Mar 6 2013

15 günde 3000 km 3.Bölüm ”Amasya, Harşena Kalesi, Sabuncuoğlu Tıp ve Cerrahi Müzesi, Galip Amasya Çörekçisi, Sultan 2.Bayezid Camii ve Külliyesi

2. bölümü kaçıranlar buraya tıklayın :)

Sinop’ta otelimizde son kahvaltımızı yaptıktan sonra 10.30 gibi yola koyuluyoruz, hava oldukça güzel, güneşli ve sıcak. Amasya yoluna saptıktan bir süre sonra yol yapım çalışmaları nedeniyle ilk 40-50 km’lik bölümü biraz yavaş ve yer yer bozuk geçiyoruz. Bir süre sonra tamamen güzel duble yollar ile kaymak asfalt oluyor. Uzunca bir süre bu şekilde ilerliyorsunuz, ancak Kızılırmak kenarına yaklaştıkça artık virajlar başlıyor. Bir tarafınız dağ, diğer tarafınız masmavi Kızılırmak. Manzarayı izlerken su bitiyor.. koskoca Kızılırmak kuruyor. Dev gibi bir alan çorak..suyun bittiği yerden itibaren kötü bir görüntü. Üzücü. Ne oldu diye düşünürken bir tabela çıkıyor karşımıza: ‘HES’ çalışmaları… Fotoğrafları aşağıda.. Konu ile ilgili bütün yorumu size bırakıyoruz…. Vezirköprü, Havza derken artık iyice Amasya’ya yaklaştık. 100 km’lik hızımızı geçmemeye gayret göstererek ilerliyoruz ancak sıcaktan ve yoldan oğlumuz artık sıkıldı ve mızırdanmaya başladı. Tam bu sırada ”Amasya 20 km” tabelasını gördük ve bir an önce varalım diye biraz gaza basıyoruz. Henüz hızlanmışken radar (burada polislerimizi tebrik ediyoruz çok güzel gizlenmişler) bizi yakalıyor. İki ton ton polis 314 lira cezayı elimize veriyor ve hız yapmamamız  konusunda bizi uyarıyorlar. Normalde hiç hız yapmadığımızı, Can huysuzlanınca biraz basalım diye düşündüğümüzü anlatıyoruz, ama bu 314 TL’ye engel olamıyor..

Amasya’ya girdiğimiz andan itibaren pozitif bir enerji alıyoruz şehirden. Evleri, sokakları her şey eskiyi hatırlatıyor ve bu çok hoşumuza gidiyor. Tabiki önce otelimizi bulmak için aracımızı tarihi butik otellere yakın, uygun bir yere park ediyoruz. Yolun iki tarafına da park edebiliyorsunuz ve belediye görevlileri ellerindeki cihazlar ile sizden ücret alıyorlar; saati 1 TL. Önce öğretmen Evi’ne gidiyoruz girişteki görevli davranışlarıyla neredeyse bize ”-nereden çıktınız siz boş boş oturuyordum!” diyecek..odalar da pis ve kötü olunca hemen çıkıyoruz. İkinci seçeneğimiz ‘Emin Efendi Konakları’. Eski tarihi bir Amasya evinin butik otele dönüştürülmüş hali.. Sadece 1 odaları kaldığını söyleyen görevli ile odaya bakıyoruz, fena değil diye düşünüp sonra, nasılsa bir gece kalacağız diyerek kahvaltı dahil 130 TL’ye kalmaya karar veriyoruz. Odalar biraz ağır döşenmiş ve üzerinize geliyor. Aracımızı arka taraftaki otoparka getiriyoruz. Otellerin olduğu bu sokak tamamen fotoğraflarda gördüğünüz sokak. Bütün butik oteller, konaklar neredeyse bu sokakta toplanmış. Baştan sona eski evler, restorasyonu devam eden evler.. Her biri diğerinden güzel.. Nereye bakacağınızı şaşırıyorsunuz.

Odaya eşyamızı koyup çıkarken etrafta tinerci çocuklar görüyoruz. Kolları jiletlenmiş.. Bir iki de polis.. Neyse diyoruz kucağımızda oğlumuz ile yürümeye devam ediyoruz. Şehir merkezine gitmek için nehrin öbür tarafına geçmemiz ve haliyle köprüye ulaşmamız gerek.. Köprüye dönerken tinerci çocuklar etrafta koşmaya başlıyor, polis peşlerinden onları kovalıyor.. kaçanlar..kovalayanlar.. Tinerci çocukların sayısı artıyor, biz aralarında kalıyoruz.. hemen polis sayısı da artıyor.. Motorlu polisler geliyor.. Polis sanırım bizi korumak için arkadaşıyla konuşuyor aile var diyor.. Biz tüm bu olan bitenden oğlumuzu ve kendimizi korumaya çalışırken diğer yandan da tedirgin olmuş ama olanlara anlam verememiş oğlumuza olayı ”-abiler kovalamaca oynuyor” diye anlatmaya başlıyoruz.. Turistlerin en yoğun konakladığı sokakta bunların yaşanması ne kadar acı..

Şehir merkezine doğru yürüyüş yapıyoruz, kentin tarihi dokusu oldukça etkileyici. Karnımız acıkıyor ve ne yesek diye düşünürken ”Amasia Mutfağı”na girip Etli bamya ve Bakla dolması siparişi veriyoruz. Tarihi konakta nehre karşı lezzetli bir yemek ziyafeti çekiyoruz. Biraz da ev yemeklerini özlemişiz. :)

Bugünkü programımızda ”Harşena” diğer adıyla Amasya Kalesi var. Arabayla hemen şehre hakim bir tepede olan kaleye 15 dakikada çıkıyoruz. Bütün Amasya panoramik olarak altımızda. Enfes bir manzara. Hatta büyüleyici. Yükseklik korkusu olanların biraz dikkat etmeleri gerekiyor, 100 metre yukarıdan hiç bir korkuluk olmadan şehri seyrediyorsunuz… :) Bir süre burada kalıp tekrar şehir merkezine iniyoruz. Hava kararmaya başlıyor ve tarihi konakların olduğu evler aydınlanmaya başlıyor, güzel silüetler ortaya çıkarken, hemen arkada yukarıda bulunan kaya mezarları da ışıl ışıl kendini belli ediyor, son olarakta tepedeki kale manzarayı tamamlıyor.

Gündüz sıcacık olan hava bir anda serin ve esintili havaya bırakıyor. Ama biz şehri tanımaya ve yürümeye devam ediyoruz. Tarihi saat kulesi, camileri, evleri ve tarihi mezarlıkları ile tam bir tarih kenti. Sokaktaki mısır satıcısı ile sohpet ediyoruz, İstanbul’dan kaçmış gelmiş. ”- İnsanın üzerine geliyor o şehir. Nasıl kaçtığımı bilemedim. Burada çok mutlu ve huzurluyum..” diye de ekliyor.. Havanın daha da soğuması ile koşar adımlar ile otelimize dönüyoruz. Sokak lambaları yanmıyor.. Sabahki olaydan sonra içimiz biraz ürpererek otelimize hızlıca giriyoruz.. Neden böylesine turistik bir sokağın sokak ışıkları yanmaz? Anlamak mümkün değil..

