Eki 26 2009

Doğu Karadeniz Gezisi 1. Bölüm: Trabzon, Atatürk Köşkü, Ayasofya Müzesi, Sümela Manastırı, Hamsiköy, Uzungöl, Cevdet Sunay Müzesi

dsc_0316

trabzon_panorama2

Saat sabah 05.45, İstanbul Atatürk Havalimanındayız. 1 saat 15 dk. sonra kalkacak olan Trabzon uçağımıza yetişmek üzere erkenden geldik. Ramazan bayramının hemen ertesinde yapmayı planladığımız Doğu Karadeniz turumuz bir saat sonra başlayacak, hala biz havaalanında «ay onuda yaparız, ay şunuda yaparız» diye planlarımızın rotamızın altını üstüne getiriyoruz. :) Muhteşem bir heyecan. Üstelik vaktimiz de var. Yaklaşık 12 gün boyunca dere tepe düz gidip her yeri tanıyacağız, bakacağız ve fotoğraflayacağız.

rota

Tur programızı bölgede yaşayan arkadaşlarımıza yollayıp son onayımızı aldıktan sonra netleştirdik. Planlamamızda Trabzon, Rize, Artvin, Kars ve Erzurum, yine dönüş Trabzon’a iken, yazı dizimizde anlatacağımız gelişmeler ile Trabzon, Rize, Artvin, Ordu, Giresun ve yine dönüş Trabzon olarak gerçekleşti. Gezi öncesi yaptığımız tüm araştırmalarda Eylül ayı Doğu Karadeniz için en güzel mevsim gösteriliyor. Açıkçası bir hafta boyunca gündüzleri maks.26 min. 8 dereceyi biz gördük. Neredeyse bir kaç mevsimi birden yaşadık. Yanınıza alacağınız, yağmurluk, panço, şemsiye gibi yardımcılar size hiç bir zorluk çıkartmadan güzel bir gezi yapmanızı sağlıyor. Ama bunlar yanınızda mutlaka bulunsun. Yoksa kendinizi tişört ile gezerken bir anda, yoğun, göz gözü görmeyen bir yağmurun içinde bulmanız an meselesi. :)

dsc_0132

Trabzon havaalanına saat 8.45’de iniş yapıyoruz. Tabiki yağmur yağmış her yer sırılsıklam. Macera başlıyor. Trabzon havaalanı yeni yapılmış gibi tertemiz karşılıyor bizi. Küçük ve güzel bir havaalanı. Bavullarımızı alıp hemen soluğu daha önce de aramış olduğumuz araç kiralama şirketinde alıyoruz. Konuşuyoruz, araç yok. Yaşasın. Diğer tüm firmalara soruyoruz, hiçbirinde araç kalmamış. Tek tük, değişik araçlar teklif ediyorlar istemiyoruz. Hem fiyatlar yüksek, hem araçlar eski. 5 TL karşılığında Havaş servisi ile 15 dk sonra şehir içindeyiz. Meydan denilen yerde indiriyor bizi Havaş şöförü, kendisine tanıdık bir araç kiralama şirketi varmı diye soruyoruz, hemen yardımcı oluyor :) bir kaç kişiyi telefonla arıyor, çok uygun fiyatlar verirler, ilgilenirler diyor ve bizi firmanın yanında indiriyor. «Şimdi sizi gelip alacak. Bekleyin burada..» Bekliyoruz. 3-5 dk. derken bir bayan geliyor. Gözler kırmızı, belli ki uyandırmışız. :) Oturup konuşuyoruz, Peugeot 206 var diyor, günlük 120 lira..Şaka gibi. Her yerde dizel arabalara 80 lira verirlerken benzinli eski bir araca bu fiyatı istiyor, bizde açık açık söylüyoruz, yahu böyle böyle fiyatlar bunlar, biz size tanıdık vasıtasıyla geldik v.s..yok..bir anda 50 lira inip peki size 70 olur diyor..kabul etmiyoruz, çünkü bir «turist bunlar» durumu oluşuyor.

Neyse lafı uzatmayalım, en sonunda Ensar oto kiralamayı buluyoruz, buraya da öneri üzerine geliyoruz. Çıkıp konuşuşoruz, 2009 Fiat Linea Dizel için günlük 65 liraya anlaşıyoruz, taa ki şirketin sahibi içeri girene kadar. Önce ehliyetimizi alıyor bakıyorr..bakıyor..bakıyor..Sanırsınız ki Emniyette kimlik sorgusunda sahte mi değil mi diye bakıyor. Sonra müşteri olduğumuzu unutup «senin ehliyet 2007 de alınmış!» diyor. «yani?» Acemi misin demeye getirecekken, «2007 değil 1997» yazıyor orada diyorum. «Hmm. Tamam!» Sonra acentadaki görevlinin verdiği rakam için, o fiyata olmaz araba diyor, yahu sen dedin o fiyatı, ben vermedim diye bir yığın gereksiz konuşma yapıyoruz, 10 dk. bunun üzerine konuşuyoruz, ortam geriliyor, en son önümüze çekmeceden senet çıkartıyor. Boş senet. İmza atarsan kiralarsın. Bizde vazgeçiyoruz, o an neyse kredi kartı bilgilerini verin tamam diyor. Ama araç akşam üzeri 17.00 de gelecek. Neyse olsun diyoruz. Biraz da zorunlu kalıyoruz. Çünki başka araba yok koca şehirde. Akşam üzeri arabayı almaya gittiğimizde kira sözleşmesi yapıyoruz, imzaları atıyoruz, sonrasında diyor ki, abi kaza yaparsan amcamın arabası dersin kiralık olduğunu söyleme.. «Haydaa..yahu sigortası var demiştin!.» «Var ama kiralık sigortası değil.» Arabaya bir bakıyoruz pencereden Peugeot 307, 2006 model. «Ee Fiat? 2009» «ee ona ulaşamadık, bunu getirdik». Arabanın tabiri caiz ise her yeri tıkırdıyor ve dökülüyor. Silecek suyu bile çalışmıyordu. Tabiki biz bunları yola çıktığımızda farkettik. Lastikler bile perişan durumdaydı, hatta hayati tehlike yaratacak kadar aşınmış durumdaydı, yağmurlu havalarda 70 km hızı geçemedik, araç kaymaya başlıyordu. Bizim şanssızlığımız bayramın hemen ertesinde olduğundan kiralayacak araç bulamamamızdı. Bu yüzden siz siz olun kurumsal yerler ile kiralama yapın, evet biraz daha pahalı ancak düzgün ve seviyeli bir iletişim kuruyorlar.

