Haz 6 2009

Amasra, Amasra Müzesi, Bakacak Tepesi, Amasra Kalesi, İstavrit, Amasra Salatası, Bartın

amasra_panorama

dsc_0493

Sabah erken kalkıp pansiyonumuzda son enfes kahvaltımızı yapıyoruz. Aslında yolumuz çok fazla değil. Ancak yolda yer yer yapım çalışmaları olduğunu öğrendiğimizden temkinli davranıyoruz. Amasra-Safranbolu arası yaklaşık 80 km. Normal şartlarda en fazla 1 saat sürüyor. Eşyalarımızı aracımıza yüklüyor ve yola koyuluyoruz.

Yolda neredeyse tek tük araç görüyoruz. Haftasonu yoğunluğu kalmamış, büyük ihtimalle tüm turlar geldikleri gibi dönmüşler. Bu bizim içinde çok kalabalık olmadan gezmek anlamına geldiğinden bir noktada seviniyoruz. :) Yolda bir süre sonra etrafımızı görmeden ilerlediğimiz farkediyoruz. Bu ne muhteşem bir yol böyle.!? Etrafta ağaçlar o kadar sıkı ve yeşil ki yer yer ağaçlar yollara kadar çıkmışlar. Bu şekilde uzunca bir süre ilerliyoruz. Yoldan keyif almak demek böyle bir şey olmalı! Hiç işiniz olmasa bile ara ara gelip bir ileri, bir geri gidesi geliyor insanın.. :)

dsc_0527

Yolda yapım çalışması sadece bir iki yerde kısa kısa karşımıza çıkıyor ve bir sorunla karşılaşmadan Amasra’ya varıyoruz. Şehre ilk önce Fatih Sultan Mehmet’in de hayran hayran izlediği Bakacak Tepesi’nden giriş yapıyoruz. Herşey ayaklarınızın altında. İhtiyacınız olan tüm güzellikler ise yanıbaşınızda. Sağınız yeşil, solunuz mavi.. (Bu anlatımı heralde Karadeniz turu yaptığımızda sürekli kullanacağız. :) ) Küçük bir yerleşim yeri olduğundan kalacağımız Amasra Anadolu Otelcilik Turizm Meslek Lisesi’nin Uygulama Oteli‘ni zorlanmadan buluyoruz. Bir gün önceden telefon ile rezervasyon yapmıştık, şimdi sorunsuzca kaydımızı yaptırıyoruz. Ancak odalara çıkış 13.30 diyor çalışan öğrenciler güler yüzleriyle ve bizde o saate kadar beklemek istemediğimizden eşyalarımızı bırakıp dolaşmak için çıkıyoruz. Amaç yerleşene kadar en azından bir iki yer görmek. Yürümeyi sevenler  Amasra’da şehir içerisinde araca pek ihtiyaç duymayabilir.

dsc_0476

amasra_muzesi_panorama1

Otelden aldığımız bilgilendirici Amasra broşürlerini inceleyip bir rota çıkartıyoruz. İlk hedefimiz bizi girişte karşılayan Amasra Müzesi. Müzeye girerken büyük bir heyecanla Müze Kart’larımızı çıkartıyoruz ancak kapıdaki görevli gerek olmadığını söylüyor. Bir süre sonra müzeler haftası dolayısıyla girişlerin ücretsiz olduğunu anlıyoruz. Müze 1884 yılında Denizcilik Okulu olarak yapılmaya başlanıyor ancak bir türlü bitirilemiyor. 1976 yılında Kültür Bakanlığı müze yapmak için restarasyona başlıyor ve aynı zamanda açılış tarihi olan 1982 yılında bitiriyor. Müzenin yeri konumu muhteşem. Oldukça güzel arkeolojik eserler var. Hellenistlik dönem, Roma, Bizans, Ceneviz ve Osmanlı eserlerine ilgi duyanların kesinlikle görmeleri gereken bir müze.

dsc_0463

dsc_0478

dsc_0452

Müzeden çıkıp Amasra’nın merkezine ilerlediğimizde gezimizde bir tad eksikliğini farkediyoruz. Bu tad mimari lezzetsizlik! Bu kadar güzel bir kenti bu kadar iç içe ve kötü bir mimariyle bozmaya kimsenin hakkı yoktu. Evler çirkin. Bakımsız. Bir süre sonra Amasra kalesine gittiğimzide durumun vehametini daha da iyi kavrıyoruz. Neredeyse kaleye ait hiçbir parça göremiyoruz. Evler bu kadar rezil olamaz. Mimari bir rezalet. Herkes kafasına göre tarihi kale içerisine ev yapmış. Tarihi bir kaç ev ise bakımsızlıktan bugün yarın yıkılmak üzere. İçimiz yine cız etti. Bir çok ev dış sıva renkleriyle kalmış. Bir kısmı denizi görmek için birbirini yemiş. Üst üste katlar çıkmış. Biz size denizin güzelliğinden bahsedemiyoruz. Bir kenti kent yapan kültürel ve doğal unsurları ellerimizle boğarak öldürmüşüz. (Bu arada tarihi eserler üzerine spreyle yazılan isimlerden ve aşk ilanlarından bahsetmiyoruz bile. Bu artık gittiğimiz bir çok yerde normalleşti bizim için..) Buna devletin resmi kurumları da onay vererek cinayeti resmileştirmişler. Nerede maşhur Amasra Kalesi? Burada..ee surlar?..şu köşede var bir parça..biraz bu tarafta..gerisi evlerden gözükmüyor. Oh ne güzel. Biz buraya ev görmeye değil tarihi ve doğal güzellikleri görmek için geldik. Ama yok. Böyle olmayacak. Biz son tarihi eseride yok edene kadar akıllanmayacağız. Ya da ABD, Avrupa diyecek bize ‘koruyun eserlerinizi!’ diye biz öyle yapacağız. Ondan önce akıllanmıyoruz. Yine sinirimiz kalktı.

amasrakalesi

amasra_panorama2

Amasra Kalesinde girerken ‘Kemere’ denilen bir körüden geçerek giriyorsunuz. sağınızda ve solunuzda nefis deniz manzarası ve Tavşan Adası var. (Aslında biraz gücümüz yetse bu denizi de kırar dökeriz iki bina çıkarız ama..neyse..) Ada üzerinde tavşanlar olduğundan bu isim verilmiş. Bir de Bizans dönemine ait kilise kalıntısı var ancak biz göremedik. Onun haricinde bir özelliği yok. Kalede Fatih Camiisi ve Kültür Sanat Evi‘ne (Chapel olarak geçiyor.) gidiyoruz. Kültür evi kapalı. Fatih Camii ise yanıbaşında görülebilir. Küçük ve kiliseden çevrilen bir camii. Hatta Cuma hutbelerinin Kılıç ile okunması geleneği günümüzde bu camii’de yaşatılıyormuş.

dsc_0514

Kalede en tepe noktasında Amasra Feneri‘ne kadar çıkıyoruz. Oldukça sert esen bir rüzgar var. Hava sıcak olmasına rağmen hasta edebilir. Çıkmak zor terletiyor insanı. Ancak sağa sola bakmak çok keyifli. 1863 yılından beri binlerce gemiye yol gösteren bu fener hala takır takır hizmet veriyor. Kaleden inip çarşı merkezine giriyoruz. Burada alışveriş yapabileceğiniz uzun bir çarşısı var. Sağlı sollu hediyelik eşya alabileceğiniz onlarca mağaza. Bu sokak sizi yine limanın olduğu kısma kadar götürüyor. Liman aynı zamanda otopark. 5 TL karşılığında aracınız süresiz kalabiliyor.

