Mar 30 2011

Rumeli Feneri, Rumeli Feneri Kalesi, Golden Beach


İstanbul Boğazı’nın Karadeniz girişinde karşılıklı iki fener ve adlarını bu fenerden alan yerleşim yerleri bulunmakta; Anadolu Feneri Köyü ve Rumeli Feneri Köyü. Geçtiğimiz senelerde sıkça Anadolu Feneri’ne uğradığımızdan, bu sefer bir farklılık yapıp Rumeli Feneri Köyü ve yakın koylarını gezmeye karar veriyoruz. Hem haftasonunun bir anda ısınan bu güzel güneşli gününü değerlendirmek hem de minicik oğlumuzun temiz bir oksijen almasını sağlamak niyetindeyiz.

Havanın güzelliğinden herkesin de en geç öğlene yollarda olacağını tahmin edip sabah 9.30 gibi yola çıkıyoruz. Malum bebeğiniz varsa, erken uyanıyor ve hayatı hep erken yakalıyorsunuz. Neyseki normal zamanlarda da hep erken güne başladığımızdan bizim için değişen bir şey olmuyor. Göztepe-Rumeli Feneri, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü kullanılırsa 45 dakika sürüyor. Yolda giderken özellikle Sarıyer’den sonrası çok keyifli. Ormanların içinden kıvrıla kıvrıla İstanbul’un son noktasına kadar gidiyorsunuz.

Rumeli Feneri Köyü’ne vardığımızda önce bir dolanıyoruz, ancak erken saat olmasına rağmen heryer araba ile dolmuş, ara sokaklarda bile neredeyse koyacak yer yok. Köyde görülmesi gereken bir kaç nokta var: Hacı Ahmet Ağa Çeşmesi (1771), Saltuk Dede Türbesi (1788), Ramazan Ağa Camii (17.yy). Limana aşağıya doğru devam ediyoruz, orada da kazı çalışmaları var toz toprak.. Yukarıdaki mekanların hepsi sabahları kahvaltı, daha sonra ise balık, köfte..v.s. ne ararsanız mevcut. Ancak bu toz toprak hoşumuza gitmiyor ve yönümüzü köyün diğer tarafında bulunan Cenevizlilerin yaptığı Rumeli Feneri Kalesi‘ne doğru çeviriyoruz.

Kale, Osmanlılar tarafından da bir süre kullanılmış, ancak şu anda bakımsız ve virane. Konumu muhteşem olan kale’de surlar ve kemerler ayakta boğazı gözlemekte. Kemerlere doğru yaklaştığınızda hemen ön tarafta dev kayaların üzerinde olduğunuzu görüyorsunuz. Bu kayalar inanılmaz büyüklükleri ve dalgaların vurması ile çok ihtişamlı gözüküyor. Kalenin bulunduğu alana giriş aslında olmayan bir kapı girişi ile yapılıyor, devlet koruma altına almak istemiş, göstermelik bir kapı  yapmış herkes bu kapıyı açıp giriyor gibi bir izlenim oluştu bizde. Yani giriş serbest :) Hatta bulunduğu arazi motosikletiyle gelen bir kişi tepeler üzerinde vızır vızır zıplaya zıplaya safari yapıyordu. Buradan Rumeli Feneri köyünü farklı bir açı ile görebilir, Karadeniz’e doğru uzun seyirlere dalabilirsiniz.

Öğlen olması ile birlikte aracımıza gidip oğlumuzu doyuruyoruz, yola devam ediyoruz. Solda yeşillikler, sağ tarafta ise denizi alarak ilerliyoruz. Buralarda da çok güzel evler yapılmış. Evler bittiğinde ise yol sahile sıfır iniyor ve kullanılmayan bir plaj gibi alanda buluyoruz kendimizi. Buradaki suyun temizliği ve berraklığı bizi çok keyiflendiriyor. Hemen arkasında bir lüks site yapılmış, yani evler buraya kadar inmiş ancak oturum henüz başlamamış.. Plaj dediysek kumluk değil, taşlık ancak yazın havalar ısındığında burada giren varmıdır denize bilmiyoruz. Tesis falan hiçbirşey yok etrafta. Sandalyeler alınıp güzel keyifli bir sohpet yapılabilir burada diye not alıp, suyla oynadıktan sonra yola devam ediyoruz. Yolun devamı yine aynı güzellikler içerisinde, gezi kitabımızda Rumeli Feneri’nden Demirciköy’e yürüyüş parkurundan bahsediyor.

