Eki 26 2009

Doğu Karadeniz Gezisi 1. Bölüm: Trabzon, Atatürk Köşkü, Ayasofya Müzesi, Sümela Manastırı, Hamsiköy, Uzungöl, Cevdet Sunay Müzesi

dsc_0316

trabzon_panorama2

Saat sabah 05.45, İstanbul Atatürk Havalimanındayız. 1 saat 15 dk. sonra kalkacak olan Trabzon uçağımıza yetişmek üzere erkenden geldik. Ramazan bayramının hemen ertesinde yapmayı planladığımız Doğu Karadeniz turumuz bir saat sonra başlayacak, hala biz havaalanında «ay onuda yaparız, ay şunuda yaparız» diye planlarımızın rotamızın altını üstüne getiriyoruz. :) Muhteşem bir heyecan. Üstelik vaktimiz de var. Yaklaşık 12 gün boyunca dere tepe düz gidip her yeri tanıyacağız, bakacağız ve fotoğraflayacağız.

rota

Tur programızı bölgede yaşayan arkadaşlarımıza yollayıp son onayımızı aldıktan sonra netleştirdik. Planlamamızda Trabzon, Rize, Artvin, Kars ve Erzurum, yine dönüş Trabzon’a iken, yazı dizimizde anlatacağımız gelişmeler ile Trabzon, Rize, Artvin, Ordu, Giresun ve yine dönüş Trabzon olarak gerçekleşti. Gezi öncesi yaptığımız tüm araştırmalarda Eylül ayı Doğu Karadeniz için en güzel mevsim gösteriliyor. Açıkçası bir hafta boyunca gündüzleri maks.26 min. 8 dereceyi biz gördük. Neredeyse bir kaç mevsimi birden yaşadık. Yanınıza alacağınız, yağmurluk, panço, şemsiye gibi yardımcılar size hiç bir zorluk çıkartmadan güzel bir gezi yapmanızı sağlıyor. Ama bunlar yanınızda mutlaka bulunsun. Yoksa kendinizi tişört ile gezerken bir anda, yoğun, göz gözü görmeyen bir yağmurun içinde bulmanız an meselesi. :)

dsc_0132

Trabzon havaalanına saat 8.45′de iniş yapıyoruz. Tabiki yağmur yağmış her yer sırılsıklam. Macera başlıyor. Trabzon havaalanı yeni yapılmış gibi tertemiz karşılıyor bizi. Küçük ve güzel bir havaalanı. Bavullarımızı alıp hemen soluğu daha önce de aramış olduğumuz araç kiralama şirketinde alıyoruz. Konuşuyoruz, araç yok. Yaşasın. Diğer tüm firmalara soruyoruz, hiçbirinde araç kalmamış. Tek tük, değişik araçlar teklif ediyorlar istemiyoruz. Hem fiyatlar yüksek, hem araçlar eski. 5 TL karşılığında Havaş servisi ile 15 dk sonra şehir içindeyiz. Meydan denilen yerde indiriyor bizi Havaş şöförü, kendisine tanıdık bir araç kiralama şirketi varmı diye soruyoruz, hemen yardımcı oluyor :) bir kaç kişiyi telefonla arıyor, çok uygun fiyatlar verirler, ilgilenirler diyor ve bizi firmanın yanında indiriyor. «Şimdi sizi gelip alacak. Bekleyin burada..» Bekliyoruz. 3-5 dk. derken bir bayan geliyor. Gözler kırmızı, belli ki uyandırmışız. :) Oturup konuşuyoruz, Peugeot 206 var diyor, günlük 120 lira..Şaka gibi. Her yerde dizel arabalara 80 lira verirlerken benzinli eski bir araca bu fiyatı istiyor, bizde açık açık söylüyoruz, yahu böyle böyle fiyatlar bunlar, biz size tanıdık vasıtasıyla geldik v.s..yok..bir anda 50 lira inip peki size 70 olur diyor..kabul etmiyoruz, çünkü bir «turist bunlar» durumu oluşuyor.