Sabah oldukça kötü bir kahvaltı ve rezil ötesi bir çay içtikten sonra bu soğuk ve mesafeli ”Emin Efendi Konakları”ndan çıkışımızı yapıyoruz. Daha da kalmam dediğimiz oteller listesine ekleniyor.. Gurmelerin önerdiği ”Galip Amasya Çörekçisi”ni aramak için yola koyuluyoruz. Sora sora buluyoruz. Ana caddeye yakın basit bir yerde. Gittiğimizde sıcacık çörekleri alıyoruz, hakikaten çok lezzetli ama buranın sahibi de  biraz soğuk.. Bu lezzeti siz de mutlaka tadın..

Sabah erken saat olması sebebiyle şehir yeni yeni hareketleniyor, biz bu arada çöreklerimizi bitirip ”Sabuncuoğlu Tıp ve Cerrahi Müzesi”ni gezmek için müzeye giriyoruz. Müzenin kendisi eski Darüşşifa binası.. Muhteşem işlemelere sahip. Burada eski dönemlerde tıp eğitimi verilir ve aynı zamanda hastalar da tedavi edilirmiş. Daha sonraları ise akıl hastalarının musiki ile tedavilerinin yapıldığı bir tıp merkezine dönüşmüş.

İçeride o dönemlerde kullanılan bir çok medikal alet edevat mevcut. Diş hastalıklarında kullanılan aletlerden, sünnet araç gereçlerine o kadar çok değişik araçlar var. Hayretler içerisinde kalıyoruz. Akıl hastalarının tedavisinde kullanılan burçlara göre musiki makamlarını da dinlemeniz mümkün ( Koç Burcu: Rast, Aslan Burcu: Büzürg, Akrep Burcu: Hüseyni…v.b..). Sunumlar son derece güzel, anlatımlar başarılı. Ancak vitrin içlerindeki led ışıklar bazı yerlerde o  kadar göz alıyor ki görmek için can çekişiyorsunuz resmen, umarız kısa zamanda düzeltilir..

Müzenin ismini aldığı Şerafettin Sabuncuoğlu ise Türk – İslam tıbbının son önemli kişilerinden biri. Usta çırak ilişkisi ile yetişiyor ve Amasya Darüşşifası’nda 14 yıl hekim olarak çalışıyor. İyi bir hattat ve entellektüel olan Sabuncuoğlu, Arapça, Farsça ve Rumcayı çok iyi derece bildiği de verilen bilgiler arasında. 83 yaşında son eserini yazıyor ve tahminen 1468 yılından sonra vefat ediyor. Geride 3 önemli eser bırakıyor: 1- Akrabadin Çevirisi (1444), 2- Cerrahiyyetü’l Haniyye (1465), 3- Mücerreb-Name (1468).

Müzeden çıkıp güzel havada yürüye yürüye Sultan 2.Bayezid Camii ve Külliyesi‘ne varıyoruz. İçi dışı bizi çok etkiliyor, enfes bir yapı. Bahçesindeki abdest alınan çeşmedeki minyatürler bile çok güzel. Oğlumuz da ilk defa bir camiye giriyor, yerlerin halı kaplı olması çok hoşuna gidiyor ve sürekli koşarak hopluyor zıplıyor. :) Bu yüzlerce yıllık yapıların muhteşemliği karşısında saygıyla eğiliyoruz ve yola çıkmadan Amasya elması almaya karar veriyoruz. Kilosuna 3 TL para verdiğimiz elmalar lezzetli ancak aynı elmayı Antalya’da 1.70 TL’den alıyoruz.. Buradan almaya, taşımaya, hatta fazla para vermeye gerek yok.. Bilginiz olsun.. :)

Amasya’da bizim için bir gece iki gündüz yeterli oluyor, ama gezilmesi gereken birçok camii, medrese, türbe, kral mezarları, müzeler bulunmakta. Yolcu yoluna gerek, 11.00 gibi Tokat üzerinden Sivas’a doğru yola koyuluyoruz.


Şub 14 2013

15 günde 3000 km 2.Bölüm ”Sinop, Sinop Cezaevi, İnceburun, Hamsilos, Kumkapı, Akgöl”

1. bölümü kaçıranlar buraya tıklayın :)

Sinop’a girdiğimizde gece yarısı olmak üzereydi. Ancak İnebolu-Sinop kıyı yolu bizi inanılmaz yordu. Neredeyse hiç durmadan İstanbul-G.Antep’e gitmiş kadar yorulduk. Bir an önce kalacağımız otele yerleşip dinlenmek istiyoruz. Oğlumuz çoktan uyuya kaldı arkada..

Önce merkezde bir tur atıyoruz ne neresidir diye. Ardından internetten bulduğumuz otelimizin önünden geçerken hemen park ediyoruz konuşmak için. Otel 117 güzel temiz bir otel ancak elektriğimiz görevliyle bir türlü tutmuyor. Hemen karşısındaki Sinopark oteli de listemizde girip bir de oradan fiyat alalım diyoruz. Girişteki görevliler daha otele girer girmez sıcak tavırları ve hoş sohpetleriyle önce gönlümüzü, verdikleri fiyat teklifiyle de (Oda+Kahvaltı 100 TL) cebimizi fethediyorlar. Odalar yeni elden geçmiş şık ve tertemiz. Hemen yerleşiyoruz. Bu mevsimde şehir otellerinde genelde iş için gelenler kaldığından bizden başka aile de yok.

Hörül hörül uyuduktan sonra sabah odamıza doluşan güneş ile uyanıyoruz. Mis gibi dinlendik. Şehrin güzel dinamik bir havası var. Çatı katına çıkıyoruz kahvaltı için. Enfes bir manzara, tüm Sinop ayaklarınızın altında. Bu yüzden otel için doğru karar.. Girişteki Büşra hanım ile kabaca rotamızı paylaşıyoruz o da bize yardım ediyor ve yönlendirmelerde bulunuyor. Hatta fotoğraf makinamızın biten şarjı için fotoğrafçıları arayıp şarj aleti bulması ile son noktayı koyuyor ve bizden kocaman bir tebrik alıyor :)

İlk gezimiz ‘Tarihi Sinop Cezaevi’. Kapısına geldiğinizde içiniz bir cız ediyor. Müze kartımız olduğundan ücretsiz giriş yapıyoruz. İçeride bazı odalarda eşyalar eskiyi canlandırmanız için bırakılmış ya da dekore edilmiş, kimi yerler ise metruk vaziyette. Evliya Çelebi güzel üslubuyla cezaevini şöyle anlatıyor: “Büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından 10 adam asılır nice azılı mahkumları vardır. Burçlarında gardiyanlar ejderha gibi dolaşır. Tanrı korusun, oradan mahkûm kaçırtmak değil, kuş bile uçurtmazlar.”

2 yaşında oğlumuzla böyle bir yeri dolaşmak kimi zaman üzücü kimi zaman ise düşündürücü oluyor bizim için. Koğuşların boş durumları, duvarlar, zindanlar, hepsi size birşeyler anlatmak için sabırsızlanıyor. Dili olsa da konuşsa dedikleri bu olsa gerek. Oğlumuz için burası boş bir bina. O eğlencesinde işin. Ses çıkartıyor yankılanıyor ve bu onun hoşuna gidiyor. Kimbilir belki de yüzyıllardır böye gülme sesi bu koridorlarda hiç olmadı.. Sinop için olmazsa olmaz dediğimiz yerlerin başında burası geliyor. Gidin görün mutlaka.