Bizim için en önemli an olan yeme içme kısmına geliyoruz. Burada yiyebileceğiniz en lezzetli yiyecek tabiki balık ve meşhur salatası. Balıkçıların önünden geçiyor ve fiyatlarını karşılaştırıyoruz. Aşağı yukarı hepsi aynı. Biz kararımızı en kalabalık yer olan Çeşm-i Cihan‘dan yana kullanıyoruz. Bu balıkçı bir çok ünlününde uğrak yeri olmuş. Hemen masamız kuruluyor nefis manzara ile beraber. İstavrit söylüyoruz. Kısa bir süre sonra istavritlerimiz ve enfes salatamız yanıbaşımızda oluyor. Salatanın içerisinde neredeyse 35 farklı ot-sebze buluyor. Muhteşem bir lezzeti ve görsel şöleni var. Yemek sonrasında bize değişik gözüken Ballı Yoğurt tatlısını denemek istiyoruz. Üzerine cevizde ufalanan bu tatlı oldukça hafif ve lezzetli. Aslında evde de yapabileceğiniz bir tatlı. Yazarken bile o anları hatırlamak ağzımızı sulandırıyor. :) Ancak bir saniye..tatlının fotoğrafını çekmeyi unutmuşuz heyecandan. :) Kendimizi o kadar kaptırmışız ki yemeğe. Hemen orada bizimle ilgilenen görevliye derdimizi anlatıyoruz. Çekmemiz lazım başkasına götürüken haber et çekelim diyoruz. Kibarlık yapıp biz size yapalım bir tane daha diyorlar fotoğraf çekimi için. Ancak bu tatlı öyle uzun dayanabilecek bir tatlı değil. Hemen bitirmek lazım. Bu sebeple biraz mırın kırında edilmiyor değil. Fotoğraf çekimi için gelen Ballı Yoğurt Tatlısı’nda bizim tatlımızda olmayan bir de muz eklenmiş. Aslında bu daha da lezzetli gözüküyor ve bize ikram edilen bu tatlıdan yan masayı nasiplendiriyoruz ancak bizim tatlımız neden böyle değilde diye de sormadan edemiyoruz.

dsc_0552

istavrit

amasra_salatasi

Hemen otelimize dönüyor ve dinleniyoruz. Geçen saatlerin ardından biraz gözlerimizi dinlendirmek iyi geliyor. Uygulama oteli çok konforlu ya da lüks olmasa da bir ya da iki gün için güzel ve ekonomik bir çözüm oluyor çoğu zaman. Burada kişi başı kahvaltı dahil 30 TL. Çalışanların neredeyse hepsi lise öğrencisi ve güler yüzlü olunca eksiklikleri çokta önemsemiyorsunuz.

Akşam üzeri Bakacak tepesine doğru ilerliyoruz. Büyük bir çay bahçesi var. Aynı zamanda burada yazları mangal keyfi yapmak mümkün. Gün batımını burada yapıyoruz. Enfes bir manzara. Fatih Sultan Mehmet’in dediği ve hayret ettiği kadar var. ”Lala Lala Çaşm-i Cihan Buramı Ola!”

bakacak_tepesi

bartin2

Yarın ki planımızda Bartın var. Ancak Amasra gezilebilecek bir çok noktayı gördük. Bir kaç yer haricinde. Bu yüzden akşamı Bartın’da yapalım diyoruz. Zaten Bartın en fazla 20 dk. sürüyor virajlı yollardan dolayı. Yoksa km olarak fazla bir uzaklığı yok. Hemen kendimizi Bartın’da buluyoruz. Şehre girerken o kadar çok eski ve tarihi ev ile karşılaşıyoruz ki bu bizi çok memnun ediyor. Bu evlerin büyük çoğunluğu hala kullanılıyor. Şehri bilmiyoruz. Nereden gidilir nasıl merkeze inilir..Tam bu sırada önümüzde bir askeri araç çıkıyor. Komutanını şehrin merkezine götürdüğünü düşündüğümüz aracı takip ediyoruz bir kaç dakika sonra kendimizi merkezde buluyoruz. Hemen bulduğumuz ilk yere park edip şehrin en işlek caddesinde yürüyüş yapıyoruz. Zaten bir çok küçük Anadolu kentinde olduğu gibi burada da en işlek bir cadde bulunuyor ve herkesi bu cadde üzerinde buluyorsunuz. Burada yürümek aslında şehrin dokusunu yaşamını ve yaşayanını anlamak için çok faydalı oluyor. Şehirle ilgili kafanızda bir şekil çizmenize yardımcı oluyor. Bartın sakin ve eski dokusunu koruyan bir kent. Belediye binası bile oldukça tarihi gözüküyor. Umarız bu dokuyu kentleşme adına yoketmeyiz.

Akşam tekrar Amasra’ya kaldığımız otelimize dönüyoruz. Sabah ilk hedefimiz Devrek oradan Karadeniz Ereğli.

bartin

bartin3


May 24 2009

Buram buram tarih kokan kent: ‘Safranbolu-2’

dsc_0352

safranbolu_panorama2

Yürürken ilk müze evimizi gezmeye karar veriyoruz. ‘Kileciler Konağı’. Tarihi bir konak. Mimari olarak sizi etkileyebilecek yeterliliğe sahip muhteşem görünümlü. 1999 yılında restore edilerek müze ev haline getirilmiş. Öğretmen ve öğrenci 1.5 TL, tam 2.5 TL ücret veriyoruz. Mimariyi daha iyi görmek ve anlamak bakımından Safranbolu’da en azından bir kaç konak gezmenizi öneriyoruz. Çıktığımızda bizi Osmanlı İmparatorluğu forsu kabartmalı tarihi çeşme karşılıyor. Bu küçücük şehirde tarihi olarak 40’ı aşkın çeşme var. Hatta bir konakta saatli çeşme olarak anılan oldukça güzel bir eser var. Her iki üst kısmında Osmanlıca saat motifi var. Bu saat 13.32’de durmuş olarak resmedilmiş. Yani aslında yapım yılına 1332’ye gönderme yapıyor. Tüylerimiz yine diken diken oluyor bu zeka ve incelikleri görünce. Neyse Kileciler Konağından çıktığımızda Manifaturacılar sokağından geçiyoruz. Burada sağlı sollu birçok hediyelik eşya satan yer bulunmakta. Sondaki bir dükkanda sokakta oturdukları yerde dolma saran bayanları görüyoruz. Bu enfes görünümlü yaprak sarmalarının boyutunu gördüğümüzde gözlerimizi tekrar tekrar onlara baktan alamıyoruz. Herbiri neredeyse küçük serçe parmağınızın yarısı kadar büyüklükte. Şehir merkezine doğru ilerlerken eskici dükkanına rastlıyoruz. Vitrininde neredeyse 40-50 yıllık sigara paketleri. Hemen ambalajlarına vurulup alıyoruz.