Neyse lafı uzatmayalım, en sonunda Ensar oto kiralamayı buluyoruz, buraya da öneri üzerine geliyoruz. Çıkıp konuşuşoruz, 2009 Fiat Linea Dizel için günlük 65 liraya anlaşıyoruz, taa ki şirketin sahibi içeri girene kadar. Önce ehliyetimizi alıyor bakıyorr..bakıyor..bakıyor..Sanırsınız ki Emniyette kimlik sorgusunda sahte mi değil mi diye bakıyor. Sonra müşteri olduğumuzu unutup «senin ehliyet 2007 de alınmış!» diyor. «yani?» Acemi misin demeye getirecekken, «2007 değil 1997» yazıyor orada diyorum. «Hmm. Tamam!» Sonra acentadaki görevlinin verdiği rakam için, o fiyata olmaz araba diyor, yahu sen dedin o fiyatı, ben vermedim diye bir yığın gereksiz konuşma yapıyoruz, 10 dk. bunun üzerine konuşuyoruz, ortam geriliyor, en son önümüze çekmeceden senet çıkartıyor. Boş senet. İmza atarsan kiralarsın. Bizde vazgeçiyoruz, o an neyse kredi kartı bilgilerini verin tamam diyor. Ama araç akşam üzeri 17.00 de gelecek. Neyse olsun diyoruz. Biraz da zorunlu kalıyoruz. Çünki başka araba yok koca şehirde. Akşam üzeri arabayı almaya gittiğimizde kira sözleşmesi yapıyoruz, imzaları atıyoruz, sonrasında diyor ki, abi kaza yaparsan amcamın arabası dersin kiralık olduğunu söyleme.. «Haydaa..yahu sigortası var demiştin!.» «Var ama kiralık sigortası değil.» Arabaya bir bakıyoruz pencereden Peugeot 307, 2006 model. «Ee Fiat? 2009» «ee ona ulaşamadık, bunu getirdik». Arabanın tabiri caiz ise her yeri tıkırdıyor ve dökülüyor. Silecek suyu bile çalışmıyordu. Tabiki biz bunları yola çıktığımızda farkettik. Lastikler bile perişan durumdaydı, hatta hayati tehlike yaratacak kadar aşınmış durumdaydı, yağmurlu havalarda 70 km hızı geçemedik, araç kaymaya başlıyordu. Bizim şanssızlığımız bayramın hemen ertesinde olduğundan kiralayacak araç bulamamamızdı. Bu yüzden siz siz olun kurumsal yerler ile kiralama yapın, evet biraz daha pahalı ancak düzgün ve seviyeli bir iletişim kuruyorlar.

Aracı alacağımız saate kadar bari Trabzon Ayasofya müzesini ve Atatürk Köşkünü gezi sırasından çıkartalım diyoruz. Bir gece kalacağımızdan Özel Meydan Aile pansiyonu (25 TL kişi başı/ kahvaltı yok) adında bir yerde oda buluyoruz. Hem öğretmen evi hem hem polisevinde yer kalmadığını öğrendiğimizde iki yerdeki görevliler bize burayı önermişlerdi. Bavulları bırakıyoruz odaya. Odalarda hiçbirşey yok. Iki yatak, bir masa bir de dolap var. Burada akşam 23.00′de fatura istediğimiz için pansiyon sahibi «size parunuzu vereyum, cidun paşka yerde kalun da!» diyecek kadar tok bir esnaftı. :)

dsc_0025

Minibüse biniyoruz meydandan. Meydanın kalabalığı aynı Taksim gibi. Yoğun, keşmekeş, karman çorman. Minibüse biniyoruz ancak; oradan haraket etmesi 15 dk.yı buluyor kalabalıktan ve müşteri beklemekten. Bu arada birde trafik kitlendiği için tam bir başağrısı. Yola çıktığında anlıyoruz ki, minibüs ile 1 saatte geldiğimiz Ayasofya’ya yürüyerek 30-40 dk. da ulaşbilirmişiz :) Ne kadar Ayasofya diyoruz, 2.5 TL diyor. 5 lira veriyoruz. Para üstü beklemiyoruz, o da vermiyor; zaten 2.5 diye mantık kuruyoruz. Bu arada bizden başka yolcu da yok. Dönüş yolunda yine aynı güzergah dolmuşuna bindiğimizde şöförün bize para üstü vermesiyle anlıyoruz ki, ilk minibüs bizi tırtıklamış.. iki kişi 2.5 liraymış. Trabzon yordu bizi bir anda. Bir gün içerisinde esnafından yorulduk..Bunlar izlenimlerimizdi..neyse biraz da şehri anlatalım.. :)