Karnımız acıkıyor ve hazır Karadeniz’e gelmişken balık yiyelim diyoruz. Beyaz Ev Restorant’a gidiyoruz, özel bir lezzet yok ancak temiz bir yer. Yemek sonrası ülkemizin en kuzey noktasına doğru harekete geçiyoruz. Yıllarca okullarda öğrendik gün bugün işte! :) Merkezden havaalanı istikametine doğru giderken İnceburun Feneri tabelalarını takip etmeniz yeterli. Yol yaklaşık yarım saat sürüyor. Ormanların ve köylerin içerisinden geçerek ilerliyorsunuz. Yollar çok keyifli. Hatta önümüzden 2 defa tilki geçti. O kadar güzel bir doğanın içerisindeyiz hesap edin :) .. Oksijen için camlarımızı açıyoruz bunun etkisiyle oğlumuz yine uyuya kalıyor. Bu arada 21 dereceyi görüyoruz.

İnceburun feneri de tarihi bir fener. 1863 yılında yapılan fener’de bir de aile kalıyor yaz kış. Biz gittiğimizde de oradalardı. yaklaşık 45 dakika kadar İnceburun’da durup fotoğraf çektik, bakındık. Biraz sohpet edelim aileyle diye bekledik ama görevli bey elinden düşürmediği telefonuyla sonunda ‘-bunun telefonu bitmeyecek biz gidelim” dedik.. :) Etrafta manzara izleyebileceğiniz seyir terasları var. Ancak birşeyler yemek içmek istiyorsanız yanınızda götürmeniz gerekiyor zira alabileceğiniz hiç bir yer yok. Uzaktan giden bir balıkçı teknesi sonuna kadar bir arabesk müzik açmış.. Denizin üzerinde yumuşak dalgalar arasında süzüle süzüle gidiyordu. Etrafta bu müzik sesinden başka bir şey olmayınca bir an kendimizi bir Türk filminin setinde gibi hissettik, oldukça keyifliydi.. :) Sinop’u çok sevdik, aslında bu doğal duruşu çok hoşumuza gitti. Her yer yeşil ve çok güzel.. Oğlumuz hala uyuduğu için artık geri dönme vakti.

Dönüş rotamız üzerinde Hamsilos koyu var. Tarih boyunca bu sakinlik tekneler için güzel bir liman olmuş. Şaka gibi bir yer. Cennet böyle bir yer mi acaba? Ne kadar anlatsakta buradan onu başaracağımızı sanmıyoruz. Şöyle hayal edin: her yer alabildiğine yeşil ve tonları. Önünüzde masmavi bir deniz ve kıpırdamıyor. Etrafta tek bir gürültü yok.. ayrıca (sıkı durun) tertemiz?! Etrafta elle sayılır insan kalabalığı.. Muhteşem bir çocuk parkı oramnın içerisinde.. Türkiye değil mi acaba burası? :) henüz kirletmediğimiz ender yerlerden biri olsa gerek. Akşam üzeri olması güneşin ışık oyunları yapmasına olanak veriyor ve bize de bu manzaranın keyfini sürmek kalıyor. Etrafta mangal için tertibatlar var sanırım yazın burası dolup taşıyordur ama bu mevsimde çok keyifli. İleride bir tane büfe var çay almak için gittiğimizde kapalı olduğunu farkediyoruz. Aracımızla koyun bir ucundan diğer ucuna kadar gidiyoruz. Bir şey yemeden içmeden artık hava kararıyor ve otelimize doğru dönüyoruz. (Bu arada oğlumuz hala uyumakta :) )

Şehre girdiğimizde oğlumuz uyandı. Otele arabamızı park ettik ve yürüdük limanda, sahilde.. Dikkatimizi çeken ilk şey çocuk parklarının büyüklüğü ile bir kaç kattan oluşmasıydı. İstanbulda bir çok yerde görmek imkansız. Tabiki oğlumuzun çok hoşuna gitti, bütün gün uyumanın verdiği enerjiyle kendisini buralara attı. İniyor çıkıyor zıplıyor biz de gideceğimiz mantıcıya bakınıyorduk. Obur Mantı’yı bulamayınca bir apartmandan çıkan Sinoplu teyzeye mantı nerde yeriz diye sorduk. O da bize ”-bana teşekkür edeceksiniz” diyerek bir adres tarifi yaptı. (Mantı Keyfi – Melahat’ın Mutfağı) Gittik kaç tabak yedik hatırlamıyoruz ama o teyze bu satırları bir gün okursa çok ama çok teşekkür ederiz. :) Mantıdaki kıymalar artık hamuru germiş o derece bol malzemeli, cevizli olanı ayrı yakışmış, hele o sarımsaklı yoğurdun lezzeti inanılmaz. Kesinlikle normal mantılardan farklı lezzeti ile kalbimizde taht kuruyor. Sahibi karı koca emekli bir çift.. sohbet edip böyle güzel bir yemek için kendisine teşekkür ediyoruz.. Yemek sonrası kendimizi sahilde yine parkta oğlumuzu beklerken buluyoruz, ardından çay bahçesinde durup dinleniyoruz ve ardından otele uyumaya gidiyoruz..

Ertesi sabah yarımadanın ucuna doğru ilerleyip manzara tepesine çıkıyoruz. Şehre tepeden bakabileceğiniz güzel bir nokta ama sadece bakıp dönüyorsunuz. Bu günün en güzel rotası ise Ayancık ilçesindeki Akgöl. Burası bizi heyecanlandırıyor, neredeyse konuştuğumuz herkes buradan bahsetti. Kitaplar bile gidin diyor. :) Sinop çıkışında Kumkapı‘ya uğrayıp oradan Akgöl’e geçmek üzere hazırlıklarımızı yapıyoruz. Kumkapı eski tarihi surların denizle birleştiği ve oldukça güzel ince kumların olduğu bir yer. Burada ayakkabılarımızı çıkarıp yaklaşık yarım saat kumla suyla oynuyoruz. Görülesi bir yer. Tarihi surların zamana nasıl yenik düştüğünün bir göstergesi bir kısmı sulara doğru yıkılmış, bir kısmı iyice çatlayıp ayrılmış. Umarız buraları da kurtarırlar ve sağlıklı bir görünüme kavuşur surlar.