dsc_0151

dsc_00451

Artık konağımıza dönelim derken eski bir hamamın önünden geçiyoruz. Hava kararmak üzere olduğu için ilk başta tereddüt ediyoruz içeri girmeye. Sonra merakımıza yenik düşüp yüzyıllarca su fokurdatmış ancak artık faal durumda olmayıp müze gibi kullanılan Tarihi Şifa Hamamı‘na giriyoruz. Sahibi Mehmet Çetinkaya bize oda oda anlatıyor. Tarihinden bahsediyor. Eski ile yeniyi karşılaştırıyor. Tam bir tarih kitabı. Neden yanımızda bir ses kayıt cihazı yok diye düşünüyoruz. Anlattıkları muhteşem. Terlemenin bile bile adabı olduğunu anlatıyor. Nasıl terlemeliyiz bize teknik olarak bahsediyor. Duvarlarda yüzlerce yıllık hayvan kıllarından yapılan sıvalar duruyor. Bu sıvalarda aynı zamanda yumurta akı kullanılmış. İnanılır gibi değil. Gözünüzle görmeniz ve hissetmeniz lazım. 1.5 TL ödeyip hamamdan çıkarken sokağın ortasında üç delikli taş görüyoruz. Hemen Mehmet bey anlatmaya başlıyor bizim şaşkınlığımızı görüp: ‘-Bu taşlardan eskiden çok vardı. Hepsini çaldılar. Bu yağmur yağdığı zaman suların şehrin atık kanallarına gitmesini sağlayan taştır. Bu sayede ne kadar yağmur yağarsa yağsın kesinlikle ne taşkın olur ne de sokaklar sular içerisinde kalır’

dsc_0069

dsc_0102

Akşam yemeğimizi yöresel lezzetlerden oluşan bir menü ile yapmak istiyoruz. Ancak bu tüm gezimiz boyunca maalesef bizi en üzen nokta oluyor. Hiçbir lokantada yöresel özel bir tad bulamıyoruz. En son gittiğimiz bir çok dergide de çıkan Kazanocağı ev yemekleri lokantasında menüde istediklerimizin birçoğunun ya olmadığını, ya kalmadığını öğrendik ve son çare mercimek çorbası içtik. Aslında şehir  oldukça güzel ve enteresan lezzetlerle dolu. Bu yemeklerden ancak ikinci gün sonunda ‘Peruhi’ (Yoğurlu mantı. Muska biçiminde kesiliyor.) yiyerek merakımızı azaltmaya çalışıyoruz. Halbuki bu gibi yerlerde yöresel lezzetler fark yaratmak için en uygun ortam. Bize heryerde gözleme sunuyorlar ancak gözlemeyi iyi kötü birçok yerde bulmanız mümkün. Biz ‘Çılbır’ yemek istiyoruz Safranbolu’da, ‘Borana’ yemek istiyoruz, ‘Bandırma’ yemek istiyoruz..

Peruhi

dsc_0120

İkinci gün gezimize sabah ‘Cinci Han’ ile başlıyoruz. Burası şu anda konak olarak kullanılmakta ancak girip gezmek isteyenler 1TL karşılığında gezip fotoğraf çekebilir. Güzel bir mimari, en üst kısmına çıkıp şehre bakmayı unutmayın. Buradan ayrılırken biraz ileride Köprülü Mehmet Paşa Camii’ni görüp inceliyoruz. Bahçesinde aynı zamanda yüzlerce yıllık güneş saati bulunuyor. Hala saati öğrenmeniz mümkün :). Meydanda Batuta Turizm’in Golf arabaları var. Şehir turluyor aynı zamanda bir kaç farklı dilde sizlere anlatıyorlar. Bu turlar Küçük, Büyük ve Tam tur olarak ayrılmış. Küçük tur’da 40 dk. gezi 8.5 TL iken, büyük tur’da 90 dk. 17.50 TL, tam tur’da 135.dk. 22.50 TL. Biz tam tur yaptık. İnanılmaz keyifli ve bir okadar da rahat. Aracımızı süren Ömer bey, bir çok yerde duruyor anlatıyor. Şehir engebeli bir coğrafyada bulunduğundan yürüyerek nefes nefes kalacağınız yokuşlarda bu araçların rahatlığı övgüye değer. Yoğun zamanlarda önceden adınızı yazdırırsanız araç sizin için ayırtılıyor. Dik yokuşlarla Hükümet Konağı’na çıkıyoruz. Burada siz müzeyi gezerken araç dışarıda bekleyebiliyor. Bu da oldukça iyi bir ayrıntı. Yani illa araçta oturup turlamak yok. Bir çok yerde durup bakmak, incelemek hatta fotoğraf çekiyorsanız özel isteklerde de bulunabiliyorsunuz.

dsc_0176

dsc_0173

Hükümet Konağında tarihi bir çok olaya belgeleriyle şahit oluyorsunuz. Özellikle de bu konağın tamamen yanıp tahrip olduktan sonda tekrar restore edilmesi içimizi cızlatıyor. Buradaki belgeleri incelerken Safranbolu halkının para toplayıp ülkemize bir uçak hediye etmeleri oldukça duygusal. Yine bu Hükümet Konağının da aslında buradaki halktan alınan yardımlarla yapıldığını görüyorsunuz. Şu anda böyle bir şeyi hayal bile edemiyoruz. Neye elimizi atsak boğazımıza kadar yolsuzluklara batıyoruz. Hükümet Konağı eski Bizans kalesi sınırları içerisinde yer alıyor. Burada aynı bahçe içerisinde tarihi saat kulesi, eski cezaevi şimdiki cafe, cephane binası bulunmakta. Eski cezaevi maalesef şimdiki haliyle ilgimizi çekemiyor, ancak saat kulesi orjinal mimarisi ile ‘-banada uğrayın’ diyor. Kafamızı eğerek küçücük kapısından geçiyoruz. Dik merdivenlerinden en tepeye kadar çıkıyoruz. Biz çıktığımızda bizden önce çıkan gruba birşeyler anlatan daha sonra kendisinin ‘Kunduracı İsmail Amca’ olduğunu öğrendiğimiz İsmail bey bizide karşısına alıyor tüm saat ile ilgili bildiklerini anlatıyor. Ama nasıl bir anlatmak. Bir saat ancak bu kadar güzel anlatılabilir. Şansımıza saat 12.00 de en çok vuruş olan 12 kere çana vurmasını dinliyoruz. Bir dakika şaşma yapmadan çalışıyor 300 yıllık saat. Nasıl bu kadar dakik sorumuza uzun bir cevap alıyoruz. Saatten kendisi sorumlu. Ancak sandığınız gibi maaşlı, sigortalı falan değil. Gönülden yapıyor bu işi İsmail amca. Tek isteği bir çok kişinin gelip bu saati görmesi. Ancak buruk bir tarafı var. ‘-Benden sonra kim bakacak, kim kuracak bu saati’ diyor? ‘-Hiç kimse gelmek ve bakmak istemiyor. Maaş istiyorlar, sigorta istiyorlar..Gençlerin ilgisi bile yok. İstanbuldan, Japonya’dan saati merak edip gelen insanlar varken şu karşı mahalleden adam bu ses nereden geliyor diyipte kafasını kaldırmıyor’ diye de ekliyor.

