Eki 4 2008

Küçük Ege Turu 1. Bölüm: ”Assos, Behramkale”

Bayram tüm hızıyla yaklaşıyor. Biz henüz karar verebilmiş değiliz nerelere gidebileceğimize. Bu sene bayramda farklı bir yer görmek istemiştik. Bu sebeple aslında ‘Karadeniz Turu’ ya da ‘Doğu Turu’ istiyoruz. Fakat cuma günü iş başı yapacağımızdan bu turların vakitleri bizim programımızla uyuşmuyor. Rotamızı hemen yakın bölgelere doğru çeviriyoruz.

Bir süredir dostlarımızdan hep ‘Assos’ ismini duyuyoruz. Bizde bu sefer diyoruz ki ‘-Assos’ta kafamızı dinleyelim. Sakin, huzurlu bir tatil olsun.’ 27 Eylül Cumartesi günü öğlen 12.00 gibi kendimizi TEM otoyolunda buluyoruz. Hava yağışlı. Hatta Tekirdağ’a gelirken hızını arttırıyor. Eşimle birbirimize bakıp gülümsüyoruz. Zamanlama hatası mı yaptık acaba? ‘-Aman yağsın’ diye diye Eceabat’a kadar geliyoruz. Bundan sonrasını feribot ya da özel motorlar ile Çanakkale tarafına geçeceğiz. Biz tercihimizi özel motorlardan yana kullanıyoruz, daha küçük olduklarından hemen dolup kalkacağını düşünüyoruz. Fakat görülen o ki bunu tek düşünen biz değiliz. :) Oldukça fazla bir kuyruk ile karşılaşıyoruz. Çevredeki reklam tabelalarından anlıyoruz ki Kilitbahir’den de bu özel motorlar kalkıyor ve buradan kalkan motorlar Çanakkale’nin içine değil İzmir yolunun yakınına indiriyor. Hemen yönümüzü Kilitbahir’e çeviriyoruz. Ayrıca 5.5 Ytl. En ucuzu bu (Eceabat 11.5 Ytl). Çanakkale’den sonra hava oldukça güzelleşiyor. Sürekli bir güneş bizi kovalıyor. Gözlerimizin içine içine vuruyor. Assos/Behramkale tabelalarını takip ederek Ezine ve daha sonra Ayvacık üzerinden yaklaşık 6 saat sonra kendimizi Assos’un içerisinde buluyoruz. Yolun özellikle Ayvacık’tan sonrası oldukça keyifli ve virajlı. Açıkçası özlemişiz dağ yollarını ve yeşillikler arasından yavaş yavaş ilerlemeyi.

Kalacağımız pansiyonu bulmak isterken Assos girişinde tabelaların önünde duruyoruz ve hemen yanımıza bir yaşlı köylü teyze 2 çocuk ile birlikte geliyor. ‘-Yavrum şu tarafa gideceksen bizide götür’ diyor. Elini kapıya atıyor bizim vereceğimiz cevabı bile beklemeden binmek istiyor. Ama biz almak istemiyoruz çünki bir türlü teyzeye ısınamıyoruz. Daha sonra kaldığımız günlerde aslında bu teyzenin yapışırcasına herkese birşeyler satmak isteyen bir satıcı kadın olduğunu anlıyoruz. Ama o kadar ısrarcı oluyor ki anlatamam. İnsanı yoruyor resmen. Hemen gün batımında pansiyonumuza yerleşiyoruz. Hava serin ama güneşli. Oda fiyatları yaklaşık 50-80 Ytl arasında değişiyor. Fakat birçok butik otelde mevcut ve bunların fiyatları çok daha yukarılara tırmanıyor. Akşam yemeğimizi Assos restoranda yapıyoruz. Burası oradaki yerli köylülerin restoranı. Köfte,Patlıcan yemeği, Karışık zeytinyağlı tabağı, çorbalar’dan oluşan yemeğimiz toplamda 22 Ytl tutuyor. Yemekler lezzetli. Akşam bir küçük gezinti yapıyoruz sokaklar hala parke taşlar ile çok heyecan verici. Ayrıca evlerin bu kadar korunmuş olması da ayrı bir güzellik katıyor gezimize. 