Bu parkuru bulmak istiyoruz en azından bakıp denemek lazım. Yol bir süre sonra yine sahilde bitiyor ve Golden Beach Club‘a hoş geldiniz yazısı ile karşılaşıyoruz. Yürüyüş parkuru buradan başlıyormuş. Otopark görevlisi ile kısa bir sohpet yapıyoruz. Aracınızı burada park ediyorsunuz, tesislerden yararlanmak isteyenler; kahvaltı, yemek kısmı ile restorantından, ATV motorları ile gezi turlarından ya da çocuklar için oyun parklarından, hatta kalmak için bungalowlarını kullanabiliyor. İstemeyenler ise yine tesis içerisinden geçerek yürüyüş yoluna girip orman ve deniz kenarından yürüyebiliyor. Otopark ücreti 5 tl ödüyoruz ve yürümeye karar veriyoruz. Bebek arabası ile ancak 500 m ilerleyebiliyoruz. Yol daralıyor, hafif kayalık, taşlık olmaya başlıyor ve biz devam edemiyoruz. (Bu yürüyüş yolu kitapta yazdığına göre (ATLAS DERGİSİ – KIŞ ROTALARI ATLASI 2011) 6 km uzunluğunda ve orman içerisine girmeden Karadeniz’e paralel güzel keyifli bir rota)

Akşam üzeri tekrar aynı yol üzerinden temiz oksijen almış olarak evimizin yolunu tutuyoruz. Bu çok uzak olmayan güzel koylar insanı tatil bölgelerinde olduğu gibi dinlendiriyor. Zaten temiz oksijeni alan oğlumuz dönüşte horul horul uyudu.

(Bu arada diyeceksiniz ki hiç acıkmadınız mı? :) dönüşte balık yemek için Ümraniye’de Çırçır Ormanı içerisinde bulunan sıkça adını duyduğumuz Fevzi Hoca’nın Yeri‘ne giriyoruz. Ancak balığın taze olmaması, porsiyonun çok küçük, içerisinin ana baba günü gibi olması, birde servis ve hizmet kalitesinin düşüklüğü burayı sizlere anlatmamızı engelliyor..)


Mar 19 2011

Beykoz Korusu


İstanbul’un yakın ve en temiz oksijen alanlarını keşfe devam ediyoruz.

Bu hafta da Beykoz Korusu’nda güzel havanın tadı nasıl çıkartılır diye bakalım istedik. Malum, bir süredir yakın yerlere gezi yapıyoruz. Aslında bundan da şikayetçi değiliz, çünkü bir vesile oldu ve uzun zamandır ”-Aa şurası neymiş”, ”-Aaaa burası neymiş” dediğimiz yerlere, mekanlara birer birer bakıyoruz..

Beykoz Korusu’nun 2 girişi var. Birincisi sahilden, diğeri ise Riva-Beykoz Yolu diye tabir ettiğimiz arka giriş.. Bildiğimizden değil ama Riva yolu üzerinden geldiğimizden Koru’ya yaklaştığımızdaki sağlı sollu asırlık ağaçların yaptığı şov tam bir görsel sanata dönüşmüş. Cadde o kadar güzel gözüküyor ki, koruya girmeden bu cadde üzerinde bile yürüyüş yapabilirsiniz. Hele güneşin ışık oyunlarını izlemek istiyorsanız akşam üzeri saatleri muhteşem oluyor.