dsc_0178

dsc_0192

dsc_0361

Golf arabalarıyla turumuz bittiğinde kendimizi Kaymakamlar Konağına atıyoruz. Dönemin kaymakamının yaptırdığı ev muhteşem bir mimariye ve detaya sahip. İçeride birçok odada mankenlerle canlandırma yapılmış. Gezi planımızda Yörük Köyü var. Övgülerini duydugumuz okuduğumuz köyü görmek üzere yola çıkıyoruz. Safranbolu’ya 12 km uzaklıkta olan köy girişinde muhtarlık giriş otopark bileti kesiyor ‘1 TL’. Yine mimarisi başdöndürüyor. Küçük tezgahlar kurulmuş sağlı sollu, bir kaç hediyelik eşya, yöresel bitki satabilmek için. Ancak yine yöresel yiyecek bulamıyoruz ve kendimizi Tarihi Kurşun Taşı Yöresel Mutfak adlı şirin bir gözleme evinde buluyoruz. Canımız Tarhana çorbası istiyor ve bizi kırmayan Atiye hanım hemen pişiriyor. Lezzetli çorbalarımızı yudumlarken hemen ardından gözlemelerimizi söylüyoruz. Ayranlar bile kendi ayranları. Enfes. Yörük Köyü’nde gezilecek bir iki yer haricinde yer yok. Sokaklarında gezebilir, Çamaşırhanesini inceleyebilir (biz gittiğimiz sırada kapalıydı?), Sipahioğlu Müze Evi‘ni gezebilirsiniz.

dsc_0259

Yörük Köyü’nden Safranbolu’ya dönüyor ve Hıdırlık Tepesi‘nden şehre bir bakış atıyoruz. Herşey önünüzde. Tepede hafif esen rüzgarla muhteşem mimarileri inceleme şansınız oluyor. Giriş kişi başı 2.5 TL, belediyeye ait parkta istediğiniz bir içeceği de ikram olrak sunuyor. Biz ikramımızı buraya ait  Bağlar Gazozu olarak alıyoruz. Bu parkta aynı zamanda Kumandan Hıdır Bey‘in mezarı ve Hasan Paşa Türbesini görebilirsiniz.

dsc_02861

Eski Safranbolu içerisinden geçerek ulaşılan Bulak Mencilis Mağarasına doğru ilerliyoruz.. Yolun bittiği noktaya kadar gidip aracımızı piknikçilerin arasına bırakıyor ve mağaraya ilerlemeye başlıyoruz. Giriş oldukça yüksekte. Bir çok merdiven çıkmanız gerekiyor. Girişte bileti kesen görevli bizden liste fiyatı bir önceki gruptan ise neredeyse yarı ücret alıyor. Bir tatsız mğnakaşa yaşıyoruz. Görevli girenlerin akrabası olduğunu söylüyor ve göz göre göre herkese farklı fiyat uygularım demeye getiriyordu. Mağara, Dupnisa’dan sonra mağaracık oldu bizim için. Birde hevesimiz kaçınca..

dsc_0382dsc_0386

Tüm Safranbolu gezimizde en hoşumuza giden şey herkes cana yakın, sıcak. Bilmediğiniz her konu ile ilgili soru sorduğunuzda mutlaka size cevabını verebilecek birileri bulunuyor. Konakları, müzeleri, eserleri ile tam bir müze kent olan Safranbolu için mutlaka en az 2-3 gün ayırmanız gerekiyor. Yarın Amasra Bartın gezimizin hazırlıklarını tamamlamak üzere konağımıza dönüyor ve planlarımızı yapıyoruz..


May 24 2009

Buram buram tarih kokan kent: ‘Safranbolu’-1

safranbolu_panorama1

dsc_0019Bu 19 Mayıs tatilinde küçük bir tur yapmak istiyoruz. 4 günlük tatil boyunca rotamızı bu sefer Batı Karadeniz’e doğru çeviriyoruz. Planlarımız ilk 2 gün Safranbolu, sonrasında 1 gün Amasra, günübirlik ise Bartın, Devrek ve K.Ereğli. Cumartesi günü hemen yola koyuluyoruz. İlk hedef yavaş yavaş Safranbolu..

İstanbul-Safranbolu 390 km.’lik bir uzaklığa sahip. 4-4.5 saat süren yolculuğun büyük bir kısmı Ankara-İstanbul otoyolunu kullanarak geçiyor. Sonra sırasıyla Karabük yoluna sapıyosunuz ve Safranbolu tabelalarını takip etmeniz yeterli. Safranbolu Karabük şehrine aslında 5-7 km uzaklıkta. Neredeyse şehir içerisinde kalıyor. Ancak Safranboluya geldiğinizde Karabük ile ilgili hiçbir şey kalmıyor aklınızda. Safranbolu’nun şok etkisi diyoruz buna biz.. İlk başta Karabük Demir Çelik Fabrikası’nı görüp şehri siyah dumanlara boğduğunu izlemek, hatta bu yüzden camlarınızı da kapamak zorunda kaldığınızda ”-iyimi yaptık acaba buraya gelmekle?” diye düşünürken 10 dk. sonra Safranboluya vardığınızda bunların hiçbirini düşünmüyorsunuz. Sakinlik, temizlik, muhteşem mimari sizi alıp götürüyor.

dsc_0438

Safranbolu iki kısma ayrılmış. İlk girişte göreceğiniz yeni Safranbolu, diğeri vadiden aşağıya indiğinizde sizi karşılayacak olan eski tarihi Safranbolu. Yeni Safranbolu kısmı açıkçası bizlere hiçbir şey vaat etmediği gibi, tamamen karmaşık yoğun bir kasaba havasında. Burada da kalacak bir kaç otel/konak bulmak mümkün. Ancak bizim kalacağımız konak Tabağ Ahmet Bey Konağı(35TL kişibaşı, kahvaltı dahil) eski Safranbolu içerisinde. Hatta merkezinde. Henüz otoyolda ilerlerken, konak sahibi olan Cengiz bey bizi arayarak, dikkatli olmamızı söylüyor, hayırlı yolculuklar diliyor. Aslında misafirperverlik bizim için otobanda başlıyor. Şehir meydanına geldiğimizde aramamızı tembihliyor. Henüz kendisini tanımıyoruz bile, daha öncede hiç görmemiş duymamışız..Ancak içimiz rahatlıyor varacağımız noktada samimi bir sıcaklık bulacağımızı hissediyoruz.