Binlerce yıllık tarihi boyunca farklı uygarlıkları görmüş, ama güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş. Tapınak kalıntıları, Antik Tiyatro merkezi, Sultan Murat tarafından kiliseden çevrilen camiisi, herbiri ayrı bir güzelikte. Bütün alanları geziyor ve deklanşörümüze basıyoruz sürekli. Bu arada önemli bir atılım yapıp müze girişinde ‘MÜZE KART’ alıyoruz. Kişi başı 20 Ytl veriyor ve geçici kart alıyorsunuz. Bu geçici kart uygulaması küçük yerlerde oluyor. Büyük bazı merkez müzelerde (Örn. Truva Antik Şehir) kartınızı resimli bir kredi kartı gibi daha güzel bir kart ile değiştiriyorlar. Bu kartı mutlaka edinin çünkü bir kaç müze gezdikten sonra parasını zaten kat kat çıkartıyor. Neyse konumuza geri dönelim. Aristonun burada kurdğu felsefe okulu için felsefeciler Eylül-Ekim aylarında 3-4 gün süren Felsefe günleri düzenleniyor. Yurtdışından, dünyanın her tarafından felsefe öğrencileri ve felcefeciler burada toplanıp seminerler ve konferanslar verip toplanıyorlar. Osmanlı tarafından kiliseden çevrilen camii girişinde ince bir sütun üzerinde kabartmalar bulunuyor. Bu kabartmalarda bulunan haç işareti camii’ye dönüştürüldüğünde haçın kenar çıkıntıları düzleştirilerek kaldırılmış. Bu enteresan kabartmaları da mutlaka inceleyin.

Tüm bu kazı alanlarını gezdikten sonra Assos limanına doğru iniyoruz. İnerken bizim ısrarcı teyze’yi görüyoruz. Yine kollarını açmış araba durdurmaya çalışıyor. Aslında garip olan burada herkes aşırı ısrarcı. Mutlaka al al al al.. Hay allah! İstesek zaten gelir alırız neden bu kadar ısrar anlamadık? Limana daha ulaşamadan aracımızı sağda yol kenarına park ediyoruz. Çünki liman içerisinde aracınızı koyabileceğiniz bir alan yok. Fakat muhtarlık bu alan için 2.5 Ytl para alıyor. Liman kısmı oldukça güzel ve deniz inanılmaz bir berraklık içerisinde. Balıkçılar sürekli limana girip çıkıyor. Taze taze balıklar getiriyorlar. Unutmadan liman içerisinde de küçük oteller mevcut.

Liman çevresinde bir kaç adet taşlık sahil bulunuyor. Yazın buralarda denize rahat rahat girebilir, sahildeki balık restoranlarında balık keyfi yapabilirsiniz. Denize girebileceğiniz alanlar bu kadarla sınırlı değil, hemen araba ile 10 dk. uzaklıkta ‘Kadırga Koyu’ bulunuyor. Buralarda da denize girebilirsiniz.

Tüm Assos gezimizi havanın soğukluğu ve bu yüzden denize de giremediğimiz için 1.5 gün gibi bir süre içerisinde bitiriyoruz. Ama yazın özellikle deniz olduğundan burada çok daha fazla vakit geçirilebilir. Hemen rotamızı ‘Küçükkuyu, Yeşilyurt Köyü’ tarafına çeviriyoruz. Küçükkuyu tarafına araç ile giderken iki yol bulunmakta birincisi dağ yolu. Bu yol için önce Ayvacık üzerinden Küçükkuyu tarafına sapıyosunuz. Yol virajlı ama geniz ve temiz. İkinci yol ise Assos Küçükkuyu arasında sahil boyunca devam eden dar ama çok daha keyifli, yer yer virajlı ama sürekli size eşlik eden bir manzara ile ayrıca çok çok daha kısa sürüyor. Hem süre olarak hem kilometre olarak.


Ağu 20 2008

İlk “Kalkan” yolculuğu..Kaş, Kaputaş, Patara..

Tatilin heyacanına o kadar kapılmışız ki henüz yola çıkmaya 3 gün var ama bizim bavullar çoktan hazırlanmış. Arada gidip gelip bavullara bakıyoruz, bavullar da “-hadi gidelim artık, neyi bekliyoruz?” dercesine bize bakıyorlar. Cuma gecesi son kez eşyalarımızı kontrol edip sabah 3 gibi yola çıkmayı planlıyoruz. Malum İstanbul-Kalkan arası 820km ve yaklaşık 10 saat sürüyor normal şartlarda. Rotamızı İstanbul-Kütahya-Afyon-Burdur-Tefenni-Çavdır-Kalkan olarak belirliyoruz. Zaten Burdur’a kadar yolun durumunu biliyoruz. İki grup ve 2 araba olarak yola çıkmayı planlıyoruz. Sabah İstanbuldan otobana girmemiz 03.40 oluyor. Gecikiyoruz ama neyse acelemiz yok, ikinci grup teknik aksaklıklardan dolayı :) 5.30 gibi yola koyuluyor. Afyon semalarında buluşuruz diyoruz ve yolculuğumuza başlıyoruz…