Aracı alacağımız saate kadar bari Trabzon Ayasofya müzesini ve Atatürk Köşkünü gezi sırasından çıkartalım diyoruz. Bir gece kalacağımızdan Özel Meydan Aile pansiyonu (25 TL kişi başı/ kahvaltı yok) adında bir yerde oda buluyoruz. Hem öğretmen evi hem hem polisevinde yer kalmadığını öğrendiğimizde iki yerdeki görevliler bize burayı önermişlerdi. Bavulları bırakıyoruz odaya. Odalarda hiçbirşey yok. Iki yatak, bir masa bir de dolap var. Burada akşam 23.00’de fatura istediğimiz için pansiyon sahibi «size parunuzu vereyum, cidun paşka yerde kalun da!» diyecek kadar tok bir esnaftı. :)

dsc_0025

Minibüse biniyoruz meydandan. Meydanın kalabalığı aynı Taksim gibi. Yoğun, keşmekeş, karman çorman. Minibüse biniyoruz ancak; oradan haraket etmesi 15 dk.yı buluyor kalabalıktan ve müşteri beklemekten. Bu arada birde trafik kitlendiği için tam bir başağrısı. Yola çıktığında anlıyoruz ki, minibüs ile 1 saatte geldiğimiz Ayasofya’ya yürüyerek 30-40 dk. da ulaşbilirmişiz :) Ne kadar Ayasofya diyoruz, 2.5 TL diyor. 5 lira veriyoruz. Para üstü beklemiyoruz, o da vermiyor; zaten 2.5 diye mantık kuruyoruz. Bu arada bizden başka yolcu da yok. Dönüş yolunda yine aynı güzergah dolmuşuna bindiğimizde şöförün bize para üstü vermesiyle anlıyoruz ki, ilk minibüs bizi tırtıklamış.. iki kişi 2.5 liraymış. Trabzon yordu bizi bir anda. Bir gün içerisinde esnafından yorulduk..Bunlar izlenimlerimizdi..neyse biraz da şehri anlatalım.. :)

dsc_0030

dsc_0045

Ayasofya Kilisesi
Yapı itibariyle oldukça estetik 1200’lü yıllarda yapılan bu kilise, Fatih Sultan Mehmed’in fethi (1461) ile camiye dönüştürülmüş. Denize yüksekten bakan konumuyla oldukça güzel manzara sunan bu tarihi yapıda, duvarlarda Adem ile Havva’nın yaratılışı ile ilgili bir çok figür resmedilmiş. Müzeye giriş paralı, ancak müze kartımız ile bir ücretsiz giriş yapıyoruz. Eğer ilginize çekerse Yazar/Rehber İsmail Köse’nin buradaki (ve Sümela ile ilgili) tüm kabartmalar ve  resimler ile ilgili dökümantasyon incelemesi de kitap halinde Türkçe İngilizce olarak basılmış olarak edinebilirsiniz. (4000 Yıllık Mirasın Kutsal İzleri/İsmail Köse 2009)

dsc_0063

dsc_0098

Bir sonraki durağımız olan Atatürk Köşkü’ne gidiş eğer arabanız yok ise ancak otobüs ile oluyor. Meydan’dan kalkan her yarım saatte bir otobüslerle 20-30 dk. yolculuk yaparak buraya ulaşmanız mümkün. Giriş 1 TL. Müze kart geçmiyor. Köşkün mimarisi muhteşem, hiç ummadığımız kadar bakımlı, temiz.. Bahçesi botanik bahçesi gibi. İçerisindeki eşyaların bir çoğu korunmuş. Kesinlikle görmeniz gereken güzellikte tarihi bir köşk burası. Biz köşke girerken cep telefonuyla konuşan görevli, 20 dk. sonra biz köşkten çıkarken hala telefon ile konuşuyordu, sonra telefonu kapadı ve resim çekmek yasak dedi. Bizde zaten çıkıyor olduğumuz için peki dedik :) . Ama o gelen misafirleri görmediği için sadece biz değil bizim gibi içeriyi gezen herkes alenen gizli saklı olmadan fotoğraf çekiyordu zaten. İçeride fotoğraf çekmek yasak, bilginize. :)

dsc_0017

kapali-kiymali

Şehre döndüğümüzde karnımız acıkıyor ve meşhur karadeniz pidesini nerede yiyelim diye birbirimize bakarken, belediye binasının hemen yanında zabıta görüyoruz, ona soruyoruz. Meydan’da Ertuğrul Pide salonu’nu söylüyor. Önünden bir iki kez geçtiğimiz bu pide salonunu biz fırın zannedip girmemiştik. Çünki önden baktığınızda fırın gibi duruyor, ancak içer geçip üst kata çıktığınızda lokantası ile karşılaşıyorsunuz. Denemek için sipariş ettiğimiz «Kapalı/Kıymalı» «Açık/Peynirli» pideleri bekliyoruz, hemen geliyor, sıcacık, peyniri erimiş, kıymalının üzeri enfes tereyağlı. Bunlar pide ise biz daha bugüne kadar başka birşey yemişiz İstanbulda. Böyle bir muhteşem lezzet yok, kenarlarındaki kalın kısımları kopartıp kaşık gibi pidenin ortasına banarak yediğiniz enfes bir lezzet buradaki pideler. Biz ilk defa yediğimiz için önce insanları izledik nasıl yiyorlar, sonra biz saldırdık :) . Afiyetle yediğimiz bu iki pide ve iki ayran için 15 TL ödüyoruz, pahalı demeyin hem ebat hem lezzet kocaman!

dsc_0147

Yola çıkmadan önce Trabzon Turizm Bürosuna uğruyoruz. Hem bölgesel bir harita almak, biraz Trabzon ile ilgili bilgilenmek, aynı zamanda rotamızı paylaşmak, varsa önerileri almak için. İçeri girer girmez enformasyon memuru Sn.Yahya Saka bey bizimle oldukça ilgili ve kibar bir biçimde bilgilerini paylaştı, harita üzerinde tek tek çizerek anlattı. Bu yüzden kendisine çok teşekkür ediyoruz. Eğer vaktiniz varsa, mutlaka uğrayıp bölge ile ilgili kafanızdaki soruların cevaplarını burada bulabilirsiniz.

İlk geceyi Trabzon’da geçirip, yarın sabah Maçka, Çoşandere üzerinden Sümela Manastırı’na doğru yola çıkıyoruz.

dsc_0140

Sümela Manastırı
Sabah Maçka üzerinden Çoşandere Dere’sine paralel yolu takip ederek Çoşandere Tesislerine geliyoruz. Burası hem yöresel lezzetleri bulabileceğiniz, hem de Sümela Manastırı’na giderken durup bir mola verebileceğiniz güzel bir tesis. Kahvaltımızı yapıyoruz. Bir kişilik kahvaltının bolluğunu görünce, sadece ek olarak Mıhlama sipariş ediyoruz. Burada Rize tarafından farklı olarak Mısır unundan yaptıkları mıhlama, ekmeği bandırarak neredeyse size 1 ekmek yedirtecek kadar lezzetli ve bu kahvaltı bizi akşama kadar tuttu, o derece.. :) Çayı, 1 kişilik kahvaltı (reçeller, bal, peynirler, yumurta, tereyağı, domates, salatalık..) ve mıhlama için 16 tl ödüyoruz. Kesinlikle lezzeti şahane, mutlaka uğrayın. Servis yapan elemanların hepsinin bayan ve Türkmen gibi çekik gözlü olması dikkatimizi çekti. Daha sonradan öğrendik ki, çalışanlar ucuza Türk Cumhuriyetlerinden geliyormuş..