dsc_0439

Eski Safranbolu meydanına geldiğimizde birçok tur otobüsü geliyor gidiyor, bir kalabalık var, herşey hareketli. Yoğun. Ancak orada bulunan Trafik Polisi’de bize yardımcı olarak aracımızı güvenli bir noktaya aldırıyor. Hemen Cengiz Bey’i arıyoruz. Bir iki dakika içerisinde geliyor. Meydandan 100-150m yukarıda Belediye otoparkına park ettiriyor. Otopark bile dolu, bir çok 34 plaka ve 06 plaka ile yanyana park ediyoruz. Bavulumuzu bile bize taşıtmıyor ve hemen yolumuzun nasıl geçtiğini soruyor. Sohpet ediyoruz. Bir pansiyondan ziyade sanki eski bir dostunuzun yanına gelmiş gibi hissediyoruz. Otopark’a 50m mesafede bulunan konağımıza giriyoruz. Zaten sokaktan geçerken bile etkilendik. Herşey bundan 200-300 yıl önce nasıl ise büyük ölçüde yine aynı biçimde. Konakta 7 oda var. Her biri mimari anlamda farklı. Kapıları ortak avluya bakıyor. merdivenleri çıkarken gıcırdayan tahtalar aslında 300 yıllık bir konağın size selamı. Hoş bir eski kokusu var. Bu koku gezi süresince gezidiğimiz tüm konaklarda bizimleydi.

tabagahmetbeykonagi

Odamıza giriyoruz. Tek kelime ile muhteşem bir oda bizi karşılıyor. Sedirler boylu boyunca tüm odayı kaplıyor pencerelerin önünde, ahşap dolaplar oymalarıyla bir sanat eseri gibi. Ancak..bir saniye? Tuvalette olacaktı odada? Buralarda bir yerlerde olmalı.? Giysi dolabı olarak açtığımız dolabın içerisinden duş ve tuvalet çıkıyor. Alışık olmayanlar için zor bir durum. Ancak burada doğal bir mimaride yaşamı tatmak istiyorsanız böyle olması en doğrusu..Neden böyle hemen anlatalım; Konaklarda  ‘Gusulhane’ denilen dolapların içerisinde yıkanabilen bir bölüm bulunuyor. Normal yıkanmalarını ise o dönemlerde insanlar hamamlarda karşılıyor. Bir hamam kültürü var. Dolap içerisinde olmasının tek sebebi hem yerden kazanmak, hemde kapakla kapattığınızda yüklük olarakta kullanabilmek. Acil ihtiyaç halinde kullanılıyor anlayacağınız.. :) Günümüzde de bu alanlar aynı biçimde duş ve tuvalet olarak kullanılıyor ancak bu artık fayanslı ve lavabolu biçimde.

dsc_0253

Konakta Cengiz bey ailesi ile birlikte hizmet veriyor konuklarına. Konuklar diyoruz çünkü burada bir aile ortamı var. Herkes birbirine sıcak ve samimi. Sizi rahat ettirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Tarihi konaktan sonra en beğendiğimiz hizmeti kahvaltı. Eşim ve benim için en önemli öğün. Canınız ne isterse söylemeniz yeterli. Elde var ise paylaşıyor Cengiz bey. Bir sabah börek geliyor, diğer sabah tavada tereyağlı yumurta. Herşey leziz. Ayrıca yemek odasındaki soba bizi bitiren şey oluyor. Sürekli soba üzerinde kızartılan ekmekler, sobada pişen çay. Aman Allah’ım..birinin buna dur demesi gerekiyor..Lezzet üstüne lezzet..Birde konakta her akşam bir süpriz oluyor. Bir akşam meyve tabakları ikram..bir akşam patlamış mısırlar ikram..v.s. Safranbolu’nun tarihi ile ilgili, konak ile ilgili bir çok sorunun cevabı Cengiz bey’de mevcut. Bize bu keyifli vakti geçirten Cengiz bey ve ailesine teşekkür ediyoruz. Özellikle tatil dönemlerinde yer bulabilmek Safranbolu’da sıkıntılı. Bu sebeple önceden yer ayırtmak çok önemli. (Bu arada konakta akşam yemeği verilmiyor.)

Neşemiz yerinde. Eşyalarımızı yerleştirip hava kararmadan şehirde bir ön gezinti yapmak istiyoruz. Kaldığımız yer merkezdeki bir çok yere 5-10 dk. uzaklıkta. Hemen yokuş aşağı yürüyerek geldiğimiz meydana doğru ilerliyoruz. Bizi Kazdağlıoğlu Camii karşılıyor. Tarihi bir camii. Güzel ışıklandırılmış. Hala kullanılmakta. Ne kadar özlemişiz parke taşlarda yürümeyi. Birçok şehirde modernlik adına asfalt dökülüp bu taşlar kaldırılırken burada korunması çok anlamlı. Heryerde bol ışıklı lokumcular var. Hiçbiri ısrarcı değil tam tersine size yürüken tepsi ile lokum ikram ediyorlar tatmanız için. Çarşı içerisine doğru yürürken hemen köşede bir cam ustası dikkatimizi çekiyor. Üfleyerek ısıttığı camlara şekil veririken sanatkarlığını konuşturuyor adeta. Onlarca kişi yolda durup izliyor bu nefis gösteriyi. Aslında Cumartesi olmasından dolayı her yer kalabalık. Pazar günü bu kalabalık azalıyor çünkü turların büyük kısmı kahvaltının ardından Amasraya doğru yola çıkıyor.

dsc_0009

Sağlı sollu heryerde incik boncuk satan, hediyelik eşya satan, safran bitkisi ve şifa dağıtan otlar satan dükkanlar bulunmakta. Yürüyoruz. Yukarıdan aşağıya. Sağdan sola..Her sokak birbirinden farklı ve daha güzel. Bir önceki sokak diğerini aratmıyor. Kahvenin önünden geçerken bile onlarca kare fotoğraf çekmeniz mümkün. Eski topraklar, yaşlı amcalar oturmuş sohpet ederken bir yandan da size gülümsüyor hoşgeldiniz diyorlar. İçimiz bir hoş oluyor. İşte unuttuğumuz, aradığımız insanlığı burada buluyoruz.. Birbirine selam veren, halini hatrını soran insanlar burada toplanmış. Soru sorduğunuzda cevap alıyorsunuz. Merak ettiğinizde anlatıyorlar..Oh ne güzel! Bu kadar keyifli bir şehirde insanlarda keyifli oluyormuş demek ki?

dsc_0420

Safranbolu’nun belki de doğasında, tarihinde var bu naiflik. Gerçi bunun çok bozulduğunu anlatanlar var ancak bize büyükşehirlerden sonra muhteşem geliyor. Hatta eskilerde kahvede toplanan ileri gelenler, durumu iyi olmayan köylüye aralarında para toplayıp eksiğini alırlarmış. İnek mi istiyor..hemen alınırmış..tarlası için saban lazım..hemen alınırmış..evlenmek isteyenlere eş bulunurmuş. Bunun gibi bir çok güzel şey anlatılıyor eskiye dair. Herşey paylaşmaya yönelik. Asla ‘ben’ ruhu oluşturulmamış. ‘Biz’ denmiş. Ancak artık günümüzde bunu mum ile arıyoruz. Şehirde ne sorarsanız sorun tarihi ile ilgili en az 200 yıl duyuyorsunuz. Hatta kimi eserlerde bu 350-400 seneye varıyor.