Koru iki kısımdan oluşuyor, ilk kısım mesire alanı gibi oluşturulmuş küçük oyun parklarının da bulunduğu kısım, diğer kısım ise restorantların da olduğu yine oyun parkları ve yürüyüş yollarının olduğu kısım. Aslında iki kısım dememizin nedeni arabanız ile ayrı ayrı girişlerden girmeniz. Yoksa koru içerisindeki yürüyüş yolları birbirne bağlı, sadece araç geçişleri yok. Aslında bu hoşumuza gitmedi de değil. Arabaları ormanın içine, hatta burnunuzun dibine kadar kimse sokamıyor. :)

Koru sık ağaçlı, yemyeşil ve bol yokuşları olan bir araziye sahip. Elde bebek arabası yokuş çıkmak zor olurken, yürüyüş ya da spor yapanlar için iyi bir parkur oluyor. Acıktık ve yemek için 2 farklı alternatifiniz var. Birincisi özel sektöre ait olan restoran işletmesi, diğeri belediyeye ait olan işletme. Biz denememizi Belediye tesislerinden yana kullanıyoruz. Nedense işin içine Belediye girince kalite beklentimizi aşağıya çekiyoruz, yemeklerin geç geleceğini hesabımıza katıyoruz yani çıtamızı yüksek tutmuyoruz sonradan çok üzülmeyelim diye. Ancak yemek kalitesi ile bizi mahcup ediyor ve gözümüz ve karnımız tok biçimde 3kişi için 56 Tl hesap ödeyerek (et yemekleri+büyük salata+içecekler) restorantı terk ediyoruz.

Sahil girişine doğru yürüyüşümüze devam ediyoruz, hatta hızımızı alamayıp Beykoz sahiline iniyoruz, biraz da orada yürüyoruz. Şehrin kornası, arabası bizi burada karşılıyor kısa süre içerisinde tekrar koruya dönüyoruz.

Beykoz korusunda hala şehrin içerisinde olduğunuzu maalesef hissediyorsunuz. Belgrad ormanlarında ise bunun tam tersini yaşıyorsunuz, sanki başka bir şehirde dağın başındasınız. Ancak yinede oksijeni vücudunuza yüklemek, boğaza tepeden bakabilmek birazda kuşları dinlemek istiyorsanız yakın ve keyifli bir yer diye notlarımıza ekliyoruz.

İsyatanlar belediyenin sayfasından da telefon ve iletişim bilgilerine ulaşabilirler: www.ibb.gov.tr/tr-TR/Hizmetler/Sosyal/Tesisler/Pages/BeykozKorusu


Şub 7 2011

Belgrad Ormanı


Sabah uyanıyoruz. Hava güneşli. İçimizi ısıtıyor. Önce odasında mışıl mışıl uyuyan bebeğimize bakıyoruz. Sonra tekrar dışarıya. Havanın iyi olduğuna kanaat geitirip, hemen hazırlığa başlıyoruz evden çıkmak için. Bu seferki yolculuk İstanbul’un artık içinde kalan Belgrad Ormanı.

Sarıyer istikametine doğru giderken Demirciköy tabelasını takip ediyorsunuz. Bir iki mesire alanını geçtikten hemen sonra Belgrad ormanı tabelalarını görerek rahat bir biçimde varıyoruz. Göztepe-Belgrad Ormanı yaklaşık 30 dk. sürüyor. içeri girişte Milli Parklar bilet kesiyor. 9 TL ücret ödeyip bir anda sık ağaçların arasından nefis yeşilliklerin içinden geçerek merkezdeki otopark alanına varıyoruz. Aracınızı burada rahatça park edebilir ve etraftaki yürüyüş-bisiklet parkurlarına katılabilirsiniz ve varsa bisikletinizi mutlaka getirin.. Otopark bol, alanlar devasa. İstediğiniz gibi hareket edebilirsiniz. Ormanın tadına varabilmek için (yazın sıcak havalarda çok kalabalık oluyor) en güzel dönemleri ilkbahar ve sonbahar ayları.. Cafe ve restorantlar mevcut. Her türlü ihtiyacınızı buradan karşılamak mümkün.