İstanbul’dan Akdeniz’e inen tüm tatilcilerin kullandığı oldukça yoğun olan Afyon – Kütahya yolu gecenin bir yarısı oldukça sakin ve huzurlu geliyor. Yollar bomboş, güneşin yakıcı kavurucu sıcağı yok, en önemlisi de yolun önemli bir kısmını gece alıyorsunuz. Eee ne de olsa artık her dakikanın önemi var tatilde :). Burdura 10.30 gibi varıyoruz, ikinci grup bu sırada telefon açıyor, nerdesiniz diye ben tam şurdan girip şuraya sapın diye anlatacakken aynaya bakıyoruz ki zaten arkamızda bize yetişmişler, birbirimize el sallamaya başlıyoruz taa ki ilk ışıklara kadar. Burdur’da kahvaltı molası vermek ve dinlenmek için bayağı bir vaktimiz var. Saat 12.30 gibi tekrar yola koyuluyoruz. Tefenni-Kemer (Fethiye yolu üzerinde)-Patara yolunu takip ederek oldukça güzel ilçe yollarından süzülerek Fethiye’deki dağlara tırmanmaya başlıyoruz. Yollarda bir çok yanmış ormanlık alanlar görüyoruz. İçimiz burkuluyor resmen. O kadar çok alan görüyorsunuz ki bölge bölge yanmış yüreğiniz parçalanıyor. 

Fethiye yoluna girdikten sonra birkaç yerde yol yapım çalışmaları var. (bu yol yerine size önerimiz Burdur-Antalya yolu üzerinden/ Fethiye Elmalı ayrımını kullanmanız, hem daha düzgün, vakit kaybı da yok) Bu yol çalışmaları oldukça kötü planlanmış, ne bir tabela, ne bir uyarı üstüne üstlük bol bol mıcır dökülerek sizin sinirlerinizi sınıyorlar resmen. Bir yandan da çalışmaya devam ediyorlar. En kötüsü de toz bulutunun içerisinde yaşamak zorunda kalan köy insanımız, çalışanımız.. Normal yaşantısına devam etmek zorunda kalıyor. Neden bu işlerimiz hep ızdırap içerisinde olmak zorunda diye düşünüyor ve yola devam ediyoruz. Bu yol yapım çalışmaları ve zaman zaman(!) olan duraksamalar yüzünden yol yaklaşık 15-16 saat sürüyor. Ya sabır..ya sabır..üstünüze sürekli taşlar fırlıyor diğer araçlardan, biz yavaş gidiyoruz, biz yavaş gidince arkadaki araçlar sollamaya ve gaza basmaya başlıyor birde onların taşlarını yemek var.. tam bir savaş durumu, kendinizi ve aracınızı korumak zorundasınız. Ee ne de olsa Türk halkı olarak zor şartlar için yetiştirildik. Bunun da üstesinden geliriz..

Bol heyecanlı bir yolculuktan sonra Kalkan’a giriş yapıyoruz. Caretta Caretta adlı pansiyonumuza artık bir an önce gidip yerleşmek istiyoruz. Aracımızla sora sora şehir merkezine kadar iniyoruz, yolun bittiği noktada toprak bir yoldan ilerleyerek denize sıfır olan pansiyonumuza yerleşiyoruz. Yolculukla beraber bizi geren zamanı durdurmak için ilk işimiz saatlerimizi çıkartıp bavulumuzun içine atmak oluyor. Artık rahatız. Uykumuz gelince uyuyor, uyanınca kalkıyor, acıkınca yiyoruz. Zamanı ortadan kaldırıyoruz..kesinlikle öneririz :) 


Kalkan bulunduğu konum itibariyle oldukça zengin bir noktada. Patara plajı (12km), Kaputaş plajı (6km), Kaş (24km). Eski adı “Kalamaki” olarak geçiyormuş. Eskiden Rum’ların yoğun yaşadığı bir bölgeymiş. Zaten evlerin biçiminden, eski yapıların durumundan bunu anlamak oldukça kolay. Kalkan oldukça sakin duru bir görüntüye sahip. “-tatilde kafamı dinleyeceğim abi..” diyenlerin mekanı burası. Bu arada birçok ünlünün, yazarın, oyuncuların burada ev sahibi olduğunu öğreniyoruz. Ama olunmayacak gibi de değil hani! Şehirde pansiyon, butik otel ve oteller mevcut. Bunların büyük bir çoğunluğunda kalan turistler ağırlıklı İngilizlerden oluşuyormuş. Hatta şöyle bir söylem var: Kaş %80 Yerli, %20 yabancı turist, Kalkan %80 İngiliz %20 yerli turist. Şehrin tüm eski sokaklarını öğrenmeniz için 2 akşam yürüyüş yapmanız yeterli bu ufacık yerde. Türkiye’deki her turistik yerde olduğu gibi burada da kendimizi yabancı hissediyoruz. Esnaf yerli turisti pek önemsemiyor ve ilgilenmiyor. Neden diye kendimize soruyoruz. Halbuki “hizmet hizmettir, müşteri müşteridir..” olmalı? Hatta şehirde yemek listelerinden tutunda, talebalalara, araç kiralamadan, su sporlarına, uyarı levhalarına kadar herşey ingilizce yazıyor. Anlamayan yabancılar değil bir süre sonra siz oluyorsunuz. Kendi ülkenizde kendinize yabancı. Bu durum dünyanın başka hiç bir ülkesinde, hiçbir turistik şehrinde yok maalesef. 