dsc_0030

dsc_0045

Ayasofya Kilisesi
Yapı itibariyle oldukça estetik 1200′lü yıllarda yapılan bu kilise, Fatih Sultan Mehmed’in fethi (1461) ile camiye dönüştürülmüş. Denize yüksekten bakan konumuyla oldukça güzel manzara sunan bu tarihi yapıda, duvarlarda Adem ile Havva’nın yaratılışı ile ilgili bir çok figür resmedilmiş. Müzeye giriş paralı, ancak müze kartımız ile bir ücretsiz giriş yapıyoruz. Eğer ilginize çekerse Yazar/Rehber İsmail Köse’nin buradaki (ve Sümela ile ilgili) tüm kabartmalar ve  resimler ile ilgili dökümantasyon incelemesi de kitap halinde Türkçe İngilizce olarak basılmış olarak edinebilirsiniz. (4000 Yıllık Mirasın Kutsal İzleri/İsmail Köse 2009)

dsc_0063

dsc_0098

Bir sonraki durağımız olan Atatürk Köşkü’ne gidiş eğer arabanız yok ise ancak otobüs ile oluyor. Meydan’dan kalkan her yarım saatte bir otobüslerle 20-30 dk. yolculuk yaparak buraya ulaşmanız mümkün. Giriş 1 TL. Müze kart geçmiyor. Köşkün mimarisi muhteşem, hiç ummadığımız kadar bakımlı, temiz.. Bahçesi botanik bahçesi gibi. İçerisindeki eşyaların bir çoğu korunmuş. Kesinlikle görmeniz gereken güzellikte tarihi bir köşk burası. Biz köşke girerken cep telefonuyla konuşan görevli, 20 dk. sonra biz köşkten çıkarken hala telefon ile konuşuyordu, sonra telefonu kapadı ve resim çekmek yasak dedi. Bizde zaten çıkıyor olduğumuz için peki dedik :) . Ama o gelen misafirleri görmediği için sadece biz değil bizim gibi içeriyi gezen herkes alenen gizli saklı olmadan fotoğraf çekiyordu zaten. İçeride fotoğraf çekmek yasak, bilginize. :)

dsc_0017

kapali-kiymali

Şehre döndüğümüzde karnımız acıkıyor ve meşhur karadeniz pidesini nerede yiyelim diye birbirimize bakarken, belediye binasının hemen yanında zabıta görüyoruz, ona soruyoruz. Meydan’da Ertuğrul Pide salonu’nu söylüyor. Önünden bir iki kez geçtiğimiz bu pide salonunu biz fırın zannedip girmemiştik. Çünki önden baktığınızda fırın gibi duruyor, ancak içer geçip üst kata çıktığınızda lokantası ile karşılaşıyorsunuz. Denemek için sipariş ettiğimiz «Kapalı/Kıymalı» «Açık/Peynirli» pideleri bekliyoruz, hemen geliyor, sıcacık, peyniri erimiş, kıymalının üzeri enfes tereyağlı. Bunlar pide ise biz daha bugüne kadar başka birşey yemişiz İstanbulda. Böyle bir muhteşem lezzet yok, kenarlarındaki kalın kısımları kopartıp kaşık gibi pidenin ortasına banarak yediğiniz enfes bir lezzet buradaki pideler. Biz ilk defa yediğimiz için önce insanları izledik nasıl yiyorlar, sonra biz saldırdık :) . Afiyetle yediğimiz bu iki pide ve iki ayran için 15 TL ödüyoruz, pahalı demeyin hem ebat hem lezzet kocaman!

dsc_0147

Yola çıkmadan önce Trabzon Turizm Bürosuna uğruyoruz. Hem bölgesel bir harita almak, biraz Trabzon ile ilgili bilgilenmek, aynı zamanda rotamızı paylaşmak, varsa önerileri almak için. İçeri girer girmez enformasyon memuru Sn.Yahya Saka bey bizimle oldukça ilgili ve kibar bir biçimde bilgilerini paylaştı, harita üzerinde tek tek çizerek anlattı. Bu yüzden kendisine çok teşekkür ediyoruz. Eğer vaktiniz varsa, mutlaka uğrayıp bölge ile ilgili kafanızdaki soruların cevaplarını burada bulabilirsiniz.

