orta büyüklükte bir gölete akıyor. Bu su temizlik ve berraklığının yanısıra köyünde içme suyuymuş. Hatta su o kadar temiz ki bardağınızı daldırıp suyu içebilirsiniz. Zaten suyun bir kısmını köylüler bir kanal ile yönlendirmişler. Orada bulunanlar suyun seviyesinin az olduğundan bahsediyorlardı, yaza girerken tahminimizce daha da gürül gürül oluyor bu şelale.

 

Şelalelerin olduğu milli parka girdiğimiz yerin sol tarafında ise Sütüven Şelalesi bulunuyor. Bu su da oldukça yukarıdan bir küçük gölete akıyor. Akşam kalmak üzere tekrar Altınoluk’a dönüyoruz.

Eki 5 2008

Küçük Ege Turu 2. Bölüm: ‘Küçükkuyu, Yeşilyurt Köyü, Adatepe Köyü, Zeus Altarı’

Ah Assos ne güzelsin sen diyerek, sahil yolundan yavaş yavaş sallana sallana Küçükkuyu’ya doğru ilerliyoruz. Hava iyiden iyiye soğudu. Bu gezide aslında Assos’un ilerisine geçmeyecekken buralara kadar geldik görmeden gitmeyelim diyerek rotamızı değiştirdik. Yoksa başlangıç noktasını en son gideceğimiz yer olarak belirlemek en doğrusu olacaktı. Ama burada her yer yakın ve en güzeli de ‘0’ trafik.

Küçükkuyuya geliyoruz. Ana yol üzerinde yolun kıyı kısmına kurulmuş tipik bir kötü betonlaşma örneği küçük bir tatil yeri. Birçok yazlık ev ve yazlıkçı mevcut. Yazları buraların nüfusları 2-3 hatta 4 katına kadar çıkıyor. Fakat havadan mıdır bilinmez şimdilik sakin. Şehirde neredeyse hiç vakit harcamadan dağın yamacında bulunan televizyonlarda sürekli bahsedilen ‘Yeşilyurt Köyü’ne doğru ilerliyoruz. Dağ yolu tarafından ilerlerken sağa küçük bir ayrım var ama bu ayrımı kaçırmanız mümkün değil bir çok butik otel tabelası zaten sizi uyarıyor. Dar ve virajlı bu yola saptığınızda bir kaç yüz metre sonra köye ulaşıyorsunuz. Yol burada parke taşlara dönüşüyor. Köyün meydanına çıkmış oluyorsunuz bir anda. Tek kelime ile ‘Şık bir köy’. Gerçekten harika görünüyor her yer. Renkler, evler, butik oteller herşey süper. Televizyonlarda oldukça fazla tanıtıldığından çok popüler. Evlerin hepsi aslına uygun biçimde restore ediliyor. Fiyatlar o anlamda biraz yukarılara tırmanıyor. Örnek olarak pansiyonlar kişi başı 80 Ytl kahvaltı dahil. Ama bu fiyatlara muhteşem bir oksijen ve mimari dahil. Tüm köyü gezerken bu popülerliğin aynı zamanda tezat bir komiklik yarattığını görüyoruz. Gelen misafirlerin bir çoğunun oldukça lüks arabaları dikkat çekiyor. Siyah camlar, büyük jipler ve benim yurdum insanı bu parke taşlı yollarda topuklu ayakkabıları ile yürümeye çalışıyor. Makyajlar Bağdat Caddesi ile yarışır. ”-Hanımefendi köydesiniz! Keşke rahat ayakkabı giyseydiniz’ demek istiyoruz. Ama haklı. Türkiye’yi sadece İstanbul olarak bilirseniz buraya abiye kıyafetlerle de gelirsiniz, topukuyla da. Gülüyoruz. Geziye devam.

Köyün araç ile ulaşabileceğimiz en üst tepe noktasına kadar ilerliyoruz. Kaz dağlarının tertemiz havasını o kadar net hissediyorsunuz ki, bir süre sonra temiz oksijenden uykunuz geliyor. (Buradan dönmek için çıktığımızda bir uykumuz geldi yolda, gündüz vakti, çektik kenara uyuduk bir yarım saat :D ) Manzara vadi içerisinden denize kadar ilerliyor. Tüm sokaklar birbirinden güzel. Her köşede dikkatimiz ağaç çekiyor ‘Nar Ağacı’. Sürekli tüm ağaçlarda bol bol ‘Nar’. Artık bereketinden iki yana doğru açılmış. Kimsede toplamamış, heralde o kadar çokki artık yetişemiyorlar diye düşünüyoruz. 