Pansiyonumuzun kendine ait bir iskelesi ve şezlongları bulunuyor. Oldukça kayalık olan Kalkan’da akıllıca bir çözüm, ayrıca bizimde 1.tercih sebebimiz bu iskele. Odaların temizliği işletmenin tam bir aile sıcaklığında olması oldukça güzel ve keyifli. Hatta ortam o kadar sıcak ki, siz tam güneşlenirken yanınıza “-acıkmışsınızdır kek yaptım bakın bakalım beğenecek misiniz?” diye bir tabak kek ile Gönül hanım ya da Berna hanımla (pansiyon sahipleri) karşılaşabilirsiniz. Ya da sabah uyanıp balkona çıktığınızda pansiyonda görevli “-abla al sizin için topladım” diyen bayan çalışanın dalından sizin için topladığı muhteşem “İncir”leri hüpletebilirsiniz. Caretta Caretta pansiyonda kalmanın bedeli kişi başı 50 ytl+Kahvaltı. Fiyatlar makul. Çalışanlar oldukça güler yüzlü. Hemen hepsi ile direkt iletişime geçip sohpet ortamı kurabiliyorsunuz. Öğlen ve akşam yemekleri için özel bir siparişiniz olursa onu biraz önceden söylemek gerekiyor ama yemek konusunda “yok” yok. Canınız ne istediyse söylemeniz yeterli. Ancak yemek fiyatları bize biraz pahalı geldiğinden akşam yemeklerini Kalkan ve Kaş’taki beğendiğimiz restoranlarda yapıyoruz. Tabii bu bazen avantaj bazen ise dezavantaj oluyor. (Alışkanlığımızdan dolayı tüm gelen hesapları burada da kontrol ediyoruz ve bir kaç yerde hesaplarda 3-5 Ytl civarında eklemeleri saptıyoruz, bunları düzelttiriyoruz. Hoş bir durum değil. Ama dediğimiz gibi buraya has bir durum değil, her yerde başımıza geliyor..)

Kalkan içerisinde yapılacak pek fazla birşey yok, bir kaç otelin plajı-iskelesi, bir su sporları merkezi, limanı, liman içerisinde tekne turları ve aktivite yapabileceğiniz tur firmaları bulunmakta. Son zamanlarda Kalkan ve Kaş dalış ile ilgili ön plana çıktığından dalış firmaları da bulunuyor. Biz bir gün boyunca çeşitli koylara gitmek, deniz üzerinde keyif yapabilmek için orta büyüklükte bir hız teknesi kiralıyoruz. Günlük (24 saat değil hava kararana kadar) 250 ytl+benzin olarak anlaşıyoruz. 4 kişi ve eşyalar için oldukça yeterli genişlikte. Birkaç dakikalık mini eğitimden snra da vira bismillah diyoruz! Tek ümidimiz sahil güvenlik botuna yakalanmamak. Ama hazırlıklıyız, sahil güvenliği gelirken görürsek hemen durup demir atıp suya atlayacağız, “-kaptan “Kalkan”a gitti gelecek” diyeceğiz :) böylece 5bin Ytl cezadan da kurtulacağız. Neyseki böyle bir durum yaşanmıyor. Cennet koyu denilen koy’a gidiyoruz. Sırasıyla tüm sahili tarıyoruz,dolanıyoruz, Adacıklar gidiyoruz. Akşam hava kararmadan tekrar dönüyoruz.


Birkaç kilometre ileride bulunan Kaputaş plajı’na araba ile ulaşıyoruz. İnanılmaz bir görüntü. Aman allahım. O nasıl bir renk kombinasyonu. Tüm doğa uyum içerisinde. Tepeden oldukça yüksekten aşağıyı manzarayı seyrediyoruz. Kalkan-Kaş yolu üzerinde durup manzara bakacağız diye araçtan indiğimizde tesadüfen geldiğimizi anladık Kaputaş’a. Aracımızı yol kenarına park edebiliyoruz Jandarma’da yardım ediyor ve yönlendiriyor zaten. Ayrıca Jandarmanın da burada bulunması oldukça güven verici bir duygu. Plaja inebilmek için oldukça fazla basamak inmek durumundasınız. Bu inerken problem yaratmasa da eve dönelim dediğinizde yukarıya doğru tırmanırken sıcakta kalbinizin ağzınızdan çıkacakmış gibi olmasına sebep oluyor. Su dalgalı değil, tertemiz ve bir kaç adım sonra derinleşiyor. Merdivenlerde şemsiye altında içecek ve yiyecek satan yaşlı amca ile teyzeden başka hiçbir satıcı veya tesis yok burada. Bir de belediyenin şezlong kiralayan görevlisi. Şezlonglar tanesi 5 Ytl’den gideceğiniz saate kadar sizde kalabilecek biçimde kiralanıyor. Bunun karşılığında da belediye makbuzu kesiyor görevli.