cosandere-kahvaltisi

kuymak

dsc_0151

dsc_0191

Hava nefis güneşli, yollar enfes. Her yanınızdan fışkıran sular ve derelerin şarıltısı ile birlikte ilerliyorsunuz. Sümela Manastırına kadar giden yol asfalt ve bol virajlı. Virajlarda zaman zaman yol daralıyor ve genişliyor, hatta bir bakıyorsunuz şarış şarıl bir şelale akmış, yolu göle çevirmiş.. Trabzon’dan Sümela Manastırı toplam 47 km uzunluğunda. Karadenizin yeşil doğası o kadar etkileyici duruyor ki, dağ yollarında yeşilliklerden gökyüzünü göremiyorsunuz bile. Bir çok kayanın arasından fışkıran küçük küçük şelaleri çekmekten bir süre sonra vazgeçiyoruz, normal gelmeye başlıyor, onlarca, yüzlerce neredeyse binlerce var bu güzelliklerden..

Manastıra vardığımızda araçları parkedebilmek için bir alan yapılmış, ücretsiz olarak aracınızı bırakıp, kalan kısmı patikalardan ilerleyerek geçebiliyorsunuz. Yürüme yolu yaklaşık 15 dk. sürüyor. Yükseklik en etkileyici manzaralarından birini sunuyor bize, yer gök birbirini tamamlıyor, kartal bile tepemizden uçarak buraların aslında ne kadar yüksek olduğunu hatırlatıyor. Patika yol üzerindeki ağaçların kökleri de inanılmaz, artık topraktan çıkmış, korku filmlerindeki sahneler gibi ihtişamlı ve birer sanat eseri gibi karmaşık duruyorlar. Bizi küçük bir yıkıntı karşılıyor.

dsc_0187

dsc_0205

Kilise olduğunu tahmin ettiğimiz yapı küçük ve sanki koruma amaçlı yapılmış, gelenleri Manastıra haber etmek için.? Bu arada harabenin içine giriyoruz, duvarlarda tüm isimler itina ile kazınmış. «Ayşe, Ali, 80/4 tertip, Aşığım..» Hiç kaçarı yok, biliyorsunuz affetmeyiz.. Yapmasalardı kardeşim buraya tarihi eser.. Bu arada bir aile de geliyor küçük harabeyi görmeye, sonra babaları ağaçtaki değişik çiçekleri görüp koca dalı kırıp alıyor eline, biz «bu ne çiçeği» diyoruz, belli ki önemli bir çiçek? Adam «bilmiyorum?» diyor. Sonra dalı elinde tutmaktan sıkılıp fırlatıyor. Madem bilmiyordun niye kırdın?, kırdın madem niye attın? Küçük çocuğu da babasını izleyip gelecekte bu haraketleri tekrarlamak için zihnine kaydediyor..Neyse..

dsc_0183

dsc_0174

Yolun sonunda 8 tl olan bilet, bizim Müze Kartları ile yine bedava olarak gerçekleşiyor.  Birçok kısımdan oluşan manastır henüz restorasyon devam ettiğinden sadece belli bir kısmını gezmemize olanak verdi. Binlerce yıllık Manastır’ın sadece öğrencilerinin kaldığı ahşap evlerden oluşan kısmı, yaşadığı yangın felaketinden sonra günümüze gelememiş. Yeni yapılan restorasyon bölgeleri, bildiğiniz sıvadan oluşuyor, beyaz sıva!.. Kalan orjinal kısımların güzelliğini görmeniz lazım. Küçük odalar, her biri inanılmaz bir vadiye bakıyor, yükseklik korkutucu ve etkileyici. Pencereden kafanızı uzatıp bakmanız lazım. Daha da ötesi buralara binlerce yıl önce nasıl getirdin o taşları, inşaat malzemelerini de yaptın bu Manastırı.? İnsanın aklı almıyor.

dsc_0215

dsc_0197

Bir güvenlik görevlisi var. Onunla sohbet ediyoruz, çünki binlerce yıllık resimlerin üzerleri bu sefer sadece Türkçe isimlerden değil, ABD’li, Yunanlı, Rus, İngiliz..gibi birçok milletten isimler ile kazınmış. Kendisi 1990’lara kadar buraların korunmasız olduğunu anlatıyor. Gelenin duvarlardaki resimleri söküp götürdüğünü, tahrip ettiğini ve zarar verdiğini söylüyor. Özellikle Trabzon’da ABD’lilerin üssü varken ABD’li askerlerin ülkelerine dönmeden önce gelip buradaki duvar resimlerini söküp ülkelerine götürdüklerinden bahsediyor. Peki gerekli bakanlığımız neden önlem almak için bu kadar önemli bir yapıyı 1990 ‘lara kadar kimsesiz, sahipsiz bırakmış o da ayrı bir üzüntü konusu..Duvardaki neredeyse hiçbir insan motifinin yüzü yok, sökülmüş. Sadece elleriyle ulaşamadıkları yüksek yerler kalmış. Enteresan olarak fresklerin katman katman oluşumunu görebiliyorsunuz. Binlerce yıl önce burada yaşayanlar dönem dönem eskilerinin üstüne yeni resimler yaparak ortamı değiştirmişler. Gezimizi bitirip, aracımızın yanına giderken, girişte hemen sağda mısır, fındık satan tezgahtan taze mısır alıyoruz. İnsan temiz oksijeni alınca sürekli acıkıyor burada :)

hamsikoy_panorama2

hamsikoy2_panorama2

Hamsiköy, Zigana geçidi
Maçkaya tekrar geri dönüyor ve oradan Hamsiköy’e doğru ilerliyoruz. (Bu arada hatırlatalım, Karadeniz gezimiz boyunca yollar virajlı demeyeceğiz, çünki virajsız yol yok denecek kadar az. :) Sonra demedi demeyin..) Hamsiköy Sütlaç’ı ile meşhur. Hep ismini duyuyoruz, merak işte, geldik yiyelim.

dsc_0241

dsc_0240

Köyde güzel manzara haricinde pek görülecek birşey yok. Açık olan tek bir lokantada sütlaç siparişi veriyoruz. Köyün yerlisi amcamız metal kapta (buranın sütlaçının özelliği kiremitte değil metal kapta olması, üstü de yanık olmayacak..) sütlaçı getiriyor. Belki de yediğimiz en kötü sütlaç. Üstü bile kurumuş. Tatsız, tuzsuz birşey. Birde tanesi 4 TL. Sütlacımızı yedikten sonra, buraya kadar gelmişiz yıllar önce ortaokulda öğrendiğimiz meşhur Zigana geçidini görmeden dönmeyelim diyoruz.