dsc_0230

dsc_0042

Safranbolu’da gördüğünüz tüm eserlerde herşey düşünülmüş. Heryerde bir mesaj, incelik buluyorsunuz. Hatta şehir planlaması bile en ince ayrıntısına kadar hesaplanmış. Şehrin sanayisi, ticareti eskilerde dericilik. Üretim tabakhanelerde gerçekleşiyor. Hatta bu üretim kısa bir süre öncesine (20-30 yıl) kadar varmış. Tabakhaneleri kurmak için yer seçimini şehrin tarım arazisi olmayan kısımına yapıyorlar, daha da ayrıntısı rüzgar kötü deri kokusunu şehre doğru kokutmasın diye rüzgarın estiği yönün tersine kuruyorlar, hatta tabakhanede çalışan insanlar kötü kokar ise namazını kılmak isteyen cemaat diğer insanları kokusu ile rahatsız etmesin diye Tabakhane Camii’ni yapıyorlar. Bu tabakhanelerin olduğu kısmın ortasından dere geçiyor, ki temizlik sıkıntı olmasın diye..v.s… İnanılır gibi değil. Bundan 400 yıl önce bir şehir yapılanıyor ve herşey en ince ayrıntısına kadar hesaplanıyor. Günümüzde tarihi eserleri yıkıp yıkıp alışveriş merkezi yapmak isteyen anlayış acaba bu şehri kuranların torunları değil midir? Gözlerimiz doluyor günümüzü düşününce.

dsc_0225

dsc_0375

Şehirdeki muhteşem mimari ile ilgili bir kaç anektod daha verelim sizlere, evlerin iki sokağa bakan köşesi dik bir biçimde değil, yuvarlatılmış bir biçimde yapılıyor. Bunun amacı sokaktan gelip geçen insanlar birbirlerini görüp selamlaşsınlar diye. Diğer türlü bir anda sokaktan geçecekken böyle, yumuşak bir biçimde geçiliyor. Konaklarda çeşme yapılacaksa eğer her iki sokağa bakan kısımlarına yapılarak hem sokak komşularına hem de tanımadıklarına su ikramında bulunuyorlar. Evlerin gelen misafiri görecek kısımları inanılmaz bir estetik ile yapılarak dışarıdan sizi görmesi engelleniyor. Böylece gelen sizi görmezken, siz gelenin kim olduğunu görebiliyorsunuz. Herşey düşünülmüş..herşey..Bir nesneyi değerli kılan da üzerindeki detaylar, incelikleri değil midir?


Nis 25 2009

“Edirne Gezisi”, Selimiye Camii, Selimiye Vakıf müzesi, İslam Eserleri Müzesi, Ciğerci Niyazi Usta, Bedesten, Kapıkule Sınır Kapısı, Uzunköprü

Uzunca bir süredir yollara çıkamıyorduk, sürekli yağmur, iş yoğunluğu..v.s. Ama canımıza tak etti :)  ve 23 Nisan sabahı dostlarımızı ve sevdiklerimiz ile toplanıp Edirne’ye doğru yola çıktık. Bu sefer bir farklılık yaptık ve kalabalık olduğumuzdan dolayı şöförlü minibüs kiraladık( 650 TL tüm gün, benzin, şöför, şöförün yemek parası ve bahşişi dahil). 18 kişilik minibüsümüz ile istediğimiz yere gidip birde araç kullanma yorgunluğundan kurtulmuş olduk.

Buluşmamız sabah 7.30’da Erenköy’de. Hemen doluşup yola çıkıyoruz. İstanbul yağmurlu ve soğuk. Ama canımızı bugün hiçbirşey sıkamaz. İkinci köprü yolunu kullanarak 3 saat 15 dk. sonra şehre giriş yapıyoruz. Edirneye 40 km kala açan güneş hem içimizi daha da heyecanlandırıyor, hemde bize ışıl ışıl bir enerji veriyor.

Yolu hiç bilmiyenler üzülmesin sadece tabelaları takip etmek yeterli oluyor. Kendinizi bir anda Selimiye Camii’nin önünde buluyorsunuz. Planlarımızda en öncelikli konumda bulunan ve Mimar Sinan’ın “-Ustalık eserim” dediği Selimiye Camii tüm ihtişamıyla şehre girerken uzaktan bile seçiliyor. Aracımızı hemen yol kenarına koyuyoruz, park görevlileri geliyor ve ücret alıyorlar. Ancak minibüsleri 3 saat’ten fazla tutmadıklarını söylemek zorundayız, hemen arkada başka bir parka yönlendiriyorlar.

Şehre ilk defa geldiğimizden midir bilinmez ama etrafta o kadar çok çingene var ki bir süre sonra tedirgin oluyorsunuz. Çünkü turist olarak geldiğiniz, fotoğraf makinalarından, çantalarınızdan ve etrafa meraklı meraklı bakmanızdan hemen belli oluyor. Sürekli dilenen birileri var, hemen yanınıza geliyorlar daha arabadan iner inmez. Selimiye Camii’ne doğru yürüyoruz. Şehirde dikkatimizi çeken başka bir hususta cıvıl cıvıl. Hoşumuza gidiyor. Şehrin bir ruhu olduğunu hemen hissediyorsunuz. Caminin önümüze gelen ilk giriş kapısından avlusuna doğru ilerliyoruz. Osmanlı döneminden kalan tarihi mezar taşları karşılıyor bizi. Her biri birer sanat eseri gibi işlenmiş. Vefat eden kişinin, mesleğini, rütbesini anlamanız mümkün şekillerine bakarak. Çok etkileniyoruz.

23 Nisan olmasından dolayı bir çok öğrenci grubuyla karşılaşıyoruz. Hepsi meraklı gözlerle oldukça yüksek minarelere bakıyorlar, duvarlara dokunup nasıl bu kadar güzel eserlerin o dönemlerde yapıldığını anlamaya çalışıyorlar. Günümüzde başka örneklerini maalesef göremediğimiz bu eserin artık içerisine girme vakti. Ayakkabılarımız çıkarıyoruz ve Selimiye Camii’ne giriyoruz. Kubbesinin yüksekliği insanı düşündürüyor. “Nasıl! Nasıl yapabildin bu güzel eseri! diyoruz içimizden.” 1569-1575 yıllarında inanılmaz bir teknoloji kullarak yaptığı bu muhteşem eser içerisinde ayrıca yerden kubbenin ortasına kadar bulunan muhteşem tezhip işlemeleri bizi suskunluğa itiyor. Üst kata çıkıyoruz, çık için kullanılan merdivenler daracık ve sanki sizi yüzlerce yıl öncesine götürür gibi etkileyici. Mimar Sinan hiçbir detayı atlamayarak bizlerin saygısını bir kez daha kazanıyor.