Sokakları gezerken sağda solda güzel evlerin ya da yıkıntı halindeki köy evlerinin bir kısmında satılık ibareleri görüyoruz. Aslında burası son yıllarda yatırımcıların da gözdesi olmuş. Eski evleri alıp yenileyip satıyorlar. Bir çok konak elden geçiyor. Hatta tepelerde yeni konaklar ve butik oteller yapılıyor. Fiyatlar bu popülerlik neticesinde küçük bahçeli evlerde 400-450 bin Ytl civarında. Ama mutlaka her gelenin ağzından şu kelimeler çıkıyor ‘Alacaksın bir ev burada, butik otel yapıp işleteceksin..’

Yeşilyut köyünde birkaç saat geçirdikten sonra, bir sonraki durağımız Adatepe Köyü. Küçükkuyu yolunu takip ederken yine yol sizi tabelaları ile sol tarafa bu köye yönlendiriyor. Fakat bu yola girmeden önce ana yol üzerinde ‘Adatepe Zeytinyağı Müzesi’ var. Tamamen ücretsiz bir müze. Zeytinyağının nasıl hangi aşamalar ile yapıldığını eski ambalajlarından, eski şişelerine kadar hatta zeytinyağlı sabun yapımına kadar bir çok farklı detay bulmanız mümkün. Müze özel bir müze. Hemen müze kenarında bulunan fabrika satış mağazasından zeytin ve zeytinyağı ile ilgili bir çok ürün satın alabilirsiniz. Biz buradan büyük bir kavanoz dolu çizik yeşil zeytin’i 6 ytl karşılığında alıyoruz. İsterseniz müze görevlileri telefon ya da internet yoluyla da sipariş alıp İstediğiniz adrese yolluyorlar. Buraya kadar geldiyseniz oldukça bilgilendirici bu müzeyi görmeden geçmeyin. Ayrıca çalışanları sizlere güler yüzleriyle oldukça yardımcı oluyorlar çevre bilgileri ve anlatımlarıyla.

Yola devam.. Adatepe köyü tabelasından sapıyoruz, dağa doğru 3 km’lik bir yolu takip ediyoruz. Köy girişinde ‘Zeus Altarı’ tabelası da var. Ancak gitmek isterseniz aracınızı bırakıp bir 15 dk. yürümek durumundasınız. Yol engebeli veyahut zor değil. Hafif eğimli bir patika. Hadi diyoruz Adatepe’ye girmeden bunu bitirelim o zaman. Aracımızı park edip giriş kapısından geçiyoruz. Yürüyüş yolu üzerinde köy manzaralı yürüyorsunuz. Yol girişinde köylüler zeytinler ve birçok paketlenmiş ot satıyor. Bir süre sonra Zeus Altarı’na geliyoruz. Aslında büyükçe bir kayadan ibaret ama aslında burası Antik çağ’da tanrılara adak adanan ve kurban verilen bir yer. Zaten kayanın merdivenlerinde tırmandığınızda ”Özgürlüüüüüük!” diye bağırasınız geliyor. Bu nedir yahu? Böyle bir manzara olamaz. Ancak filmlerde olur diyorsunuz. Rüzgar çam ağaçlarının uğultusunu sizin yanıbaşınızdan geçiriyor. Güneş köşeden size bakıyor, gülümsüyor hafif hafif içinizi ısıtıyor. Burada insanın bir kurban olası geliyor. Yok böyle bir yükseklik ve manzara! Çevrede bazı ağaçlarda adaklar adanmış ve birsürü naylon bağlanmış. Aslında eskide insanlar en azından bir kumaş bir ip bağlarlardı fakat anlaşılan insanların adakları da hisleride naylonlaşmış. Şu anda kirlilikten başka bir işe yaramıyor bu naylonlar.

 

Geldiğimiz noktaya ulaşıp aracımızla Adatepe’ye doğru devam ediyoruz. Zaten bir kaç yüz metre sonra köy meydanındayız. Bu köy bilinmesine rağmen henüz Yeşilyurt Köyü kadar kalabalık ve popüler gözükmüyor. Daha doğal geliyor bize. Daha bozulmamış. Evler aynı güzellikle. Mümarların kesinlikle böyle bir deneyim yaşaması gerekiyor diye düşünüyoruz. Kapı tokmakları bile özenli, ayrı. Yavaş yavaş burada da butik oteller açılmaya başlamış. Köy meydanında oturup birşeyler içebilir, gözleme gibi ufak tefek atıştırmalar bulabilirsiniz. Yine sokak aralarında yaşlı teyzeler ve amcaların sattığı, reçel, kurutulmuş otlar, zeytinler, zeytinyağları…alabilirsiniz. 

 

Tam gezimiz biterken bir anda yağmur bastırıyor. Etraf o kadar güzel toprak kokuyor ki anlatamayız. İç geçirerek bedenimizi buradan uzaklaştırıyoruz. Turun kalan kısmına devam ediyoruz..