Başka bir 5 ytl, aynı zamanda Patara kumsallarına girerken “T.C. Kültür Bakanlığı Müzeler ve Ören Yerleri Giriş Bileti” olarak karşınıza çıkıyor. Kişi başı olarak ödediğiniz bu ücret için yine makbuz alıyorsunuz. Kalkan’dan Pataraya gitmek en fazla 15 dk. alıyor. Yol boyunca yine yanan orman görmek mümkün. Hatta burada birçok tarihi eser de yangından nasibini almış ve simsiyah olmuş. Ağlamamak için kendimizi zor tutuyoruz. Araç otoparkının bulunduğu yere park edip, yaklaşık 200m sahile ulaşmak için yapılmış tahta yoldan ilerliyoruz. Biz Patara’ya vardığımızda oldukça güçlü bir rüzgar vardı. Sahile yaklaştıkça bu rüzgar iyice artmaya başladı. Etrafta küçük çocukların simitleri ve kollukları uçuyor bunların peşinden koşan, ana baba ya da çocukları gözlemleyebiliyorsunuz. 18km boyunca uzanan o muhteşem kumsallar insanın tüylerini diken diken etmeye yetiyor. Plajın girişte kalan kısmı kalabalık fakat diğer alanlar oldukça müsait, ee ne de olsa 18km uzunluğunda. :) Yiyecek ve içecek ihtiyaçlarınızı karşılamanız için bir büfe bulunuyor, duşlar ya da giyinme kabinleri de burada aynı yerde bulunuyor. Yine isterseniz yiyecek ihtiyacınızı Patara alanından çıktıktan sonra köy gözlemecilerinde yapabilirsiniz. Plaj iki alana ayrılmış. Tahta parçaları kumsalın belli bir alanından itibaren dikilerek insanların girmesi engellenmeye çalışılmış. Çünki bu alanlar Carettaların yumurtlama alanı. Denizi bir müddet gitseniz bile (50-60m) hala dizlerinize geliyor. Ayrıca kumlu olmasından dolayı biraz çamur görünümlü idi. Ama orada bir konuşmaya kulak misafiri olduk ve bir gün önce oldukça güzel bir hava olduğunu öğrendik.

Patara bir Lykya kenti. Bu yüzden bir çok eski kalıntıya sahip. Hatta dünyanın en eski Parlemento binası da burada bulunuyor. Bu kalıntıları gezmek ve arkeolagların kazı alanlarını görmek mümkün. Kazılar halen devam ediyor ve oldukça büyüleyici gözüküyor. Bu tarihi kalıntılar antik kentin girişindeki köye kadar devam ediyor. 

 

 

 

Lykya tipi lahit kalıntılarının bulunduğu Kaş’a gitmek en fazla 20 dk. sürüyor Kalkan’dan. Akşamları cıvıl cıvıl olan hareketli yaşantısı var. Geç saatlere kadar bu hereket devam ediyor. Balıkçı restoranları sağlı sollu sıralanmış, hepsi denizden taze taze tuttukları birçok çeşit balığı satma derdinde. Restoranlara girerken yine fiyatlara bakmakta fayda var. Biz tercihimizi Mercan Restorant olarak yapıyoruz. Zaten en popüler yeri burası. Limanda köşede kalıyor. Rezervasyon soruyorlar hemen. Fakat rezervasyonsuz da alıyorlar. Balıkları çok lezzetli, fiyatları makul. Eski sokaklar Kalkan’da olduğu gibi, burada da korunmuş. Fakat okuduğumuz kitaplarda oldukça bozuk yapılaşmanın olduğunu ve kalan son evlerin son bir hamle ile kurtarıldığı yazıyordu. Doğrusu üzüldük. Çünkü hemen karşısında Meis adası bulunuyor Yunanistan’ın. Ada tüm orjinalliğiyle aynen korunuyor, eski evleri, sokakları, yaşamı.. Biz neden beceremiyoruz ki? Kaş konaklama açısından daha zengin bir görüntü çiziyor. Her yerde pansiyonlar, oteller bulunuyor. Yer ayırtmadan bile gelseniz sanırız kalma probleminiz olmaz. Sokaklarında bir aşağı bir yukarı dolanıyoruz. Özlemişiz böyle küçük yerleri. İnsanlar ile iletişim kurmayı. Teyzeler amcalar ile sohpet etmeyi. Her gittiğimiz yerde yöre insanı ile konuşmaya çalışıyoruz. Hepsi de doluluktan memnun ama “-geçen sene daha iyiydi işler” diyor. Ama çuvaldızı da kendine hiç batırmıyor. :) Sorunlar bildik, sorunlar tanıdık. 