Selimiye Camii’nin kubbesi ile ilgili bir kaç teknik detay verirsek sanırız ihtişamını anlamanız daha kolay olacak. Yüksekliği 43.25 m, Çapı 31.25 m. Minarelerin yüksekliği ise daha da heyecan verici tam 70.89 metre! Daha önce asıl kubbeler yarım kubbelerin üzerinde yükselirken, burada Camii tek bir kubbe ile örtülmüş durumda. Biz bu notları alırken bir grubu gezdiren rehber bir anda sessizliği bozarak ezan okumaya başlıyor, henüz başlamışken yarım keserek tekrar duruyor. Biz ne olduğunu anlamaya çalışırken, ses önümüzden başlayıp yanlardan dolanıp, tekrar bu seferde arkamızdan geliyor. 440 yıl önce yapılan ses düzeni bizi titretiyor. Resmen evlerdeki sinema ses sistemleri gibi. Rehberin turistlere sesin nasıl doğru bir akustik ile ulaştığını göstermek için yaptığı bir gösteri olduğunu anlıyoruz.

Caminin bahçesi etrafında dolanıyoruz, oldukça büyük olan alan 22.200 m2 alan kaplıyor. Bahçe içerisinde hemen yanıbaşında o zaman ki ismiyle Dar’ül Kurra Medresesi şimdiki hali olan Selimiye Vakıf Müzesine giriş yapıyoruz, tabiki müze kartlarımız ile. Medrese içerisindeki tüm odalar artık müzedeki eserlerin sergilendiği birer oda halini almış. Neler yok ki bu müzede, el yazması Kur’an’lar, tezhipler, Minyatürler, o dönemde kullanılan saatler, camlar, eşyalar..v.s. bir dönemi anlayabilmek için mutlaka görmek ve bilmek gerekiyor. Hele el yazması Kur’an’ların 500-600 yy. önce yazıldığını, çizildiğini ve resmedildiğini bilmek, onlara 20-30 cm mesafeden bakmak çok heyecanlandırıyor. Kenar süslemesinde kullanılan altın hala parıl parıl parlıyor.

Müzeyi gezdikten sonra gruptan yavaş yavaş mırıldınmalar başlıyor. Nerede yemek yiyeceğizler ufak ufak kulağımıza geliyor. Ancak turumuza başlayalı hünez oldu ve bir iki yeri daha görelim diye duymazdan geliyoruz :) Yine Selimiye Camii bahçesi içerisinde bulunan “İslam Eserleri Müzesi”ni giriyoruz. Müze kartımız burada da geçiyor. Hatta gruptan bir çok kişi de bu karttan temin ediyor sayemizde :) İslam eserleri müzesi’de Selimiye Vakıf Müzesi gibi bir çok tarihi eseri barındırıyor. Yine mimarisi oda oda bölünmüş. Odalara girerken oldukça küçük kapılardan eğilerek içeri girmek durumunda kalıyorsunuz, bununda açıklaması şu şekilde. Odaların herbiri eğitim alınan yerler olduğu için girerken öğretmenin önünde eğilerek içeri girmiş oluyorsun ve saygı duyduğunu belirtmiş oluyorsun. Aslında hayattaki tüm güzellikler aslında bu ufak detaylar değil mi? Herşey düşünümüş ve tasarlanmış? Tıpkı Avrupanın şimdi yaptığı gibi. Ne kadar da uzaklaşmışız bi estetikten ve düşünceden artık. Duygusuz binalara hapsolmuşuz, yaşadığımızı sanıyoruz.. Neyse bu müzeyi gezerken artık homurdanmalar iyice artıyor ve herkes biran önce “Meşhur Edirne Tava Ciğeri” neredeyse yiyelim diyor.

Notlarımız arasında Mehmet Yaşin’in önerdiği bir lokanta var ancak bize müzedeki güvenlik görevlisinin önerdiği başka bir yer dikkatimizi çekiyor ve oraya yöneliyoruz. Aslında böyle durumlarda yerel halktan birilerine danışmak ve onların önerdiği yerlere gitmek bir noktada sizi doğru adrese de götürebiliyor. Tarih ile yürüyerek ulaştığımız Ciğerci Niyazi Usta, bizleri kapıda karşılıyor. Fakat yukarı kata çıkabilmek için bir kuyruk var. İnenlerin kuyruğu. Hmm…diyoruz demekki doğru adresteyiz! Masalar birleştiriliyor, hemen akabinde soğanlar ve domatesler masalara yerleştiriliyor. Meşhur Tava Ciğeri için sabırsızlanıyoruz. Bir kaç kişi 1.5 porsiyon yemek istediğini söylüyor ancak garson önce 1 getireyim sonra daha isterseniz getiririm diyerek frenliyor onları. Ciğerler geldiğinde ise garsona hak veriyoruz. Porsiyonlar oldukça doyurucu ve lezzetli. Soğansızda yemek olmaz şimdi bunu! Tabak tabak soğanlar bir süre sonra tükeniyor. Yemek istemeyenleri bile yediriyoruz yoksa araç inanılmaz bir hal alabilir :). 11 kişi için 88 TL hesap geliyor içecekler (ki ikişer ikişer içildi) ve salatalar dahil. Süper. Bizden 5 yıldızı alıyor. (www.cigerciniyaziusta.com.tr) Ayrılıyoruz oracıktan bir süre sonra…

Yemeğimizi yedik, karnımız tok. Artık mırıldanmaları kestik. :) Edirne’de hava o kadar güzel olduki artık tişörtler ile rahat rahat ilerleyebiliyoruz. Şehirde sürekli bir hareket var. Yemek sonrası tanımak için şehiriçinde bir yürüyüş yapıyoruz. Çarşı pazar, sokaklar arasında bir tur..

Her sokak, her köşesbaşında mutlaka bir tarihi ev, çeşme, bedesten ya da camii görmek mümkün. Bunlar aslında şehrin tam ortasında o kadar güzel konuşlanmışlar ki kötü bir mimarinin gelişmesine belki de engel olan ek sebep budur. Tabiki şehrin giriş ve diğer taraflarında günümüz kötü mimarisi ve şehir planlaması tüm hızıyla devam ediyor ancak henüz merkeze girmemiş. Gittiğimiz bir çok küçük, büyük anadolu şehrinde maaselef estetikten uzak yapılar, tamamen biçimsiz sokaklardan oluşan problemler göze çarpıyor. şehirlerin dokusunu koruyamıyoruz. Edirnede en azından merkezde bunu daha az hissetmeniz mümkün. Turumuz günübirlik olduğundan şehirde gezilecek bazı noktaları atlamak durumunda kalıyoruz. Şimdiki hedefimiz bedesten çarşısı.

Mimari olarak kapalı çarşıyı hatırlatan ancak çok daha sakin olan bir alışveriş merkezine dönüşmüş bu tarihi eserde, tüm dükkanlarda istediğiniz herşeyi bulmak mümkün. Hatta meşhur olarak tabir edilen meyve biçimindeki sabunları da görüyoruz, hepsi mis gibi kokuyor pırıl pırıl ancak pek ilgimizi çekmiyor. Kısa bir tur yapıp buradan çıkıyoruz. Sokaklarda bir süre daha yürüdükten sonra, buraya kadar gelmişken neder Kapıkule sınır kapısını görmüyoruz diyor ve koştura koştura minibüsümüze gidiyoruz. Yolda soduğumuz bir kişi 4-5 km uzakta desede yaklaşık 15 km uzaklıkta olduğunu giderken anlıyoruz. Görülecek pek fazla birşey yok, Bulgaristan nispet yaparcasına Avrupa Birliği bayrağını göndere çekmiş bizim tarafı selamlıyor. Yeni geçiş kapıları yapıldığından etraf biraz inşaat görünümünde. Hatıra fotoğrafı çekip tekrar şehre doğru hareket ediyoruz.