Ayancık ilçesi uzaklığı 60 km. Ancak yolun virajlı olması biraz yorucu. Aceleniz yoksa keyif alabilirsiniz. Sağlı sollu manzaralar enfes. Ancak Akgöl’e giden asıl yol Ayancık ilçesinden sonra başlıyor. yaklaşık 35 km daha dağ köylerinin arasından virajlardan ilerliyorsunuz ve bütün bu yol 2.5 saati rahatça buluyor. Köy yollarından ilerlerken etrafta bir tane dahi tabela olmadığından sürekli gördüğümüz köylülere yol sorduk. Herkes sadece ”-devam edin” dedi.. Sadece içlerinden biri ”-bugün çok kalabalık olur orası” dedi. Aklımız almadı tabiki, dağın başı. Uçsuz bucaksız bir doğa ne kadar kalabalık olabilirdi ki. Hele şehirdeki alışveriş merkezlerinden sonra :) Biraz sıkıldık git git bitmedi.. Oğlumuz da mızırdanmaya başladı.. Bir süre sonra etrafta sadece dev kamyonlar, vinçler, grayderler, orman işçileri görmeye başladık. Zaten onlar da bize burada ne işiniz var der gibi bakıyorlardı. Kimi zaman yol bozuk kimi zaman toprak oldu ama gördük ki bu çalışmalar da güzel yolların habercisi. Neyse lafı uzatmayalım gel zaman git zaman bir tane tabela gördük ”Akgöl” diye zaten bu tabeladan sapınca bu sefer ormanın derinliklerine doğru iniyorsunuz ve geliyorsunuz. Baktık 3-5 Orman Bakanlığı jipi mangal ateşi yanıyor..Ohh dedik ne güzel tam yeri ve zamanı. Köylümüzün bahsettiği buydu heralde dedik. 10-15 kişi vardı..

Akgöl Ankara’daki Mogan gölü gibi küçük. Ama etrafındaki yeşillik dolayısıyla güzel bir övgüyü hak ediyor. Yaz aylarında göl üzerinde deniz bisikleti ile vakit geçirmek mümkün iken şu anda bunları işletecek kimse yok ortalarda hepsi ( zaten 2 tane var) karada duruyor.. Gölün ortasına gidebilen olursa bir seyir terası yapmışlar. Biz biraz göl etrafında yürüyüş yapıyoruz, küçük kurbağalar oğlumuzun ilgisini çekiyor, suya taş atıyoruz. Başka da yapacak bir şey yok zaten. :) Gölde bir tek biz ve orman çalışanları var. Yanımızdaki yiyecekleri bitirip dönüş için hazırlanıyoruz tam geldiğimiz yolu çıkacakken bir iki arabanın geldiğini görüp duruyoruz. Orman bakanlığı’nın jipleri geliyor.. Bir iki derken 3-5, 10- 20, 30…kontağı kapatıp bekliyoruz. Dağın başında trafik dedikleri bu olsa gerek. Sonra köylü dede aklımıza geliyor çizgi filmlerdeki gibi bir bulut yanımızda içerisinde de dede ”- ben sizi uyarmıştım evlat”…. Bir anda yüzlerce insan doluyor burası.. Zaten hepsi bize bakıyor..biz de onlara..

Dönüş rotasında yol çalışmaları yüzünden kamyonlar ve vinçler arasında kalıyoruz. Yol kapalı olduğundan bir yarım saatte burada bekliyoruz. Neyseki kepçe oğlumuzun ilgisini çekiyor ve beklediğimiz süre zarfında onu sıkmadan oyalama şansımız oluyor. Yol bizi çok yoruyor ve Erfelek Şelaleleri durağımızı iptal ediyoruz. Bir gün içerisinde bu kadar viraj yeter.. Git gel 5 saat viraj.. :)

Akşam üzeri limanda yürüyoruz yine. Balıkçı tekneleri geliyor sürekli limana biz de fotoğraf çekmek için gidip bakıyoruz. Bakarken bir anda tekne sahibi elinde bir kasa balıkla geliyor ve bu sizin ve oğlunuzun rızkı diyor. Biz şaşırıp bakakalırken balıkları alacak yerimizin olmadığını burada oturmadığımızı arabada bozulacağını anlatıyoruz.. gülüşüyoruz kaptanla.. bu arada yanımızda duran başka bir adam ben alırım o balıkları diyor alıyor ve gidiyor.. Bir kasa balık.. Meğer burada balıkçılar göz hakı olarak bakan kişilere balık verirlermiş.. Bu adetin hala yaşaması çok güzel. Hele hele o balıkların soframıza kadar nasıl gelebildiğini görebilmek daha da güzel. Ancak şunu söyleyebiliriz ki Karadeniz insanı gerçek anlamda taze balık yiyor :) Teknelerin yanaştıktan sonra balıklarını indirmesi, tırlara yüklenmesi, ne kadar heyecan verici bir süreç. Çalışanların canla başla çalışmaları seferden dönmelerine ve yorgun olmaları gözlerinden okunmalarına rağmen çok etkileyici.

Sabah uyandığımızda odada bir kırmızılık var gözümüzü bir açıyoruz ki penceremizde dev bir Türk bayrağı dalgalanıyor. Kafamızı pencereden dışarı çıkartıyoruz bütün dükkanlar Türk bayrakları ile donatılmış. Haberleri izlerken Sinop’lu bir askerimizin teröristler ile girdiği çatışmada şehit düştüğünü öğreniyoruz. Herkesin yüzü asık, üzgün. Bir şehir şehidine ne kadar güzel sahip çıkıyor. Bayrak asmayan tek bir kurum, dükkan yok. Gençler yürüyüş düzenliyor, protesto ediyorlar. Belediye hoparlöründen taziye ve dua için sürekli anonslar yapılıyor. Tüyleriniz diken diken oluyor.. Allah’tan şehidimize rahmet diliyoruz. Büyük şehirlerin (Ankara, İstanbul v.b..) hiç birinde böyle bir duruş yok, hissetmiyorsunuz.. Televizyon ana haber bültenlerinde bir kaç dakikalık haber olarak görüyorsunuz. Tebrikler Sinop..

1 gece diye girdiğimiz Sinop’tan 3 gece konaklayarak ayrılıyoruz. Sinop’u sevdik. İnsanını sevdik. Doğasını sevdik. Model gemi satan dükkanlarını mı, yoksa limandaki çayını mı, doğal güzelliklerini mi istersiniz. Ne isterseniz isteyin buraya bir kez gelin ve tanıyın. Biz artık yolumuza devam ediyoruz. Bekle bizi Amasya.. Ama giderken farkediyoruz ki hiç trafik lambası yok Sinop merkezde?.. :) İlginç bir detay da yıllardır kaza olmaması..


Şub 10 2013

15 günde 3000 km 1.Bölüm ”Kastamonu, Taşköprü, İnebolu”

Doğu turumuzu yapabilmek için fırsatları kollarken, ilk adımı attık ve çalışma hayatımızda ilk defa bayram ile birlikte iznimizi birleştirip Ekim ayında 2 hafta İstanbuldan kaçmaya karar verdik. Ancak tam bu sırada Suriye olaylarının büyümesi, terör olaylarının artması neticesinde ailece gereksiz bir riske girmektense, farklı bir rota çizip merak ettiğimiz yerleri görmeye karar verdik.

Gezilerin en heyecanlı kısımları gezi öncesi yaşanan araştırma kısımları bizim için. Nerede ne yenir, nerede kalalım, neleri görelim gibi soruların cevaplarını araştırmak inanılmaz bir keyif katıyor gezilerimize. Uzun uğraşlar sonucu haritadan da görebileceğiniz gibi ”Kastamonu, Taşköprü, İnebolu, Sinop, İnceburun, Amasya, Sivas, Konya ve Antalya ile gezimizi sınırlandırıp, bayramı da Burdur’da geçirmek üzere programımızı kurguladık.