Kaş limanında tekne turları oldukça güzel ve farklı yerlere 50-65 Ytl arasında geziler düzenliyorlar. Ama mutlaka pazarlık yapın. Fiyatlar aşağıya inebiliyor kabiliyetiniz oranında. Bu turlardan en popüler ve keyifli olanı Kekova&Batık Kent turu. Bu tura mutlaka katılın. Bizim için oldukça keyifli geçen 10 gün boyunca bu sakin ve küçük kıyı şeridimizden oldukça etkilendik, ki en kalabalık sezon sırasında gitmemize rağmen. Dinlenmek için birebir şehirler, tam bir keyif alanı yaratan eski dar sokakları, lezzet için istediğiniz her türlü çeşit yiyeceğin bulunduğu güzel restoranları…


Ağu 1 2008

Dupnisa Mağarası

Beğendik Köyü’nden Dupnisaya doğru hareket ediyoruz. Tüm geldiğimiz yolu tekrar geri dönerek, İğneada üzerinden geçiyor ve Demirköy’e kadar ilerliyoruz. 

Tepeler dağlara, ağaçlar ormana dönüşüyor. Demirköye geliyorsunuz. (Hatırlayalım :), buradan zaten İğneada’ya gelerken geçmiştik. Tekrar aynı yolu gelmiş olduk.) Demirköy’e ulaştığınızda sizi Dupnisa tabelası içeriye doğru yönlendiriyor. Yol yaklaşık 21 km sürüyor. Köylerin arasından dağların virajlı yollarından geçerek gidiyorsunuz. Yol bizi büyüledi. O kadar çok bitki örtüsü, ağaç var ki bunlar yer yer yolu bile kapatacak düzeye gelmiş, virajlarda önünüzü göremeyebiliyorsunuz. Derin bir oh çekiyoruz temiz oksijeni içimize alarak. Bir müddet gittikten sonra ya mağarayı kaçırdığımızı düşündük, ya da yanlış yöne gittiğimizi. Bir tane dahi olsun bir tabela yok Demirköyden beri. 8-9km gelmişiz. Hiç bir yöne sapmadan yolumuza devam ediyoruz. Biraz sonra bir tabela görüyoruz oldukça ufak Dupnisa 11 km diyor. Tamam diyoruz doğru yoldayız :).

Yola devam..sağ sol derken oldukça güzel bir köye geliyoruz, tam köyün içerisinden devam ederken yine son saniyede farkedebileceğiniz küçük bir tabela ile sizi toprak bir yola yönlendiriyor yurdum tabelası. Yolun son 5 km lik kısmına geldiğimizi çeşme başındaki 2 gençten öğreniyoruz. Yanlız yol o kadar toz ve toprak ki kışın oluşan sis bulutundan daha yoğun bir dumanın içerisinde gidiyosunuz. Karşılıklı araç trafiği de arttığından göz gözü görmüyor. Bu yüzden klimalı bir araç tercih edin en azından camlaraı sıkı sıkıya kapatırsınız. Hele hele motorsikleti sakın denemeyin :) çimento düşmüş gibi varıyorsunuz mağaraya. Yolun son 5 km sini niçin asfaltlamadıklarını konuşa konuşa mağaraya varıyoruz. 20-25 kadar araç bulunuyor. Hemen ağaçların altında büfe gibi bir yer bulunmakta, burada et çeşitlerinden tosta kadar birçok yiyecek bulmak mümkün. Jandarma aracı da burada bulunuyor, “-her ihtimale karşılık burada tatilcilerin aracını koruyoruz.” diyor Jandarma komutanı.

Giriş 1.5 ytl. Ağaçların yanında bilet kesen bir görevli var. Biletlerimizi alıp orman içine doğru yürümeye başlıyoruz. Zaten girişe doğru tabelalar yönlendiriyor. Yürürken inanılmaz bir oluşum ile resmen roma dönemi mimarisini andıran bir köprünün altından geçiyoruz. Fakat daha enteresanı bu köprü tamamen doğa yapımı, bir kaç milyon yılda oluşmuş. Giriş kapısından geçiyoruz içerisi 10 dereceye iniyor. Bir şoklama oluyodr bizim için, dışarısı 25 derece içerisi 10 derece…