Midemiz bizden tavşan kanı çay beklentisi içine giriyor, soğanlarınızı eritmek için yoruldum, artık çay zamanı diyor. Meriç nehri kenarından Uzunköprüye ulaşıyoruz. Osmanlı döneminden kalan bir karakol binası var, belediye burayı çay içilebilecek bahçeli bir alan haline getirmiş. Nehir ve köprü manzarası eşliğinde çayınızı yudumluyorsunuz. Ancak servis bir yavaş bir yavaş anlatamayız. 1 saate yakın oturduğumuz masamızda 2 bardak çayı zor içtik. Fiyatlar yine ucuz burada da. (13 bardak çay, 1 ihlamur, 1 kahve, 11 TL)

Planımızda tarihi gar binasını görmek ve bir çok tarihi eseri de yaşamak vardı ancak artık akşam üzerine yaklaşıldığından bunları bir sonraki sefere saklayıp ormana doğru bir yürüyüş kararı alıyoruz. Bulunduğumuz noktadan mesire yeri olarak geçen orman içlerine kadar yürüyoruz. Burada bir çok faytoncu ile karşılaşabilirsiniz. Şehirde bir enteresan olan nokta da her kulağınıza gelen müziklerin hep hareketli ve oyun havası tadında olması. :) Belki de buradaki insanların içini cıvıl cıvıl yapan da budur? Kim bilir :)

Edirne gezimizi neşeli ve yorgun olarak tamamlıyoruz. Keşke tüm yorgunluklarımız böyle olsa diyerek İstanbul’un yolunu tutuyoruz..


Oca 27 2009

Abant Gölü’nde kar keyfi

Yine içimiz kıpır kıpır. Bir süredir hareketsiz kalmışız da içimiz sıkılmış. Cumartesi günü canımız kar istiyor, doğa istiyor, lezzetli birşeyler yemek istiyor… Ama aynı zamanda trafik sıkıntısı çekmek istemiyoruz. Kısa bir süre düşünüp kendimizi Ankara-İstanbul otoyolunda buluyoruz. Hiç ama hiç acelemiz yok. Yeterki yolculuğumuz keyifli geçsin. Saat 13.00 gibi yola koyuluyoruz. Yol zaten otoban ve İzmit’ten itibaren araç sayısında gözle görülür bir azalma da oluyor.

Abant’a kadar olan tüm yolculuk toplam 2 saat sürüyor. Buna durup benzin almak dahil. :) İki farklı çıkış oldu Bolu tünelinden sonra Abant çıkışı için. Birincisi Bolu dağını aşıp, tekrar otobana girmeden, kavşaktaki yönlendirmeyi takip ederek, ikincisi de yine Bolu tünelini geçip Abant çıkışını takip ederek. Biz bu yollardan ilkini klasik olanı kullanıyoruz. Aslında Bolu dağını tırmanma sebebimiz birazda nostalji yaşamak. Biraz duygulandık dağı tırmanırken çünkü artık yollarda tek tük araçtan başka kimseleri göremiyorsunuz. Heryer boşalmış. Birçok restoran kapısına kilit vurmuş. Eskiden sürekli uğradığımız ‘İsmail’in Yeri’ ise bu nostaljiyi yaşatırcasına ayakta, açık, direniyor bu yaşananlara. (Bu arada İsmail’in Yeri yeni yerini Bolu Tüneli’ne gelmeden açtı, büyük ve dışarıdan oldukça güzel gözüküyor, ancak içeri girmedik..)

Abant ayrımından ayırılıp artık ana yoldan uzaklaşıyoruz. Yağmur başlıyor. İstanbul’da 15 derece olan sıcaklık 2 saat içerisinde 3 dereceye iniyor. Her yerde karlar var, yol hariç. Milli park olduğundan Abant gölü girişinde görevli, araç için bilet kesiyor ”6 Lira”. Sağlı sollu tur otobüsleri park etmiş, kısa bir süre park edebileceğimiz bir yer arıyoruz. Yolun kenarına bırakıyoruz en sonunda. Bizden sonra gelen ve bizi gören araçlar da arkamıza park ediyorlar ve yol kenarı park alanı 15 dakika içerisinde tarafımızdan oluşturulmuş oluyor.

Arabamızdan iner inmez şoklama gibi bir soğukla karşılaşıyoruz. Mis gibi dağ havası soğukla beraber bizi kendimize getiriyor. Her yerden eriyen kar suları akıyor. Yağan yağmur bizi Abant gölüne getirdikten sonra duruyor. Kısa bir yürüyüş yapıyoruz. Aslında göl etrafında yapabilecekleriniz sınırlı, biraz yürüyüş, belki fayton turu, gölün çevresinde bulunan otellerde bir yemek..yanında birazda manzara..hepsi bu..

Göl tamamen buz tutmuş. Çok romantik gözüküyor. Ağaçların arasında sürekli bir sis tabakası, hareket halinde enfes gözüküyor. Elimiz sürekli denklanşörde. Bir süre sonra iliklerimize kadar işleyen soğuk karşısında dayanamayıp yemek yemek için göl kenarındaki cafe-restorant’a yürümeye başlıyoruz. Bu arada tur otobüsleri saat 16.00 ya doğru gidiyorlar ve ortalık bir anda sessizleşiyor.

Göl kenarındaki cafe-restoran muhteşem bir manzara sahip konumda. İçeride çıtır çıtır yanan odun ateşi de mevcut. İşte bu bizi kendimize getiriyor. Yemek olarak köfte söylüyoruz. Etler lezzetliydi, genel olarak sıkıntı yok ama servis biraz zayıf. Çok fazla bir beklenti içine girmeyin. 5 köfte, 5 alkolsüz içecek, 5 çay v.s. 85 lira hesap geldi. Kredi kartı da geçiyor. Konaklama yapmak isteyenler için Abant Gölü’nde bir kaç büyük otel bulunmakta. Bunun haricinde Abant Gölü girişinde ise yolda gelirken bir kaç adet butik otel tarzında yerler mevcut. Sıkıntı olacağını düşünmüyoruz. Ama bizim geldiğimiz bu hafta okullarında tatil olmasıyla her yer dolmuş, tatillerde önceden yer ayarlamakta fayda var. 

Yemeğimizin verdiği rehavete kapılmadan tekrar akşam 18.30 gibi yola koyuluyoruz. Günübirlik olan bu Abant Gölü gezimizden mutlu mesud biçimde ayrılıyoruz. Aslında ne yalan söyleyelim şu an İstanbula dönmek hiç istemiyoruz.. Bir sonraki gezimizi sabırsızlıkla bekliyoruz..