Orman içerisinde ”Falih Rıfkı Atay, Kömürcübent, Kurtkemeri, Ayvat Bendi” gibi mesire alanları var. Hemen yanıbaşında ise ”Atatürk Arberatumu, Irmak, Kirazlıbent” gibi mesire alanları mevcut. Yeşilliklere doymak, güzel bir dinlence yapmak istiyorsanız burası tam size göre. Mangal, kahvaltı gibi keyifler de yapabileceğiniz onlarca alan var. :)

Gelelim bize.. :) Önce ormanı aracımızla turluyoruz. Bir nevi keşif gibi.. sağ sol..tepeler in çık.. sonra kendimizi çok daha yukarılarda göletlerin içerisinden ”foşur foşur” geçerken buluyoruz. Geliş amacımızdan saptığımızı fark edip tekrar merkeze dönüyoruz. Hemen bebek arabamızı alıp yaklaşık 1.5 saat yürüyoruz. Dinlendik mi? Hem de nasıl.. Evimizin yolunu tutarken taze oksijen uykumuzu getiriyor. Herkes gelmeli buraya, en çokta bebekli aileler.. :)


Şub 7 2011

Gezilerimiz bundan sonra çok daha keyifli olacak!

Fark ettiyseniz bir süredir güncelleme yapmıyorduk. En son gezimizi Mayıs 2010’da yaptık. Ama geçerli bir mazeretimiz vardı! :) Gezip Gördük en minik üyesi 13 Ekim 2010 günü aramıza katıldı. Gerek hamilelik gerekse ilk 4-5 ay kışa gelmesi sebebiyle ancak yakın yerlere temiz oksijen ile buluşmak amacıyla çıktık-çıkıyoruz.. Ancak bundan sonrası hepimiz için yeni başlıyor. Sitemizi takip eden bir çok bebekli aile için de ayrı bir tecrübe olacak yazdıklarımız. Artık tüm gezilere bu noktadan da bakabileceğiz. Sizler bu satırları okuyorken, bizler Nisan ayında gerçekleştirmeyi planladığımız otomobil ile Balkanlar turumuzu planlıyor olacağız. Bizimle beraber gezimize katılacak tüm dostlarımız da aynı bizim gibi birer bebek sahibi. Bu yüzden ayrı bir deneyim olacak Balkanlar. Şimdilik heyecanı içinde kalsın, süprizi kaçmasın.. 2011 yılı herkes için bol gezili seyahat dolu geçsin..

Sevgiler..
Gezip Gördük


May 19 2010

Isparta, Eğirdir, Barla



Bu 23 Nisan cuma gününe denk geliyor ve hemen bunu değerlendirmek üzere dostlarımızın yanına Isparta’ya doğru yola çıkıyoruz. Gece 3 gibi çıktığımız yolculuk sabah 10 gibi son buluyor. Süre ve mesafeler Burdur ile hemen hemen aynı. 580 km yol, yaklaşık 6-7 saat. Adapazarından sonra yeni yollar yapılmış oldukça güzel.


Sabah vardığımızda bir iki saat uyuyup dinleniyoruz. Öğlen telefonlaşıp dostlarımızla merkezdeki Büyük Isparta Oteli’nin hemen çaprazında buluşuyoruz. Ayaküstü hasret giderdikten sonra öğle vaktinin dayanılmaz güdüsüyle gezimize bu sefer yemek ile başlıyoruz ve Isparta Kebabı yemek üzere Kebapçı Kadir’in yerine giriyoruz.

Lokanta dolu, üst kata çıkacakken üst kata bizi almıyorlar ya da almak istemiyorlar ve alt katta yer veriyorlar. Anadoludaki bir çok şehirde üst katlar aile salonu, alt katlar ise erkekler ya da herkes için kullanılıyor. Ama buradaki tutum garip geldi bize. Kebaplarda da garsonumuzun azizliğine uğrayıp herşeyin geç ve eksik gelmesi ile tadı damağımızda kalan kebaplar, salata, içecekler, hoşaf ve tatlı için 4 kişi 96 TL hesap ödedik. Hizmet ile karşılaştırınca içimize sinmedi.

Öğrenciliğimizin geçtiği Isparta göller bölgezinin önemli ve gelişmiş şehirlerinden biri. Gül ile ilgili neredeyse tüm ihtiyaçların önemli bölümü bu şehrimizden karşılanıyor. Ancak ‘Rosense’ mağazaları haricinde gül etkisini şehirde görmek pek mümkün değil. Gül haricinde bir de halılarıyla ünlü Ispartada maalesef bu etkiyi de dışarıdan birinin hissetmesi oldukça zor.