dsc_0269

dsc_0272

Geldiğimiz yoldan değil, dağ yollarından yeni yapılan Zigana yolunu görerek (aşağıda kalıyor yer yer) köylerin arasından geçerek devam ettiğinizde, yol sizi tekrar o aşağıdaki Gümüşhane yoluna bağlıyor. Bu yoldan da bir 15 dk. devam ettiğinizde işte karşınızda Zigana geçidi! Sen neymişsin diyoruz hemen tabelasına bakıyoruz, 1820m yüksekliteyiz ve tünelin toplam uzunluğu 1702m. Yeni yapılan tünellerden sonra (örn. Bolu Tüneli) fındık tünel olarakta adlandırabileceğimiz tünelden bir giriyor, birde çıkıyoruz. Hem Gümüşhane tarafında soluk alıyoruz, hem Trabzon tarafında. :) Şimdi rotamızı Uzungöl’e doğru çeviriyoruz.

dsc_0279

dsc_0283

Uzungöl
Zigana geçidinden Trabzon’a oradan da Sürmene, Of ve Çaykara üzerinden gidilerek ulaştığımız Uzungöl’e 1.5 saat sonra varıyoruz. Of ilçesinden Uzungöl yoluna saptığımız andan itibaren yolun bir kısmında yanyana Çay fabrikaları görmeye başlıyoruz. Yolun ilk bir kaç km’sinde asfaltlama çalışmaları olduğundan bozuktu, ancak geri kalan kısmı neredeyse kaymak gibi. Yolda devam ederken hemen yanımızda bir köprü gördük. Çelik halat ile gerilmiş, siz yürüdükçe sallanan keyifli bir köprü. :) Biraz tedirginlik veriyor insana ancak insanların sallanması için koşarak bu köprüden geçmeleri bize keyifli dakikalar yaşatıyor. Hemen gidip bizde sallıyoruz köprüyü :)

dsc_0294

dsc_0305

dsc_0308

Yol boyunca bize eşlik eden derenin üzerinde oldukça sık Osmanlı dönemine ait köprüler ile karşılaşıyoruz. Köprülerin herbiri hem birbirinden farklı hem de oldukça zarif duruyor o gürül gürül akan suların üstünde. Tabiki hepsinde durmanız gerekmiyor ancak anıtsal eser statüsünde bulunan «Hapsiyaş Köprüsü»nü görmenizi ve bir hatıra fotoğrafı çektirmenizi öneririz. Uzungöl’e girerken artık hava kararmaz üzereydi. Araba ile bir tur atıp hemen nerede kalabileceğimizi  araştırıyoruz. Bir iki otel gezdikten sonra, fiyat kalite endeksimize en uygun yer olarak Sezginler Otel’e yerleşiyoruz. İki kişi kahvaltı dahil 70 TL ödediğimiz otelde odalar güzeldi ancak akşam yemeği (24 TL, iki kişi, köfte, balık, kola, salata), kahvaltı ve hizmet için aynı şeyi söyleyemeyeceğiz. Birde şansımıza gayet ağırbaşlı bir garson bizimle ilgilenince, kahvaltıya başlarken «bal, ne balı?» sorumuza bile kahvaltı sonunda tekrar ederek ulaşabildik. :) Hava kararmadan konaklama ile ilgilendiğimizden Uzungöl gezimizi sabah gündüz gözüyle yapmaya karar verdik. Küçük bir akşam yürüyüşü ve ciğerlere çekilen temiz hava o akşamımızı bitirdik. Bu arada yürüyüş sırasında dikkatimizi çeken başka bir nokta ise Uzungöl’de çok fazla arap turistin olmasıydı.

dsc_0320

uzungol_panorama2

Sabah ola hayrola! Gürül gürül akan suların sesiyle uyanmak ne kadar güzel bir duygu. Pencereyi açıyor ve odaya taze,  soğuk havayı dolduruyoruz. Hava güneşli. Otelden çıkışımızı yapıyor ve çevreyi tanımaya başlıyoruz. İlk karşılaşma greyderler ve iş makinaları ile oluyor. Allah Allah bunlar ne derken, gölün çevresine, işçileri duvar örerken görüyoruz. Resme genel baktığımızda, gölün kenarının yarısına duvar örüldüğünü şaşkınlık ve hayret içerisinde izliyoruz. Burası Uzungöl değil, Uzunhavuz olmuş? Bu kadar çiğ bir görüntü olamaz. Al bir cahil adamı koltuğa oturt, burayı duvarla örelim demez. Hangi mantığa sığıyor bu anlamak mümkün değil. Tüylerimiz diken diken oluyor. İşin garibi, o kadar şantiyeye dönmüş ki burası kamyonlar ve toz dumandan bir an önce kaçmaya çalışıyorsunuz. Yazık gerçekten çok yazık. Gölün bitişini göz göre göre ellerimizle yapıyoruz ve buna kimse mani olamıyor. Hiçbir havası, doğallığı kalmamış. Yani Uzungöl’ü artık görmeseniz çok birşey kaybetmiş sayılmazsınız! Bak yine tüylerimiz diken diken oldu. Sinirimiz kalktı! :)

dsc_0337

Nereden en iyi fotoğraf çekeriz diye yaşlı bir amcaya soruyoruz, o  da bize manzara tepesinden çekebilirsiniz diye dağları gösteriyor. O dağlara doğru tırmanmaya başlıyoruz araba ile, yol oldukça bozuk. Zaten bir kaç km ilerleyip çok gitmeden tekrar dönüyoruz. Bu dağ yolu dediklerine göre Bayburt’a kadar gidiyormuş. Artık dönüş vakti, aşağıya inip, Rize yollarına doğru gitmemiz gerekiyor, Uzungöl’den henüz çıkmıştık ki, bir eski köy evinde yaşlı bir teyzeyi görüyoruz araba ile geçerken, hemen duruyoruz, selam verelim, sohpet edelim istiyoruz. Önce biraz şaşırıyor ama sonraları tüm sıkıntılarını anlattığı, dert arkadaşı oluyoruz. O da gidişattan hiç memnun değil «mahvoldu buralar» diyor ancak «benim yaşımda ilerledi zaten beyim de yanımda yatıyor» diyor (mezarını gösteriyor hemen arkasında) «bende sıkıldım artık kurtulayım» diyor.  Kimsesi kalmamış. Kendince uğraşıları olan bir teyze, bize temizlediği mısır koçanlarından vermeye çalışıyor ama bizim dönüşümüze kadar bunlar bozulur diyip geri çeviriyoruz.

dsc_0347

Cevdet Sunay Müze Evi / Ataköy

Tatlı teyzeyle vedalaşıp yola koyuluyoruz. Biraz ileride Ataköy yol ayrımından Ataköy’e sapıyoruz, yine tırmanmaya başlıyor ve 5. Cumhurbaşkanımız Cevdet Sunay’ın Müze Evi’ni görmek için heyecanlanıyoruz. Doğduğu büyüdüğü bu evin şu anda müze olması oldukça güzel. Oldukça tepede olan evin önünde park edecek alan yok, hatta yollar ancak bir arabanın geçebileceği kadar geniş ama ileride boş alanlara park edebilirsiniz. Kapıyı tıklatıyoruz, kapalı. Öğlen tatilinde. Kapıda yazan cep telefonundan hemen müze görevlisini arıyoruz. Kendisi yan evde anahtar olduğunu, alıp girebileceğimizi söylüyor. Ama yanda da kimse yok. Bekleriz problem değil diyoruz. Ama kendisi oraya kadar geldiğimizi gördüğünden kıyamıyor ve gelip kapıyı açıyor.