Önce size kısaca tur ile ilgili bilgi verelim, yaklaşık 3000 km sürecek yol. 2 yaşında oğlumuzun yol boyunca sıkılmaması için gideceğimiz yerlerin 2-3 saat uzaklıkta olmasını istedik. Çünkü bu gezi bizim için bir de ilki yaşatacak: Gündüz yolculuğu. Belli bir süreden sonra çocukları arabada tutmak tam bir sanat işi :). Hatırlarsanız bu sebeple genelde yolculuklarımızı gece yapıyorduk ve oğlumuz da biz de çok rahattık.. Yollar genel olarak çok güzel. Karadenizin sahildeki virajlı yolları hariç hemen her yer yeni yapılıyor ya da yapılmış.. Bir tek Aksaray-Konya arası yol bozuktu.

Otellerde önceden rezervasyon yapmadık ancak konaklama yapacağımız şehirlerdeki beğendiğimiz otellerin alternatifli olarak isimlerini aldık. Havanın Sivas’a doğru soğuyacağını düşünerek kalın giysilerimizi de yanımıza aldık. Ancak seyahatimiz boyunca şaşırtıcı şekilde sağanak yağmurlu ve soğuk Antalya hariç her yer sıcacıktı.. Şimdi gezi notlarımıza başlayalım.. :)

12 Ekim Cumartesi akşamı eşyalarımızı hazırladık ve aracımıza yükledik, gece uyanıp hemen yola çıkmak için sabırsızlanıyoruz. Bebek arabamız biraz büyük ve yer kaplıyor ama araçta 3 kişi olduğumuzdan içeri alırız gibi düşüncelere sahibiz. Tam bagaja yüklerken bir vidası çıkıyor ve demiri yerinden oynuyor. Karanlıkta bulamadığımızdan baston bebek arabasını yanımıza almaya karar veriyoruz. Her işte hayır var derler ya, iyiki de küçük baston bebek arabasını almışız yoksa nasıl sığacakmışız bilmiyoruz :)

Gece 3 gibi yola çıkıyoruz, yol genel olarak hem sakin, hem de rahat. Otobanda Bolu’yu geçince Karabük ayrımından çıkıp Kastamonu tabelalarını izlemeniz yeterli. Toplamda 5.5 saat sürdü yolculuğumuz. Sabah Kastamonu’ya 8.30 gibi varınca şehrin henüz uyanmadığını gördük. Her yer de kuş sesleri ve sakinlik hakimdi. Konaklama için Toprakçılar konağına doğru ilerlerken yol üzerinde Uğurlu Konakları’nı görüp duruyoruz. Maksat fiyat almak, oteli kıyaslamak. Ancak temiz oluşu, tarihi yapısı ve çalışanların güleryüzü bir anda fikrimizi değiştiriyor ve kendimizi odaya yerleşirken buluyoruz (Geceliği 130 TL).. Oda + kahvaltı ücretine ek olarak bize bu sabahki kahvaltıyı da ücretsiz vereceğini söyleyen görevliye samimi ve sıcak tavırları için teşekkür ediyoruz.

İlk gezimizi dinlendikten sonra öğlene doğru Kastamonu Kalesi‘ne yapıyoruz. Şehre hakim güzel bir noktada ve heryere buradan bakıp fikir sahibi olabiliyorsunuz. Kaleye giden yollarda eski tarihi sokaklar da çok güzel evlerle karşılaşıyoruz. Resimlerini çeke çeke iniyoruz tepeden. Tüm karşılaştığımız yapılar bize şehrin ne denli önemli ve tarihi olduğunu hatırlatır gibi bakıyor.  Atabeygazi Camii (1273) etkileyici ve dimdik ayakta, ileride Saat Kulesi şık ve güzel durşuyla övgüyü hakediyor. Bu arada dikkatimizi çeken şehrin yeşillikleri oluyor. Her yer yemyeşil, olması gerektiği gibi..ne kadar da güzel. Saat kulesi’nden karşı tepeye Kastamonu Kalesi’ne doğru bakınca kale’nin 112 metre yukarıda olduğunu hatırlıyoruz. :)

Valilik binası, rektörlük binası gibi önemli binaların tarihi olması, su kanallarının çimlendirilmesi, meydanın geniş ve güzel olması şehri sıcak kılıyor. Su kanalları bir çok şehirde var ve maalesef beton olarak bırakılıyor, ayrıca çirkinliği şehre de yansıyor. Aracımızı uygun bir yere park ettikten sonra yürüyerek şehri tanıyoruz. Eski sokaklar arasından geçiyoruz, Nasrullah Camii, Nasrullah Şadırvanı derken, tarihi hanların içine giriyoruz ardından kendimizi Münire Medresesi‘nde buluyoruz. 21 adet odadan oluşan tarihi yapıda artık el sanatları ürünleri satılıyor, birşeyler yiyip içebiliyorsunuz.. Mekanlar keyifli ve güzel. Medresenin bir ucunda isimsiz bir restorant bulunuyor. Kalabalık iyidir diyerek girip ‘Kastamonu Mantısı’ ve yöreye ait ‘Tirit’ yemeklerini sipariş ediyoruz. Oldukça lezzetli olan bu yemekleri mutlaka tadın.

Akşam üzerinde doğru sarımsaklarıyla ünlü, meşhur Taşköprü’ye gitmeye karar veriyoruz. Şehir merkezinden yaklaşık 30 dakika sonra Taşköprü‘ye varıyoruz. Girişi adını verdiği taş köprü üzerinden yapıyorsunuz. Belediye sarayının sokağına aracımızı park ediyoruz ve yürüyoruz. Merkezdeki tarihi evler yorgunlar, ancak Taş Camii diri ve önemli bir eser olarak görülmeyi hakediyor. Oğlumuzun sıkılmasına fırsat vermeden park içerisindeki çay bahçesinde mola veriyoruz. Biraz vakit geçirdikten sonra butik otelimize dönüyoruz.

Sabah erken kalkıp eşyalarımızı topluyoruz. Hedefimiz İnebolu orada bir gece konaklayıp Sinop’a geçmek. Ama bir süprizimiz var: Biz eşyaları toplarken oğlumuzun elinde bir ara arabamızın anahtarını görüyoruz..ama yanımızda olduğu için birşey demedik..bir yandan bavullar küçük bir toparlanma telaşı.. eşyaları arabaya yüklemek için gittiğimizde anahtarın olmadığını farkettik. :) uzun uzun aramalar sonuçsuz kaldı. Hay bin kunduz! Nerede bu anahtar diye hayıflanırken otel personeli de seferber oldu odayı tekrar aradılar falan filan..oğlumuz Can’a sorduğumuzda o da sadece mavi diyor. :) Çıldırmamak elde değil. Sonradan dank etti ve bavul içerisindeki mavi çantayı bir hışımla açtık.. evet anahtarı Can oraya koymuştu..Gülelim mi ağlayalım mı bilemedik ama iyi bir ders oldu bu bize..