Hatıralarımızı canlandırmak için anılarla dolu sokaklarında tur atıyoruz. Şehir genelde asker ve öğrenci şehri olarak anılır. Sidre tepesi denilen yere doğru çıkıyoruz ilk olarak. Şehri panoramik olarak görebileceğimiz en güzel noktalardan biri burası. Eskiden dağın başı olarak adlandıracağınız mekan artık belediyenin düzenlenmesi ile mesire yeri haline gelmiş. Hem birşeyler yiyip hem de içebileceğiniz güzel bir yer haline gelmiş. İyi de olmuş.

Biraz sohpet biraz çay derken vaktin nasıl geçtiğini anlamamışız. Ama şehirde eski tarihi yapılar bizi bekler diyerek oradan ayrılıyoruz. Tarihi eserlerin bir çoğunu şehir merkezinde yürüme mesafesinde bulabilirsiniz; Peygamber Camii (1782), Dalboyunoğlu Hamamı (1693), Almanların inşa ettiği Valilik Binası, Isparta Müzesi, Ulu Camii (1429), Mimar Sinan Camii (1561), Aya Baniya Kilisesi (1750), Firdevs Bey Bedesteni (1561)…

Akşam yemeğimizi SDÜ Konuk Evi’nde yiyiyoruz. Soğuklar, salatalar ve tatlılar açık büfe, ana yemekler sipariş ile geliyor. Çalışanların hemen hemen hepsi öğrenciler. Sıcak kanlı ve nazikler. Fiyatların da uygun olduğunu söyledi dostlarımız hesap ödetmedikleri için tutarı da vermediler.. Hesap öderken personel ya da değiliz diyorsunuz, eğer personelseniz daha da az ödüyorsunuz.

Eğirdir

Cumartesi sabahı ev kahvaltısının ardından Eğirdir’e doğru yola çıkıyoruz. Isparta-Eğirdir arası 35 km. Yani 20 dk. sonra Eğirdir’e varıyorsunuz. İlçenin girişinde Türkiye’nin tek Dağcı Komando okulu karşılıyor sizi. Virajlı yollarından aşağıya inerken Eğirdir Gölü’de ‘Merhaba!’ diyor tüm güzelliğiyle. Güneşin ve havanın etkisiyle aynı anda yedi farklı su renginin görülebildiği tek gölümüz burası. Balıkçılık ve elma bahçeleri ile ünlü.

Yaz aylarında askerliğini yapanlara bir de turist nüfusu ekleniyor. Gerçi artık eskisi kadar turist gelmiyormuş Eğirdir’e. Biraz şikayetçiler. Ama birazda sorunları çözmede önce biz ne yaptık, sonra da ne yapmalıyız demek gerekiyor.

Gezimizin ilk durağı İslam sanatında ender görülen ‘Kemerli Minare’ yapısıyla Hızırbey Camii (14.yy başları) oluyor. İşçilik, duruş, detaylar hala insanı şaşırtıyor ve hayacanlandırıyor. Birçok camiide alışılagelmiş olan minare yapısı, burada bir kemer üzerine inşa edilerek oldukça zarif bir görüntü yakalanmış. Çok fazla örneği de olmayan bu mimari çok etkileyici gözüküyor.

Dündar Bey Medresesi (1301) ve Hızıbey Camii aynı alan içerisinde karşılıklı inşa edilmiş. Medrese giriş kapısındaki işlemeler muhteşem. Açık bir avluya sahip olan medrese artık maalesef bir pasaj görünümünde. 11 oda olmuş size 11 dükkan. İçerideki sütunların herbirinde kuş motifleri var. Bir kısmı kırılmış, bir kısmı tamir edilmiş, bir kısmı da yeniden birebir yapılmış.