dsc_0356

dsc_0365

Ev tamamen harabe durumdan aslına uygun olarak tekrar yapılmış. İçeride oldukça eski ve nostaljik objeler mobilyalar var. En güzeli Astronot başlığına benzeyen, küçüklüğümüzden hatırladımız televizyon var. Cevdet Sunay’ın kullandığı eşyalar, kitapları, ve fotoğrafları bu müzede bulabilirsiniz. Günde 3-5 kişinin gezdiği bu müze ücretsiz. Şimdi Rize yollarındayız.

dsc_0367


Ağu 23 2009

Yaz Tatili 1.Bölüm: Karaburun, Sakızlı Dondurma

Okuyamayanlar için; Yaz Tatili 2. Bölüm Tıklayın.
Okuyamayanlar için; Yaz Tatili 3. Bölüm Tıklayın.

yaztatili2009Tam bir sene boyunca beklediğimiz, o hayallerini kurduğumuz tatilimizin günü geldi çattı. Bu seneki programda 5 gün İzmir/Karaburun, birer gün de Çeşme ve Alaçatı olarak programladık. Uzun uzun listeler yapıp Karaburun ile ilgili sizlere anlatılacak bir çok yer çıkardık. Ancaak.. :) Karaburun ile ilgili  anlatacaklarımız maalesef kısa bir anıdan ibaret olarak kaldı.

karaburun_yollari

Yola bu sefer Ankara’dan başlıyoruz. Tam 684 km ve 8 saat sürdü yolculuğumuz. Ankara’dan İzmir’e kadar yollar süper. Hiçbir zorluk ya da bozukluk yok. Yolda dura kalka geldiğimiz için süre biraz uzadı. Bu süreyi 1 saat kadar daha kısaltmak mümkün. İzmir’de Çeşme otoyolu’na giriyorsunuz. Yaklaşık bir 40 dk. sonra zaten Karaburun tabelasını takip ediyorsunuz. Yolun otoyoldan sonrası oldukça güzel ama bir o kadar da virajlı ve yorucu geçiyor. Okuduklarımıza göre otoyol ayrımından Karaburun’a kadar 302 adet viraj varmış. Biz saymadık ama o rakama ulaşmak mümkün gözüktü :) . Denize sıfır, virajlar sağlı sollu enfes manzaralar eşliğinde ilerliyoruz. Bir süre sonra bizi rüzgar karşılıyor. Deniz dalgalanmaya başlıyor.

dsc_0152

Karabarun‘a gideceğimizi söylediğimizde bize çok rüzgarlı olduğunu zaten tanıdıklarımız söylemişlerdi. Ancak biz bu kadarını tahmin etmiyorduk! Hatta bir tarafının rüzgarlı diğer tarafının normal olduğunu söylemişlerdi. Biz de rüzgarsız kısmına gidiyoruz demiştik herkeze. Karaburun’a varıyoruz. Nergis Butik Oteli arayıp tarif alıyoruz. Sokakların kıvrımlarından, yazlık evlerin içlerinden geçerek denize sıfır, nefis manzaralı otelimizi görüyoruz. Butik otelimiz 8 odalı bir yer. Ağustos fiyatları kişi başı 90 TL kahvaltı dahil. Otel sahibi Selim bey karşılıyor bizi. Selim-Nursel Gürses çifti işletiyor oteli. Otelin önüne parkediyoruz. Selim bey kimliklerimizi alıp girişimizi yaparken bizde odamıza çıkıyoruz. Muhteşem manzaralı, ikea’dan alınmış ya da o tarzda döşenmiş oda konseptleri ile içinizi ısıtan bir butik otel. Ancak bizim rüzgar problemimiz hala devam ediyor. Bir süre sonra denize gireceğimiz yerlere de inip bakıyoruz. Merdivenle aşağıya iniliyor, şezlongların konduğu alan betonarme ve denize de merdivenle girebildiğiniz bir alan yaratmışlar. Rüzgar dalgaları o kadar kuvvetli çarpıyorki çıkan “gümm” sesi ile “-neyse yarın gireriz zaten rüzgarlı” diyoruz.. Akşam yemeklerimizi söylüyoruz. Bu gece otelde yiyeceğiz zaten yoldan gelmişiz yorgunuz. Keşfe daha sonra başlarız. Yemekler geliyor. Ben şiş söylemişim, eşim soslu makarna. Gelen 3 şiş’ten henüz birincisinin yarısını yemişken rüzgardan yemekler buz gibi oluyor. Bu sefer hemen hızlı hızlı yemeye başlıyoruz soğumadan. Çünkü en sevmediğimiz şey sıcak yenmesi gereken yemekleri soğuk yemek. Zaten tatil demek, deniz, kum, güneş ve yemek keyfi değil mi? Bu sebeple yemekten pek keyif alamıyoruz. Herşey 10 dk. içinde bitmeli. Eşim üstüne sürekli birşeyler alıyor, çünkü güneş gitti ve ısı şimdiden 24 dereceye indi. Bunu sürekli bir rüzgarla düşününce, tatil falan hakgetire.

dsc_0135

Neyse diyoruz. Keyfimiz yerinde zaten Selim bey’le de konuştuk, tahminen yarın ve hatfa içi bu rüzgarın azalacağını çünkü bir kaç gündür böyle rüzgarlı olduğunu belirtiyor. Yemek sonrası çevreyi tanımak için yürüyüşe çıkıyoruz. Bir süre sonra geri geliyoruz, eşim rüzgara ve soğuya dayanamıyor. Bu arada tarihlerimiz 9 Ağustos, yani en sıcak dönem. Odamıza geliyoruz. Sabahı iple çekiyoruz. Mayolarımızı giyip denize gireceğiz ya..

Sabah dünden de daha hızlı bir rüzgar karşılıyor bizi. Hatta rüzgarın şiddetinden kahvaltı yapılan güzel manzaralı ön terastan arka terasa odaların önüne alınmış kahvaltı masaları. Selim bey çok rüzgarlı olduğunda kahvaltıyı oraya kuruyoruz diye bize söylemişti. Dalgalar yine “bamm..baamm” :( ..Tatilin ikinci gününe henüz girmişken ayağımızda pantalon ve üzerimizde kat kat giysi ile oturmak hiç güzel bir durum değil. Yan masadaki bir çift ile sohpet ediyoruz aynı durumdan onlarda şikayetçi, ki bayan hemen odaya gidip tekrar giyiniyor.

dsc_0138

Bu rüzgar hep böylemidir diye soruyoruz tekrar..Cevap..”-yarın geçer diye ümid ediyoruz..” ancak her gün yarın diye beklersek zaten 1 haftalık tatilimiz kazaklar ve pantalonlar ile geçecek. Eşimin sağlık durumunu da doktor özellikle üşütmemesini tembihlemişken..Hemen çıkış yapmaya karar veriyoruz. Daha sıcak bir yere gitmeliyiz ve vakit kaybetmeden. 2.3. günü bekleyecek ve vakit kaybedecek halimiz yok.