Yola çıkınca Kastamonu’lu arkadaşlarımızın bir önerisini yerine getirmek için Çatak Kanyonu’na doğru rotamızı çeviriyoruz. Bu kanyonun etkileyici manzarasından herkes bahseder dururdu..Burada bize bir noktaya kadar navigasyon cihazımız yardım etti, kanyona giderken içinden geçtiğimiz köyden sonra ise telefon bile çekmez oldu. Yol bitti. Toprak..Çakıl..yol daraldı..daraldıı..daraldıııı ve sonunda girişine geldik. Tabelada ”Küre Dağları Milli Parkı Çatak Kanyonu Girişi” yazıyor. Ağaçlar üzerinde gitmeniz gereken yürüyüş yolunu işaretler ile çizmişler. Etrafta bizden başka kimse yok. Dağda bir başımıza başlıyoruz yürümeye. Yer yer engebeli olan bu yürüyüş rotasında en büyük keyfi zorlu patikalarda kucakta giden Can yaşıyor.. :) Biz kan ter içinde kalmışız o oyun derdinde. Elinde sopası sağa sola sataşıyor. Yaklaşık yarım saat yürüyoruz orman içinde. Orman oldukça sık dokulu, şehir ormanları gibi değil ve yeterince tedirgin edici, özellikle de sizden başka civarda ses yoksa..Kafamızda kurmaya başladık oğlumuza çaktırmadan ayı çıkarsa naparız diye. En son bilmeden yürüdüğümüz Artvin Karagöl rotası meğerse ayıların sıkça görüldüğü bir rotaymış. En küçük bir şansınız bile yok karşılaşırsanız :) Bir de ailemizin küçük ferdi söz konusu olunca geri dönmeye karar veriyoruz. Kanyona varamadık. Evet kesinlikle az kalmıştı.. Ancak hem yorulduk, hem gerildik.. Hızlıca gerisin geriye dönüyoruz. Kanyon girişinde hatıra fotoğrafı çekiliyoruz. Göremedik ama temiz havasını soluduk, ormanda güzelce vakit geçirdik bu da yeter..

Dönüşte dağdan iniyoruz ve köyde gördüğümüz tek insan yaşlı bir amca ile ayak üstü laflıyoruz. Amca 80 yaşlarında. Hala çalışıyor evinin önünde. İlk sorumuz ”-dede ormandan geri döndük ayı varmı buralarda..?” cevap ”-burada ayılar var ama.. geceleri oluyor..yalnız gitmeyin..” ??!! Dönmemiz doğru karar diye seviniyoruz.. Koskoca köyde 5 ev kalmış yaşayan, kışın ise 2 ev. Herkes gitti diyor amca üzgün bir şekilde. İstanbul’da oğullarım, kızlarım..Burda doğdum burdayım ben gitmem bir yere diyor. Bir köpeği kalmış yanında. Eşi vefat etmiş. Tek başına ne yapar, ne yer, ne içer bilinmez ama bizi duygulandırdı ve uzun uzun düşündürdü.. Bütün gezide aklımızdan çıkmadı bu dede..Resim çekilme isteğimizi reddediyor ve yolumuza devam ediyoruz.

İneboluya gitmek Küre dağlarını aşmakla oluyor. Bu yollar Milli Mücadele yıllarında oldukça önemliydi. Bu önemi bilerek konuşa konuşa gidiyoruz. Can aldığı taze oksijenle arabada uyuya kaldı bile.. Hava güzel, etraf yemyeşil yol almak çok keyifli hakikaten. İnsanın kendi ile başbaşa kaldığı güzel nadir anlardan aslında. Yollar dağ yolu olduğu için virajlı ancak güzel. Bu arada bir tarihi evin önünden geçtiğimizi farkediyoruz, ileride durup tekrar geliyoruz çünkü bu yer hiç yabancı değil fotoğraflarını görmüştük. Yaklaşınca farkediyoruz ki burası ”Tarihi Ecevit Hanı”. Ne yenir ne içilir derseniz tabiki Ecevit çorbası. Biz içtik güzel, lezzetli bir çorbaydı. Ancak işletme sahibi ya yoğundu ya da biraz soğuktu bilemedik. Bir an önce yiyip gitmemizi istermişcesine hareket edince bizde sıkıldık. Sonradan anladık ki akşama düğün varmış onun hazırlıkları sürüyormuş. Restorasyonu yeni biten han’ın üst katı aynı zamanda otel olarak işletiliyor.

Duvarlarda milli mücadele dönemine ait resimler var. Silahlarımızın taşınmasında önemli bir liman olan İnebolu’dan, gelen tüm mühimmat buralardan geçiyor. Geçerken de askerlerimiz dinleniyor.. Han’ın en temel özelliği bu. İnebolu’ya 35 km kalmış biz planlarımızı konaklarız sabah gezeriz diye yaparken, etrafın güzelliğine bakakalıyoruz. Küre dağları hakikaten çok güzel. Ara sıra durup yol kenarında manzara izliyor, fotoğraf çekiliyoruz.

İnebolu‘ya vardığımızda sahile park ediyoruz. Yanımızda jandarmanın aracı var. Onlarla bir süre sohpet ediyoruz, ”-Merkezi neresi buranın, gezeceğiz de..” diyoruz. ”-Burası. Siz nereyi aradınız? diyor Jandarma.” Etrafa bakınıyoruz, gayet kötü. Ama moralimizi bozmuyoruz. tarihi İnebolu böyle beton içerisinde olamaz güzel bir yeri vardır diyoruz. Yürüyor yürüyor ancak daracık sokaklarda bir de kaldırıma park eden arabalarla boğuşmaktan hiç keyif alamıyoruz. Bir kaç kişiye birşeyler soruyoruz..Bilen yok..Esnaftan kapı önünde duran düzgün birine burada yabancı olduğumuzu ve kültürel nereyi görebileceğimizi soruyoruz.

Biraz düşünüyor, ”-Şu yukarıda yeni yapılan evler var..site..diyor. Güzelmiş oraları..” Yahu kardeşim hiç mi tanımıyorsun yaşadığın yeri, bari biraz tanı. Söyleyecek iki çift lafın olsun gelene..! Arrgghh….Söylene söylene İnebolu’dan çıkıyoruz. Tarihi bir tek ismi kalmış.. Üzücü ama insanımızın acımasızlığı tarihe geçmişe verdiği önemsizliği çok açık hissediyorsunuz..Kalmak ne kelime yola devam Sinop’ta kalırız. Zaten sahil yolu nefis manzaralıymış. Bakına bakına gideriz.. Akşam üzeri oluyor..

Sinop 143 km diye bir tabela var.. İyi 1.5 saat sonra gideriz diye hesap yaparken tam 3 saat sonra varıyoruz. İnebolu Sinop arası binlerce virajdan oluşan karanlıkta hiç çekilmeyen bir yol. :) Dön dön dön…Bir sağa bir sola…Arakada oturanların vay haline. Yollar daracık, kimi köyler terkedilmiş..kimi yerlerde heyelan olmuş iki araba zor geçiyor.. malum karadeniz kıyısı ve geniş yolların olabileceği alan maalesef yok. Bütün gezimiz boyunca en zorlandığımız yol (yorgunluk olarak) burasıydı. Sanki 1000 km yol yaptık hiç durmadan.  Yer yer heyelan olmuş, yol çökmüş, sürekli bakım onarım..bir de viraj+havanın kararması.. Sinop’a girince rahatlıyoruz…


Eki 22 2011

Sakarya – Çiğdem Yaylası

Canımızın sıkıldığı bir Cumartesi günü yaptığımız şipşak organizasyon ile Çiğdem Yaylası’nı keşfetmek için 3 araç ve 3 aile olarak hareket ediyoruz. Hava Ekim için normal sayılabilecek bir soğuklukta, ancak 1400 m rakımlı bu yaylanın oldukça soğuk olabileceğini öngörüp bebekler için gerekli donanımı hazırlayarak yola koyuluyoruz. Yolda Maşukiyede öğlen yemeklerimizi yiyip yolumuza devam ediyoruz.