İlk geceyi Trabzon’da geçirip, yarın sabah Maçka, Çoşandere üzerinden Sümela Manastırı’na doğru yola çıkıyoruz.

dsc_0140

Sümela Manastırı
Sabah Maçka üzerinden Çoşandere Dere’sine paralel yolu takip ederek Çoşandere Tesislerine geliyoruz. Burası hem yöresel lezzetleri bulabileceğiniz, hem de Sümela Manastırı’na giderken durup bir mola verebileceğiniz güzel bir tesis. Kahvaltımızı yapıyoruz. Bir kişilik kahvaltının bolluğunu görünce, sadece ek olarak Mıhlama sipariş ediyoruz. Burada Rize tarafından farklı olarak Mısır unundan yaptıkları mıhlama, ekmeği bandırarak neredeyse size 1 ekmek yedirtecek kadar lezzetli ve bu kahvaltı bizi akşama kadar tuttu, o derece.. :) Çayı, 1 kişilik kahvaltı (reçeller, bal, peynirler, yumurta, tereyağı, domates, salatalık..) ve mıhlama için 16 tl ödüyoruz. Kesinlikle lezzeti şahane, mutlaka uğrayın. Servis yapan elemanların hepsinin bayan ve Türkmen gibi çekik gözlü olması dikkatimizi çekti. Daha sonradan öğrendik ki, çalışanlar ucuza Türk Cumhuriyetlerinden geliyormuş..

cosandere-kahvaltisi

kuymak

dsc_0151

dsc_0191

Hava nefis güneşli, yollar enfes. Her yanınızdan fışkıran sular ve derelerin şarıltısı ile birlikte ilerliyorsunuz. Sümela Manastırına kadar giden yol asfalt ve bol virajlı. Virajlarda zaman zaman yol daralıyor ve genişliyor, hatta bir bakıyorsunuz şarış şarıl bir şelale akmış, yolu göle çevirmiş.. Trabzon’dan Sümela Manastırı toplam 47 km uzunluğunda. Karadenizin yeşil doğası o kadar etkileyici duruyor ki, dağ yollarında yeşilliklerden gökyüzünü göremiyorsunuz bile. Bir çok kayanın arasından fışkıran küçük küçük şelaleri çekmekten bir süre sonra vazgeçiyoruz, normal gelmeye başlıyor, onlarca, yüzlerce neredeyse binlerce var bu güzelliklerden..

Manastıra vardığımızda araçları parkedebilmek için bir alan yapılmış, ücretsiz olarak aracınızı bırakıp, kalan kısmı patikalardan ilerleyerek geçebiliyorsunuz. Yürüme yolu yaklaşık 15 dk. sürüyor. Yükseklik en etkileyici manzaralarından birini sunuyor bize, yer gök birbirini tamamlıyor, kartal bile tepemizden uçarak buraların aslında ne kadar yüksek olduğunu hatırlatıyor. Patika yol üzerindeki ağaçların kökleri de inanılmaz, artık topraktan çıkmış, korku filmlerindeki sahneler gibi ihtişamlı ve birer sanat eseri gibi karmaşık duruyorlar. Bizi küçük bir yıkıntı karşılıyor.

dsc_0187

dsc_0205

Kilise olduğunu tahmin ettiğimiz yapı küçük ve sanki koruma amaçlı yapılmış, gelenleri Manastıra haber etmek için.? Bu arada harabenin içine giriyoruz, duvarlarda tüm isimler itina ile kazınmış. «Ayşe, Ali, 80/4 tertip, Aşığım..» Hiç kaçarı yok, biliyorsunuz affetmeyiz.. Yapmasalardı kardeşim buraya tarihi eser.. Bu arada bir aile de geliyor küçük harabeyi görmeye, sonra babaları ağaçtaki değişik çiçekleri görüp koca dalı kırıp alıyor eline, biz «bu ne çiçeği» diyoruz, belli ki önemli bir çiçek? Adam «bilmiyorum?» diyor. Sonra dalı elinde tutmaktan sıkılıp fırlatıyor. Madem bilmiyordun niye kırdın?, kırdın madem niye attın? Küçük çocuğu da babasını izleyip gelecekte bu haraketleri tekrarlamak için zihnine kaydediyor..Neyse..