dsc_0130

Selim bey’e durumu izah ediyoruz. Eşi ile birlikte yemek yiyiyorlar. Sağlık problemi olduğunu ve bu soğukta tatil yapamayacağmızı anlatıyoruz. Ancak Nursel hanım bir anda gergin gergin bizimle konuşuyor. “-Oda sayımız az, siz bize 1 hafta demiştiniz, ben müşteri kaybediyorum” diyor. Bunları söylerken yemeğini yiyor ve yüzümüze bile bakmıyor. Zaten göz teması kurmakta mümkün değil, güneş gözlükleri ile konuşuyor. Halbuki müşteri ile göz teması kurmak, duygusal bir bağ oluşturmak, onları anlamak, çözüm bulmak bir anda ikinci planda kalıyor. Selim bey çözüm için çabalıyor..Bu arada Nursel hanım bize enteresan bir teklifle dönüyor, “-Eşiniz madem üşüyor, üzerine bir kaç giysi daha alsın!” Cevabımız net:

“-Ağustos ayındayız. En pahalı sezon için ücret ödüyoruz.Denize girmek, dinlenmek ve güzel yemekler yemek için geliyoruz. Üstümüze kat kat giyinmek ve güneşten faydalanamadıktan, denizden ise hiç faydalanamadıktan sonra bizim için burası bir anlam ifade etmiyor. Ayrıca söz konusu olan eşimin sağlık problemi ise, hiçbir şey bizim için daha önemli olamaz.”

Selim bey problem değil diyor. Çıkış işlemlerimizi yapıyoruz. 1 haftalık konaklama için bize yaptığı küçük indirimi yapamayacağını söylüyor. O kadar gerildik ki artık para falan umrumuzda değil :). Yeterki çıkalım. Güzel başlayan bir butik otel macerası bir gün içerisinde son buluyor.

İşimiz dolayısıyla satış ve pazarlama konularına hakimiz. Burada yapılan basit hatalar bizi bir daha ne zaman Karaburun’a götürür bilmiyorum ama çözüm oldukça basit idi. Her ne olursa olsun sağlık yüzünden çıkış yapan bir müşteri sağlığı düzeldiğinde oteldeki hizmeti beğeniyorsa yine gelir. Bu hüzden hiçkimse ile kapıları tam kapatmamak lazım. Ama Nursel hanımın gerginliği ve verdiği cevaplar tatil için gelmiş bir müşteriyi (bizi) geriyor ve en olmaması gereken durum münakaşa yaşanıyor. Tüm konuşmaları tabiki yazmadık sizlere, gerek yok. Sonuç önemli. Ancak hal, tavır ve konuşmalar hoş değildi. Yine Selim bey’e çözüm noktasında yardımcı olduğu için teşekkür ediyoruz.

7kardesler

Karaburun macerası sona eriyor. Ama gitmeden buralardan 7 Kardeşler dondurmasının tadına bakmak lazım. “Sakızlı” enfes dondurmaları var diye okuduk. Karaburun manzaralı, denizi gören çok güzel bir manzarası var. Oturup birer dondurma yiyoruz. Gerçekten lezzetli. Bu süre içinde daha önce gitmeye karar verdiğimiz ve vazgeçtiğimiz Marmaris Bozburun’daki Aphrodite Otel’i arıyoruz. Hemen yerimizi telefonla ayırtıyoruz ve yola çıkıyoruz…


Tem 26 2009

Burgazada, Kalpazankaya, Aya Yorgi Manastırı

dsc_0857

dsc_0763Enfes değil mi? Bir ada isminin geçmesi bile nasıl kalpleri hızlandırıyor. İnsanın aklına hemen deniz, kum, balık geliyor değil mi? Ama mayosunu almak insanın aklına gelmiyor!

Evet..Güzel bir temmuz sabahı yola koyuluyoruz. Cumartesi günü sabahın ilk şıkları ile beraber uyanıp Kadıköy’den bir kaç parça simit poğaça alıyoruz. Amacımız ilk adalar vapuruna binmek değil ama ikincisine kesinlikle binmek. İkinci vapurun Kadıköy iskelesinden kalkış saati 10.30. Daha yarım saatimiz var. Ancak iskeleye doğru yürürken daha içeri giremeyeceğimizi  anlıyoruz. Onlarca grup var öğrencilerden oluşan. Bavulunu / bavullarını kapan gelmiş. Biz ise yanlarında küçük bir sırt çantamız ile aykırı duruyoruz. :) Bir yoğunluk..bir ses..hemen kendimizi iskelenin ön kısmına atıyoruz akbillerimizi bastıktan sonra. Vapur iskeleye yanaşıyor. Herkes yer kapma telaşında. :) Hazır ol…Koş..Ama vapur o kadar büyük ki buradaki herkesi fazlasıyla alıyor, bir çok boşyer de zaten kalıyor. Biraz gözümüzde büyütmüşüz :) ..Hemen arkadaşlarımızla sohpete dalıyor, kitabımızdan Burgazada ile ilgili  bilgileniyoruz.

dsc_0834

Bu Adalar’a gidiş çok enteresan. Daha bir kaç dakika önce şehrin kaosu, yoğunluğu, stresi seninleyken artık değil. Trafik gürültüsü varken, artık yok. Martılar ile birliktesiniz. Dalga sesleri.. Sanki İstanbuldayız ama aslında İstanbulda değiliz..Muhteşem…Vapurumuz ilk olarak Kınalıada’da duruyor. Sabah saatleri olduğundan binen yok..bir sürü kişi iniyor. İkinci durak bizim ada.. Burgazada. Bir miktar kişi de burada iniyor. Yol toplamda yarım saat sürüyor. İner inmez önce kendimizi meydanda buluyoruz. Çevremizi gözlemliyoruz. Pek kimseler yok. Sıcak tepemizde. Faytonlar geliyor..gidiyor..kimi boş..kimisi dolu..”Kural 1: Bir yeri en hızlı ve keyifli tanımanın yolu kısa bir tur atmaktır.” Sahil tarafında yürüyüş yapıyoruz, bir anda insan profili değişiyor. Herkes mayolu! Durun bi saniye. Biz yanımıza almadık. Şaapp..Şuupp..denize alayan atlayana..şakalaşan şakalaşana..biz resmen turist ömer gibi kaldık yahu! :) Sinir olmak elde değil.. Yan yana onlarca kişi yatmış güneşleniyor. Mayonuz varsa buradan yatacak yer ve şezlong kiralamanız mümkün :) .. Yanyana bir sürü yer var. Zaten çok büyükte değil.