Girdiğimiz andan itibaren şarıl şarıl akan sular heryeri kaplamış, küçük birdere gibi içeriden dışarıya çıkıyor ve inanılmaz tazelikte, buz gibi. Tavanların yüksekliği inanılmaz. Sarkıtlar dikitler her yerde. Mağaranın yaşı yaklaşık 3-4 milyon yılmış. Bizim gezdiğimiz kısım iki kattan oluşuyor ve toplamda 400 m. gibi bir alan. Ama mağaranın büyüklüğü bizim giremediğimiz kısımlar ile beraber 3-4 km’yi buluyormuş. Buralara sadece özel izinle mağaracılar girebiliyor tabiki. Alt kat olarak adlandırdığımız kısım bol sulu, her yerden bir su çıkıyor ve damlıyor. Üst kat ise daha merdivenleri çıkarken ısınmaya başlıyor ve en tepede 17 dereceye varıyor. Burası daha kuru ve sadece sarkıtlar dikitler var. Taplam gezimiz bir yarım saatimizi alıyor. Fakat mağaranın iriliği ve ihtişamı görmeye değer. Yolunuz buralara düşerse mutlaka Dupnisa mağarasını da görmeden gitmeyin, Eve en fazla bir saat gecikirsiniz.

 

Bu arada dönüşte bir balık restoranında Manda-Dana yoğurdu yedik. Oldukça lezzetli o kadar sıkı duruyor ki tereyağ kalıbı gibi gözüküyor. Mutlaka deneyin, bazı yerlerde ev için paketlerde de satılıyor. 3.5 kg 15 ytl. Bilginize.

Tem 30 2008

Beğendik Köyü

İğneada’da kahvaltı ettikten hemen sonra çevreyi dolaşmak için arabamıza atlıyoruz. Plan Bulgaristan sınırına gitmek, biraz dolaşıp Dupnisa mağarasına doğru hareket etmek, oradan da İstanbul. 

Hiç beklemediğimiz bir anda bizi güzelliğine hayran bırakan bir köy karşılıyor. “Beğendik Köyü”. İğneada’dan balıkçı barınakları tarafına giderken Beğendik Köyü tabelasını zaten görüyorsunuz, bu yolu takip ettiğinizde orman içindeki yoldan köye kolayca ulaşıyorsunuz. Bulgar sınırı bu köyün hemen yanında kalıyor. Zaten sınır köyü. Hemen karşısındaki Bulgar köyü ile komşu. Küçük bir köy ama bir o kadar da şirin. Bozulmamışlık var köyde, saf ve temiz. Biraz sonra ileride bizi kocaman tertemiz bir plaj karşılıyor. Aslında hiç kimselerin bulunmaması belkide bu plajın kirlenmemesini sağlıyor. 2-3 km uzunluğundaki kumsalda toplam en fazla 10 kişi vardı. Suyun berraklığına dayanamayıp bir anda kemdimizi suyun içinde buluyoruz. Etrafta ne bir tesis ne bir ev var. Ne kadar az insan o kadar iyidir diyerek suyun, plajın, güneşin tadını çıkarıyoruz.

Plajda yürüyüş yapıyoruz, Antalya gibi kumsal değil ama ayağınızı acıtmayacak küçüklükte minik taşları olan bir kumsal burası. Yürüyüş zaten ancak belirli bir bölgeye kadar oluyor. Gerisi askeri bölge ve geçemiyorsunuz. Yani burayı daha önce bilsek emin olun arabada uyumayı göze alıp sahilde sabahlayabilirdik. O kadar nezih ve sakin! Yan yana yine birkaç küçük koy daha buluyor Türkiye tarafında fakat kayalık olduğundan girmeyi düşünmedik.

Bu köyde şunu anlıyoruz, insanoğlu o kadar acımasız ve yıkıcı ki, gittiği bulduğu yerleri kendince yorumlayıp mahvediyor. Burası bozulmamış ve kimsenin gelmediği ender yerlerden biri. Belki de askeri bölgedir buraya gelmek isteyenleri frenleyen, ya da tesis olmaması.. Ama inanın burası birçok turistik merkezden çok daha güzel! Buraya gelecekler, yanınızda içecek ve yiyecek getirin çünkü sahilde alabileceğiniz hiçbir tesis bulunmuyor. Diğer bir çözüm köye kadar gidip oradaki bakkaldan birşeyler temin edebilirsiniz. Bizden 10 puan alıyor ve rotamızı Dupnisa mağarasına doğru çeviriyoruz…


Tem 29 2008

İğneada

Hava sıcak ve kavurucu. Aslında birazda serinlemek istiyoruz. Bu yaz yaptığımız Almanya seyahati sonrası eksikliğini hissetiğimiz bir dinlenme istiyoruz. Denize girip bol bol oturmak. Hemen yakın yerleri kitaplardan kurcalayıp karıştırıyoruz. Karşımıza İğneada çıkıveriyor. Biraz araştırma yaptıktan sonra, plajına yapılan övgüleri kontrol etmek amacıyla yola koyuluyoruz.