200 km olan yol yaklaşık 3.5 saat sürdü yol ancak dura kalka, yemek yiyerek, çocukların oyun oynamasını bekleyerek zamanımızın bir çoğunu geçirdik. Bu gezide ilk defa değişiklik yaparak yaylaya giden yolun nasıl olduğunu sizlere kamera ile çekim yaparak göstermek istedik. Buradaki amaç ”-biz nasıl gideriz oralara? Yollar nasıldır acaba?”nın cevabı için. Linki burada buyrun. :)Hatta bunu geliştirerek çok farklı çekimler yapmakta bizlerin hayali.

Köylerin arasından inişli çıkışlı ve virajlı olarak yolları takip ediyoruz. otobandan ayrıldıktan sonra benzin istasyonu falan da bu ara yollarda bulunmamakta bu sebeple ihtiyaçlarınızı Sapanca ya da Hendek’te son olarak alabilirsiniz. Videodan da göreceğiniz gibi asfalt olarak başlayan yol önce stabilize, ardından toprak sonra da bozuk çamurlu bir yola dönüyor. Ama Ekim şartları için korkulacak hiçbir durumun olmadığını yolda kalma gibi bir şeyin sözkonusu olmadığını ekleyelim.

Yolların arasında kıvrılarak ilerlemek ve bir süre sonra temiz orman havasının ciğerlerinize dolduğunu hissetmek muhteşem. Temiz hava insanın hemen uykusunu getiriyor.  :) Yaylaya ne zaman varırız diye düşünürken bir anda kendimizi geniş bir düzlükte buluyoruz. Yayla karşımızda! Her yer alabildiğine yeşil. Muhteşem bir manzara ve öğrendiğimize göre ilkbahar ve sonbahar aylarında yaylada çıkan Çiğdem çiçeklerinden alıyor ismini. Biz çiçeklerden az sayıda görsekte hemen araçlarımızı park edip yaylada yürüyoruz. Keskin bir soğuk var. Sapancada olmayan kar burada mevcut. Yayla evlerinin bir kısmı ahşap yeni yapılanların bir kısmı ise beton. Böyle durumlarda betonun neden icat edildiğini sorguluyor insan.

Ormanın derinliklerinden ağaç kesme sesi geliyor. Tam bu sırada bomba atılmışçasına çıkan ses ağacın büyüklüğü konusunda bizlere bir fikir veriyor. Bir traktör bunları çekiyor. Ondan dönüş için farklı bir rota istiyoruz. Kısa süreli sohpet ediyoruz, çünkü soğuk artık iliklerimizde. Araba ile bölgeyi ekşfetmeye karar veriyoruz. Geldiğimiz yol yerine, yaylanın devamında yolun çatal olduğunu ve solu takip ederek otobana kadar inebileceğimizi söyleyen yaylanın köylüsüne teşekkür edip oradan ayrılıyoruz. Bir süre sonra yol daralıyor. Sağlı sollu dev ağaç kütükleri mevcut. Ağaçları keserken gördüğümüz insanlar bize yolun böyle olduğunu devam edebileceğimizi söylüyorlar. Geldiğimiz yola göre çok daha virajlı olan yolu inmek 1 saatimizi aldı ancak yaşattığı macera, manzara ve keyif süreden çok daha güzeldi.

Dönüş yolumuz üzerinde Adapazarına uğrayıp Köfteci İsmail’in yerinde ıslama köfte yiyoruz. Ortam güzel, yemekler lezzetliydi.

Mevsiminden dolayı pek fazla bir hareket kabiliyetimiz olmasa da Çiğdem yaylası geniş düzlüğü ve muhteşem yeşilliği ile güzel bir övgüyü hak ediyor. Yazın burada çok daha keyifli vakit geçirilebilir. Bu doğal güzellikler bozulmadan bir gün mutlaka burayı keşfedin.


Tem 11 2011

Balkan Gezisi 4. Bölüm: ‘Klis, Split, Dubrovnik(2)’

Üçüncü bölümü kaçıranlar buraya tıklayın :)

Otelde yaptığımız güzel kahvaltının ardından otobandan 4 saat sürecek olan yolculuğumuza çok geç olmadan çıkmak istiyoruz. Malum bebekler ile bu yolculuğun 5-6 saate çıkma riski var, bir de hava sıcak araç içerisinde sıcaklık arttıkça bebek huysuzluğu da artıyor. O sebeple vakitli gidip geç saatte dönmek bu gibi yolculuklarda en güzel kural. :)

Otobana ulaşabilmek için sahilden ilerlemeye başlıyoruz. Malum, virajlı diye bahsetmiştik. Yine sınır kontrollerinden geçip kısa bir süre Bosna-Hersek topraklarına girip çıkıyoruz. Bu 15 km uzunluğundaki kısa Bosna Hersek sahili savaş sonrasında Bosna’nın hiç denize açılan kapısının kalmamasıyla anlaşmalar üzerine verilmiş ve böylece Adriyatik denizine açılan bir kapısı olmuş.

Tekrar Hırvatistan topraklarına giriyoruz ilerliyoruz. Karşımıza otoban tabelaları çıkıyor, takip ediyoruz, süre ilerliyor, yine otoban tabelaları çıkıyor.. Yol bi güzelleşiyor bir kötüleşiyor derken köy içlerinden geçmeye başlıyoruz. Neyse uzatmayalım yol bitiyor, toprak yolda ilerlemeye başlıyoruz. Yanlış mı gidiyoruz diyoruz ama yok, hala karşımızda otoban tabelası var sağı gösteriyor. Hay bin kunduz! :) Biz otobana ulaşana kadar zaten iki saat geçiyor. Meğer otobanın bir kısmı yapım aşamasındaymış. Kalan kısım gayet güzel ve düzgün, bundan sonrasını basıp Split’e doğru ileriyoruz.

Ancak Split yolu üzerinde uğrayacağımız bir yer daha var: ‘Klis’ . :)

Klis

Şu anda küçük bir köy ve tarihi kaleden ibaret. 16.YY.’da Osmanlı İmparatorluğu buralara kadar gelmiş ve Klis kalesini almak için uğraş vermişler. Bir kaç defa geri püskürtmüş İmparator Peter Kruzic kaleyi savunmuş ve vermemiş, ne zaman ki imparator ölmüş, kalenin zayıflayan savunmasıyla beraber ele geçirmişiz ve 111 yıl boyunca bizimkiler buraları yönetmişler.

Bizim, arabayla 4 saatte Dubrovnik’ten buraya ulaştığımızı düşününce, tepeden vadiye ve önümüzdeki Split şehrine bakarken binlerce asker, toplar, atlar ile ne kadar zor bir iş başardıklarına tanık olduk. Kale içerisine giriş ücretli yetişkin 10 Kuna, çocuklar 5 kuna. Kendinden bezmiş bir görevli oturuyor kapısında, bilet karşılığında bir kaç dilde basılmış broşür veriyor.