dsc_0833

dsc_0781

Biz Kural 1’i uygulayalım diyoruz hemen. Tekrar meydana geliyoruz. İlk faytoncu ile konuşuyoruz. Kısa tur 30, büyük tur 40 TL. Biraz pazarlık ediyoruz. Büyük turu 35 TL’ye anlaşıyoruz. Fayton sahil şeridinden geçerek ama geçtiği yerlerin sorduğumuzda ne olduğunu bilmeyerek bizi gezdiriyor. İş bulmuş işte..yapıyor..özveri ve kendini o işte geliştirmek katkı sağlamak yok. Zaten bizi anlayabilecek durumu da yok. Burgazada adaların içinde en şirini gibi duruyor. Küçük. Bir o kadar da sakin, nezih. Ama bir yarası var bu adanın..Geçtiğimiz yıllarda yandı. Biliyorsunuz çok içimiz sızladı. Elden hiçbirşey gelmedi. Rüzgar, ulaşım..of of..şimdi tekrardan ağaçlandırılıyor ancak şu anki görüntü kötü..artık çocuklarımız o ağaçların güzelliğini ancak görebilecekler. Tarihi manastırın önünden geçerek faytonumuz denize sıfır ilerlerken artık yukarılara tırmanıyor. Manzaralar eşliğinde ilerliyoruz. Bir süre sonra tepede bir çay bahçesine geliyoruz. Burada çay içmek isteyip istemediğimizi soruyor. Biz hayır diyip devam ediyoruz. Genelde herkes orada çay içiyor yoluna öyle devam ediyormuş diye de ekliyor.

dsc_0794

dsc_0793

Kalpazankaya Mesire Yeri’ne kadar geliyoruz. Yolda burada bitiyor zaten. İçeride ormanlık bir alan, aşağıya kadar inen bir patika ve yine aynı alanda bir restorant var. Faytoncu siz buraya bakın diyor, 15 dk. sonra gelip alacağım sizi diyor. Gidiyor. Bizde herkese girişin ücretsiz olduğu Kalpazankaya mesire yeri’ne giriyoruz. Restorant’ın manzarası güzel, ancak içinden geçip patikadan Kalpazankaya’ya doğru iniyoruz. Bu kayanın adı Osmanlı döneminde kalpazanların bu kayanın arkasına gizlenerek sahte para yaptıkları rivayet edilir. Taşlık bir küçücük plajı var. Ancak buna rağmen 8-10 kişi de burada giriyor denize. Bizi 15 dk. sonra alacağını söyleyen faytonumuzu 30 dk. bekledikten (neyseki güzel biryerde, dalından erik kopartarak..) sonra tekrar binerek faytonumuza hızla yolumuza devam ediyoruz.

dsc_0892

dsc_0819

Sahilde önden gördüğümüz manastırın bu sefer arkasını görüyoruz. Aynı manastırın bahçesinde kilisesi de (Aya Yorgi Garipi Manastırı – 1728) bulunuyor. Bahçesine ve ilk giriş kısmına girebiliyor ancak ana kapısından giremiyoruz. Sadece ayinlerde açılıyormuş. Oldukça eski ve etkileyici süslemelere sahip bu kiliseyi yılın belli zamanlarında insanlar adak adamak için geliyorlar. Evler sokaklar zaten etkileyici. Faytonumuzdan iniyoruz turumuzu bitiyor ve geçerken gördüğümüz bir kaç yere bakmak üzere yürüyoruz. Birincisi Sait Faik Müze Evi. Kapalı. Tadilat varmış. İkincisi hemen az ilerisinde Ayios İoanis Kilisesi. Kilise de kapalı. İçini göremiyoruz. Pazar günleri zadece dua ve ayinlerde açılıyormuş 10-12 arası. Bizde devam ediyoruz ve Burgazada Öğretmen Evi’e giriyoruz. Artık balık yeme vakti. Açlıktan ölüyoruz. Aslında asıl balık ziyafetini akşam sahil kenarında yaparız diye planladık ancak o kadar çok yemişiz ki bir gr. dahi acıkmadık. Sıcak ve uyku bastırması sonucu kendimizi bir anda Sinem Dondurmaları’nın önünde bulduk. Burada daha önce hiç yemediğimiz kadar lezzetli dondurmalarımızı yedik. Kesinlikle Burgazada’da tatmadan dönmeyin. Hazır dondurma sevmeyenler top top sevenler için hazine gibi gelecek. :) Akşam 18.15 vapuru ile tekrar geri dönüyoruz. Kısa ama dolu dolu geçen bu geziden mesud bir biçimde ayrılırken bize eşlik eden arkadaşlarımıza da teşekkür ediyoruz. Evde “Vog’da Makarna” partisi yapmak için yolumuza devam ediyoruz… :)

kelebeeek

Ada üzerinde aslında tepedeki Hristos Manastırı kalıntıları hariç herşeyi görmüş olduk. Küçük sevimli ve sıcak bir ada. Yoğunluk yok. Karmaşa yok. Lüks yok. Kalabileceğiniz bir kaç yer mevcut. Burgazada’yı kesinlikle görün, keyfini çıkartın, mayonuzu da almayı unutmayın. :)


Tem 3 2009

Ankara’da Cağ Kebabı canınız çekerse…


dsc_0747

Nefis bir lezzet bu. Bu yazıyı nasıl yazacağım bilmiyorum. Yazarken bile etkileniyorum ve ağzımın suları akıyor. :) Peki öyleyse sıkı durun bir çırpıda anlatalım ve yazıyı arşivimize kaldıralım..Ankara’da keyifle, enfes bir biçimde yediğimiz iki yerimiz var. Birincisi Ankara Kalesi’nde hemen ana giriş kapısının yanında daha salaş, ancak oldukça lezzetli bir mekan (Sadık Usta Oltu Kebapçısı); diğeri ise Dikmen/Öveçler ‘de bulunan Dadaşlar Tortum Çağ Et Evi.

dsc_0752

Bu Ankara ziyaretimizde gezi için değil taşınan ailemize yardım için geldik. Haliyle evden pek dışarı çıkmamış olsak da akşam birşeyler yemek için vazgeçilmez damak tadımız olan Dadaşlar Tortum Çağ Et Evi’ne gittik. Her Ankara ziyaretimizde bir kez mutlaka uğrayıp burada ya da diğerinde Cağ kebabının tadına bakıyoruz. İstanbul’da olmamıza rağmen henüz aynı keyfi alacak bir mekan bulamadık. (Bulan varsa bize de bildirsin. :) ) Genelde sık biçimde yazları geldiğimizden mekanın bahçesinden faydalanıyoruz. Güzel bahçesi var. Oturduğunuz andan itibaren sürekli bir hareket başlıyor. En keyif aldığımız nokta da bu zaten.. :)

dsc_0749

Yatık döner olarak bilinse de aslında döner eti gibi değil daha da lezzetli bir et. Şişler siz dur diyene kadar geliyor. İşin raconu bu. Yemekten keyif almak böyle bir duygu olsa gerek. İki kişi salata, şişe ayran, ve toplamda 7 şiş, 55 TL hesap ödeniyor. ikram karpuz ve çaylar buna dahil değil. Çok ucuz olmasa da verdikleri hizmet ve lezzet güzel. Sizi bu enfes lezzetin fotoğraflarıyla başbaşa bırakıyoruz.. :)