Medreseden çıktıktan sonra sokaklarında ve sahilinde yürüyoruz Eğirdir’in. Derken ‘Eski Eğirdir Evi’ni görmek için tepeye çıkıyoruz. Sahibi vefat edince evi bağışlamış, şimdi müze olarak ziyaret ediliyor. Ancak kapalı. Camında bir telefon numarası yazılı ancak aramıyoruz. Belki arasaydık hemen gelir açardı görevli.

Devam edip Eğirdir Kalesi’ni fotoğraflıyoruz. Kalenin surları hala ayakta ve Eğirdir’e güzel bir noktadan bakabiliyorsunuz. Buradan inip göl çevresinde yürüyüşümüzü sürdürüyoruz. İstikametimiz küçük adacık. Eskiden bu adacık ile ana kara birbirinden ayrı iken zamanla arası doldurulup birleştirilmiş. Küçük takalar ile bu adacığın etrafında tur atabilir ve keyifli vakit geçirebilirsiniz.

Havası doğası ve çevresi güzellikler ile dolu olan Eğirdir’e en tepeden bakmak için ise ‘Akpınar Seyir Terası’na doğru yola çıkıyoruz. Konya istikametine doğru giderken Akpınar Köyü tabelasından dağa doğru içeri giriyor ve yukarı tırmanıyorsunuz. Eğirdir ile burasının arası yaklaşık 10 dk. sürüyor. Burası aslında küçük bir mesire yeri havasında ama sakin bir yer. Rüzgarlı. Sonuçta dağın tepesi. Yine gözleme-tost ayarında yiyecek ve tabiki alkolsüz her içeceği bulmak mümkün. İnsanın manzara karşısında kuş olası geliyor. Muhteşem. Çıktık inemiyoruz. Tertemiz oksijeni ciğerlerimize depoladıktan sonra acıkan karnımızı doyurmak üzere yine küçük adacığa dönüyoruz.

Eğirdirde tabiki balık yemelisiniz. Hemen hemen hepsi küçük adacıkta bulunuyor. Bizim tercihimiz ‘Big Apple Restorant’ (Gazi Mürsel’in Yeri’ olarakta geçiyor). Sahibi Mürsel bey bizimle yakından ilgileniyor. Tatlı su levreği sipariş ediyoruz. Özel bir soslu hamur ile kızartılan ve löp et olarak gelen balığımız, çok lezzetli olarak midemize iniyor. Bu lezzeti Nursel bey ‘Tereyağlı İrmik Helvası’ ile sonlandırıyor. Alkolsüz hizmet veren Big Apple’da balığımızın porsiyonu 12 tl.

Barla

Akşam üzeri oldu artık. Yedik içtik ancak son bir hamle ile hava kararmadan Barla’yı da görelim diyoruz. Eğirdir Gölü çevresinden dolanarak göl manzaralı virajlı yollardan 25 km sonra Barla’ya varıyoruz.

Yaylaları ve suları ile ünlü olan Barla’da biz eski sokakları turlayarak fotoğraf çekiyoruz. Yazın yabancı turistlerin Barla Dağı, kilise ve eski eserleri gezdiğini, yerli turistlerin ise Çamdağı’nı ziyaret ettiğini öğreniyoruz. Said Nursi’nin Cumhuriyetin ilk yıllarında sürgüne gönderildiği köy olan Barla bu sebeple inanç turizmine de dönüşmüş durumda. Hava kararırken gezimizi sonlandırıp Ispartaya doğru dönüşe geçiyoruz. Yolda Eğirdir’in dağlarındaki uyuyan güzel silüeti ile karşılaşıyoruz. Dostlarımızın ısrarlı gösterimine rağmen biraz algılamamız zor oluyor ama görünce de vay be dedirtiyor insana.

Bu gezimizde sedece keyifli yemekler ve yerler yoktu; bu gezide 10 yıldır birbirinden uzak kalmış dostların buluşması da vardı. Yediğimiz her lokma bu yüzden daha lezzetli, gördüğümüz her eser bizim için daha değerli oldu..

Göller bölgesinde yapılacak daha çok fazla gezi var, eğer vaktiniz varsa mutlaka buraları gezmenizi öneririz. Ayrıca daha fazla yer ile ilgili bilgi almak için www.ispartakulturturizm.gov.tr adresinden faydalanabilirsiniz.