Kalenin, vadilerin arasında Adriyatik ve Split şehrine hakim konumda. Büyük bir kısmı hala güzel ve ayakta kalmış. Restore edilen ve tahminimizce biz oradayken açık olmayan bir de cafe kısmı var. Split’e giderken durup düşünmek ve manzaranın tadını çıkartmak için oldukça güzel bir gezi noktası. Bebekleri beslyeip biraz oksijen aldıktan sonra Split’e olan yolculuğumuz devam ediyor ama artık yokuşu indikten sonra şehre varacağız.

Split

Birkaç gündür unuttuğumuz trafik bizi Split’te karşılıyor. Işıklarda beklemek, şehir kaosu büyük bir yere geldiğimizin ilk belirtileri. Dura kalka ilerlerken nereye gideceğimiz bir anda bilemiyoruz. Aslında navigasyon gösteriyor ancak Polis karakolunu görünce bir de onlara soralım diyoruz, merkez nerededir diye. Hayatımızda konuştuğumuz en uyuz Polis’ti sanırım. Sorumuzun cevabı olarak eliyle sadece ‘-şöyle git!’ işareti yaptı. Ama biz biraz ilerleyip bir de normal insana sorup teyidimizi aldık :)

Bulduğumuz açık ve güzel bir otoparka aracımızı park ettik. Sahile 15 dk. yürüyüş mesafesinde olduğumuzu yürüdükten sonra anladık. Eski sokakların arasından kıvrıla kıvrıla İzmir’in kordon gibi güzel bir düzlüğe çıktık. Bir yanımızda cafeler, diğer yanda deniz. Hemen cafelerin arkası aslında Old City dediğimiz tarihi evler ve kalesi. Bir kaç saat boyunca buradaki güzel sokakları gezdik, şehir büyüklüğünden olsa gerek oldukça kozmopolit insanlardan oluşuyordu. Dilencisinden, öğrencisine, pazarcı esnafından, alkoliğine bir çok kişi görmeniz mümkün. Kale içerisinde gezerken rastladığımız turist ofisine uğrayıp ücretsiz birer harita ve bilgi alıyoruz. Kadın görevli bizim gördüklerimizden farklı birşey söylemiyor ve bizde ona geleneksel tadları nerede alabileceğimizi soruyoruz.

Kadının verdiği 3 adrese de gidiyoruz ancak ilk ikisinin yerine yeller esiyor. 3. Olan Sperun adında bir lokanta. Güzel şirin ve lezzetli gözüküyor. Özel bir balık yemeği sipariş ediyoruz oraya has. Yemek değilde bir nevi çorba gibi geliyor. Balık büyük parça ve kılçıklı olduğundan yemesi zahmetliydi. Ancak oldukça lezzetli ve neredeyse sadece ekmek banarak bile yenilebilecek kadar güzel yemek suyu vardı.

Yemeğimizi yedikten sonra turizm bürosundaki kadının söylediği seyir tepesine doğru gidiyoruz. Ormanla kaplı bu tepede seyir terası gibi bir alan oluşturulmuş ve burada şehre tepeden bakabiliyorsunuz. Aynı zamanda orada bulunan cafelerde manzara eşliğinde birşeyler yiyip içebilirsiniz. Biz havanın serinlemesiyle çayda karar kılıp, kötü birer çay içip akşam 8 gibi geri dönüş yolculuğuna çıkıyoruz.

Split için bu kadar saat yol gelmeye gerek varmı? Aslında çokta yok. Ulaşımın zorluğu, görülecek çok fazla bir detayın olmaması bir daha bizi bu şehre getirmeyecek gibi duruyor.. :)

Gece yarısı otele vardığımızda pestil gibiydi herkes ve özellikle bebekler. Yarını burada yani Dubrovnikte geçirmeye karar veriyoruz.

Dubrovnik (2.bölüm)

Gezimizin başında Dubrovnik’in eski şehrini gezip durmuştuk, bu sefer şehrin yeni kısmını hedef belirliyoruz. Tepenin hemen ardınd kalan şehir merkezi arabayla 15 dk. sürmüyor bile. Güzel yazlık evlerin ve yatların arasından geçerek sezondolayısıyle henüz tam açılmamış plajların olduğu sahile geliyoruz. Deniz tertemiz ve bomboş. Yazın burada deniz oldukça keyifli olacağa benziyor. Zaten sakin olan şehrin bu tarafı daha da sakin :) Cafeler ile dolu bir sokağı var, bizdeki barlar sokağının daha derli toplusu. Güzel mimariler, güzel deniz ve güzel insanların arasından geçerek büyük adalardan birine gitmek için feibot iskelesine yanaşıyoruz. Feribot bileti alacağımız gişe kapalı beklemekten sıkılıp ilerideki başka bir yere soruyoruz ve sezon dolayısıyla günde 1 sefer olduğunu söylüyor bu hayalimizi de çöpe atıyor. Gitsek geri dönemeyeceğiz çünkü. Yaz sezonu ile birlikte oldukça fazla gezi turları, seferler düzenleniyormuş, yazın gideceklerin dikkatine :)

Akşam üzerine doğru, şehirde yapılabilecek son etkinliğimize Teleferik’e geliyoruz. İlk geldiğimizde gece gökyüzünde ışıl ışıl yanan dev bir ‘haç’ görüntüsü dikkatimizi çekmişti. Sabah olduğunda onun dağın tepesinde kocaman bir betonarme yapı olduğunu anladık ve teleferikleri de görünce gezi planımıza almıştık.

Teleferik doldukça yukarıya çıkartıyor görevliler. Enfes bir manzara eşliğinde çıkmaya başlıyorsunuz. Yaklaşık bir 5 dakika gibi çıkış sürüyor. Tüm Adriyatik ayaklarınızın altında küçük bir resim gibi kalıyor. Mutlaka burayı görmeniz lazım. Tepede bir hediyelik eşya dükkanı bir de restoran var. Küçük ve güzel bir yer. Savaştan bu teleferiklerde nasibini almış. Bombalanmış ve düşmüşler. Resimleri ve tekrar yapılışlarının resmedilmesi asansör başındaki çerçevelerde mevcut. Araba ile ulaşmakta mümkün, dağ yollarından geliniyor ama hiç gerek yok çok konforlu ve hızlı biçimde gelinebiliyor.

Şehirde ve hatta Hırvatistanda geçirdiğimiz son gün olması sebebiyle son bir şehir turu atıp, eskiden Kralın sarayı olan yerde yemek yemeye karar veriyoruz. Enfes lezzette biftek tabağı, garnitür olarak ton balığının top top yapılmış hali, patatesler vs. derken masamızdan midemiz ve gözümüz tok olarak ayrılıyoruz. Ortalama aile başı 350 Kuna ücret ödüyoruz. Böyle bir mekan ve yemekler için normal sayılabilecek (hatırlayınız :) 1. kısımda yediğimiz kazık ), gayet memnun kalarak ayrılıyoruz.

Sabah otelden ayrılacağız ve kalan günlerimizi Bosna Hersek topraklarında geçireceğiz. Artık bavulları toplama vakti..