Haz 8 2009

Devrek,Bastoncular Çarşısı, Karadeniz Ereğli ve Balık Keyfi

Bu güzel 19 mayıs tatilinin son demlerini yaşıyoruz artık. Bir günümüz kaldı artık doyasıya yaşayabileceğimiz. Sabah el yapımı bastonlarıyla ünlü ‘Devrek’ üzerinden ‘Karadeniz Ereğli‘ye gideceğiz. Uygulama otelimizde yaptığımız kahvaltıdan sonra yola koyuluyoruz. Devrek yolu yine keyif alarak ilerlediğiniz bir yol. Yollar geniş ve yapılı. Yaklaşık bir saat sonra Devrek tabelasından giriyoruz. Geniş bir alana yayılmış bir ilçe izlenimini veriyor Devrek.

devrek_19mayis

Bastonlarıyla ünlü bu şirin yerde 19 Mayıs bayramı tüm hızıyla kutlanıyor. Her yerde bayraklar asılmış. Yer gök kırmızı derler ya aynen öyle. Ne kadar da sevimli oluyor bu şekilde ilçelerimiz, köylerimiz, şehirlerimiz…Tam anayol üzerinde ilerlerken Devrek stadı (ya da öyle bir yer) olduğunu düşündüğümüz alanda, neredeyse tüm ilçe halkıyla karşılaşıyoruz. :) Herkes 19 Mayıs gösterilerini izlemeye gelmiş sanki. Müzik çalıyor, gençler gösterilerini sunuyorlar, yüzlerce insan onlara alkış tutuyor, bayraklarımız dalgalanıyor. Muhteşem bir görüntü. Mutluluk doluyoruz bir anda. Bir süre yolun kenarına park edip onların bu gösterilerini izliyoruz. Ama güneş kavurucu oluyor ve bir süre sonra biz Devrek’e asıl geliş sebebimiz olan bastonlarını bulmak için tekrar yola çıkıyoruz.
dsc_0595

dsc_0592

Bir iki kişiye sorarak meşhur Bastoncular Çarşısı‘nı buluyoruz. Şehrin içinde kalmış, yanyana dükkanların sıralandığı küçük bir çarşıcık karşılıyor bizi. Toplamda 10-12 adet dükkan var. Aslında biz çok daha büyük ya da turistik bir yer olarak hayal etmiştik bu çarşıyı. En azından bir cazibe merkezi haline gelebilir ya da asıl amacaı satış ve gelir elde etmek olan çarşının albenili olması sağlanabilirmiş. Her dükkanın içerisinde onlarca çeşit, renk renk, boy boy, desen desen bastonlar buluyor. Birinden çıkıp diğerine giriyoruz. Dükkanında sürekli yeni bastonlar tasarlayan ve oracıkta üretmeye, şekillendirmeye başlayan esnaf muhteşem görüntüler sunuyor. Girdiğimiz her dükkanda sohpet ediyoruz. Bu kadar bastoncu arasında 2’de bayan bastoncumuz var. Sohpetimizi yapıp oradan ayrılıyoruz. Yolunuz buradan geçerse mutlaka uğrayıp bu bastonları görmenizi tavsiye ediyoruz. Şehirde başka vakit kaybetmeden Karadeniz Ereğlisi’ne doğru yola koyuluyoruz.

dsc_0591

K.Ereğlisine gitmek için Devrek’ten dağları aşarak gidilen bir ara yol var. O yolu tercih ediyoruz. Yaklaşık 30-40 km. Dağları tırmanmaya başlıyoruz. Devrek aşağıda kalıyor. Aman Allah’ım o ne muhteşem zenginlik, her yer yemyeşil. İşte size bir karadeniz klasiği. :) Yollar bir sağ bir sol hatta sağ yaparken sol gibi yoğun virajlı olmaya başlıyor. Sürekli köylerin ve taze dağ havasının içerisinden geçerek devam ediyoruz. Mesafe km. olarak kısa ancak neredeyse hızımız 20’yi hiç aşamıyor. K.Ereğlisine gitmek 1.5 saat gibi bir süre alıyor. Buna dur kalklar, manzaralara bakmalar, nefis dağ sularından içmeler de dahil :) . Bu yolu kendine ve arabasına güvenenlere tavsiye ediyoruz. Onun haricinde girmeyin :) Mide bulantısı yol tutması olanlar ise hiç geçmesin bile..

eregli_panorama1

Karadeniz Ereğli’ye girdiğimizde artık büyük ve gelişmiş bir şehirde olduğunuzu hissediyorsunuz. Binalar yükselmeye, arabalar değişmeye, sokaklar oldukça yoğun ve kalabalık olmaya başlıyor. Bizim amacımız şehre bir bakış atıp, havasını teneffüs etmek. Bir balık yiyip ardından İstanbul’a dönmek. Önce aracımızla bir kısa şehir turu yapıyoruz tanımak için. Trafik olmaya başlayınca bunu sahil şeridinde aracımızdan inerek yapıyoruz. Herkes sahilde yürüyor neredeyse. Nefis. İşte sahil yerleşimlerinin en güzel yanıda bu. Deniz her an yanıbaşınızda. Parklar geniş, yeşillikler bol. Sahil boyunca bir ileri bir de geri tur yapıp acıktığımızı hissediyoruz. Ne yeriz? Tabiki Balık! Gözümüze kestirdiğimiz bir iki kişiye (yerel halktan) nerde güzel yiyebileceğimizi soruyoruz. Herkesin cevabı net: ‘-Balık yemek istiyorsanız iskelenin oradaki yerlerde yiyin.’

dsc_0619

İskelenin sonunda 4-5 balıkçı yan yana duruyor. Hepsi müşteri kapma yarışında. Israr var sürekli. Ancak biz yine tercihinimiz kalabalık olandan yana kullanıyoruz. Çoğu zaman bu yöntem işe yarıyor. :) Yemek konusunda risk almak her zaman güzel sonuçlanamayabiliyor. Engin Balık Restorant‘a girip İstavrit ve salata siparişlerimizi veriyoruz. Bizim için aynı zamanda Amasra ile karşılaştırma imkanı da doğuyor. :) Servis oldukça yavaş da olsa balıklar oldukça lezzetli biçimde midemize iniveriyor. Salata Amasra salatasından farklı olarak üstünde peynir rendeli olarak geliyor. Salata tercihimiz Amasra’dan yana ;) . Karnımız tok. Artık yavaş yavaş dönüş vakti.

dsc_0620

dsc_0623

K.Ereğli’den Akçakoca’ya kadar sahile paralel muhteşem Karadeniz mazarasıyla ilerliyorsunuz. Keşke İstanbul’a kadar yol böyle olsa dedirtiyor.. Akçakoca’dan Düzceye çıkıyor ve İstanbula 2.5 saat sonra varıyoruz. Küçük Karadeniz gezisi olarak çok keyif aldık bu gezimizde. Asıl büyük Karadeniz gezisi için beklediğimiz uygun zamanı artık daha da bir heyecan ile bekliyoruz..