Cumartesi öğlene doğru yola koyuluyoruz. Toplam vardığımızda yapılan yol 270 km idi. Yaklaşık 3 saat süren yolculuk muhteşem bir keyiflikte sürdü. Otomobil firmaları zaman zaman yeni araçları için parkurlar belirliyorlar bizce bu yol da kesinlikle bunlardan biri olabilir. Otobandan Lüleburgaz ayrımına kadar ilerliyorsunuz. Yol buraya kadar oldukça akıcı. Burada otobandan ayrılıp Pınarhisar tarafına doğru ilerliyorsunuz. Orada da sizi Demirköy/İğneada tabelaları karşılıyor ve yönlendirmenizi yapıyor. Sonra yol sizi dağların arasından kıvrıla kıvrıla İğneada’nın merkezine kadar götürüyor. Yolculuk sırasında Lüleburgaz ayrımına gelirken sağanak bir yağmur başladı. “-Aman” dedik “-ne güzel yağıyor, özlemişiz!” Bu yağmur biraz sonra bize ayçiçek tarlalarının arasından geçerken inanılmaz güzellikte renk cümbüşleri sundu. Her yer alabildiğine Ayçiçek tarlası! Sarı, yeşil ve kahverengi birbirine karışıyor. Sürekli köy, kasaba yollarından geçiyorsunuz, yollar hafif kıvrımlı ilerliyor. Tek kelime “Muhteşem!”

En güzeli de Demirköy tarafına döndükten sonra başlayan ve bize yine Almanyayı hatırlatan yoğunluktaki ormanlar ve yeşilliklerdi. Hep orada “-yahu asfalt bitiyor yeşillik başlıyor?” diyorduk. Demirköy yolu bize “-bak bende de var” diye cevabını verdi. Hava bir anda yine açıyor bu sefer yağmur suları buharlaşıyor, güneş ışığı bir yana, otlayan koyunlar, keçiler bir yana, ağaçlar bir yana… Otur izle. Bırak yol almayı! Bir kaç kare fotoğraftan sonra yolumuza devam ediyoruz.

İğneadaya geliyoruz ama bir anda kendimizi meydanda buluyoruz. Karışık geliyor ilk bakışta. Nereye park edip ne yapacağımızı sorguluyoruz. Yürüyüş yapıp çevreyi tanımaya karar veriyoruz. MTA İğneada plajında yaptığı araştırlar ile kumunda altın bulunduğunu kanıtlamış. Fakat plaj o kadar kalabalık ki, tam bir curcuna. Bunun yanında sahilde gezinen inekler, eşekler ve köpekler de cabası… Bir kaç pansiyon bakınıyoruz hepsi dolu. Tam kapasite oluyormuş Cumartesi günleri. (Önceden yer ayırtmakta fayda var.) Biraz şehri turlamaya başlıyoruz. Aslında kıyı şeridinde beton binalardan başka birde plajı var. Hepsi bu. İçimiz acıyor bir anda. Bu kadar güzel bir kıyı şeridi bu kadar çarpık olmamalı. Bu çarpıklığı akşam hava karardığında daha iyi anlıyoruz ve ortalık tezgahtarlarında katılımıyla tam bir karman çorman hava yaratıyor. Öyle ki yiyecek bir iki yer haricinde doğru dürüst bir yer bulabilmekte zor. Böyle sezonlarda da esnaf tam bir “tok esnaf”. Yarın yemek ile beraber hemen döneriz diye biraz boynu bükük bir plan değişikliği yapıyoruz. Açıkçası kitaplarda yazan güzelliklerden eser yok?

 

Sahil şeridi boyunca yaptığımız yürüyüş ile bir çok göl/gölet belirliyoruz. Burada bulunan sazlıklar daha sonraları kesilerek Hollanda’ya ihraç ediliyormuş. Yine sahilin bittiği noktada bir kaç devlet kampı bulunuyor. Buraların ilerisinde de balıkçıların barınakları, limanı ve balıkçı restoranlarının bulunduğu tepede başka bir alana geliyorsunuz. Burası şehri tam tepeden görüyor. Manzara eşliğinde balık yiyoruz. Porsiyonu Hamsi 6, İstavrit 6, Alabalık 10, Lüfer 12 diye fiyatlandırmışlar. Kredi kartı da geçiyor bir çok yerde. Kalacak bir yer ayarlayıp, kırık koltuklarda oldukça kötü bir uykudan ve buraya 40 ytl oda parası ödedikten sonra sabah Bulgaristan sınırına doğru hareket ediyoruz. Biraz keşif yapıp hemen İstanbula döneceğiz diye programlıyoruz. Gelecekleri tavsiyemiz plaj oldukça kalabalık, eli yüzü düzgün tesis sayısı bir kaç adedi geçemiyor maalesef, fiyatlar çok abartılı değil ama yinede sorarak yiyip içmekte fayda var. Bir daha gelirmisiniz diye sorarsanız, aslında “-geldik gördük. Teşekkür ederiz.” diye cevap veririz herhalde.. :)