dsc_0183

dsc_0174

Yolun sonunda 8 tl olan bilet, bizim Müze Kartları ile yine bedava olarak gerçekleşiyor.  Birçok kısımdan oluşan manastır henüz restorasyon devam ettiğinden sadece belli bir kısmını gezmemize olanak verdi. Binlerce yıllık Manastır’ın sadece öğrencilerinin kaldığı ahşap evlerden oluşan kısmı, yaşadığı yangın felaketinden sonra günümüze gelememiş. Yeni yapılan restorasyon bölgeleri, bildiğiniz sıvadan oluşuyor, beyaz sıva!.. Kalan orjinal kısımların güzelliğini görmeniz lazım. Küçük odalar, her biri inanılmaz bir vadiye bakıyor, yükseklik korkutucu ve etkileyici. Pencereden kafanızı uzatıp bakmanız lazım. Daha da ötesi buralara binlerce yıl önce nasıl getirdin o taşları, inşaat malzemelerini de yaptın bu Manastırı.? İnsanın aklı almıyor.

dsc_0215

dsc_0197

Bir güvenlik görevlisi var. Onunla sohbet ediyoruz, çünki binlerce yıllık resimlerin üzerleri bu sefer sadece Türkçe isimlerden değil, ABD’li, Yunanlı, Rus, İngiliz..gibi birçok milletten isimler ile kazınmış. Kendisi 1990′lara kadar buraların korunmasız olduğunu anlatıyor. Gelenin duvarlardaki resimleri söküp götürdüğünü, tahrip ettiğini ve zarar verdiğini söylüyor. Özellikle Trabzon’da ABD’lilerin üssü varken ABD’li askerlerin ülkelerine dönmeden önce gelip buradaki duvar resimlerini söküp ülkelerine götürdüklerinden bahsediyor. Peki gerekli bakanlığımız neden önlem almak için bu kadar önemli bir yapıyı 1990 ‘lara kadar kimsesiz, sahipsiz bırakmış o da ayrı bir üzüntü konusu..Duvardaki neredeyse hiçbir insan motifinin yüzü yok, sökülmüş. Sadece elleriyle ulaşamadıkları yüksek yerler kalmış. Enteresan olarak fresklerin katman katman oluşumunu görebiliyorsunuz. Binlerce yıl önce burada yaşayanlar dönem dönem eskilerinin üstüne yeni resimler yaparak ortamı değiştirmişler. Gezimizi bitirip, aracımızın yanına giderken, girişte hemen sağda mısır, fındık satan tezgahtan taze mısır alıyoruz. İnsan temiz oksijeni alınca sürekli acıkıyor burada :)

hamsikoy_panorama2

hamsikoy2_panorama2

Hamsiköy, Zigana geçidi
Maçkaya tekrar geri dönüyor ve oradan Hamsiköy’e doğru ilerliyoruz. (Bu arada hatırlatalım, Karadeniz gezimiz boyunca yollar virajlı demeyeceğiz, çünki virajsız yol yok denecek kadar az. :) Sonra demedi demeyin..) Hamsiköy Sütlaç’ı ile meşhur. Hep ismini duyuyoruz, merak işte, geldik yiyelim.

dsc_0241

dsc_0240

Köyde güzel manzara haricinde pek görülecek birşey yok. Açık olan tek bir lokantada sütlaç siparişi veriyoruz. Köyün yerlisi amcamız metal kapta (buranın sütlaçının özelliği kiremitte değil metal kapta olması, üstü de yanık olmayacak..) sütlaçı getiriyor. Belki de yediğimiz en kötü sütlaç. Üstü bile kurumuş. Tatsız, tuzsuz birşey. Birde tanesi 4 TL. Sütlacımızı yedikten sonra, buraya kadar gelmişiz yıllar önce ortaokulda öğrendiğimiz meşhur Zigana geçidini görmeden dönmeyelim diyoruz.

dsc_0269

dsc_0272

Geldiğimiz yoldan değil, dağ yollarından yeni yapılan Zigana yolunu görerek (aşağıda kalıyor yer yer) köylerin arasından geçerek devam ettiğinizde, yol sizi tekrar o aşağıdaki Gümüşhane yoluna bağlıyor. Bu yoldan da bir 15 dk. devam ettiğinizde işte karşınızda Zigana geçidi! Sen neymişsin diyoruz hemen tabelasına bakıyoruz, 1820m yüksekliteyiz ve tünelin toplam uzunluğu 1702m. Yeni yapılan tünellerden sonra (örn. Bolu Tüneli) fındık tünel olarakta adlandırabileceğimiz tünelden bir giriyor, birde çıkıyoruz. Hem Gümüşhane tarafında soluk alıyoruz, hem Trabzon tarafında. :) Şimdi rotamızı Uzungöl’e doğru çeviriyoruz.

dsc_0279

dsc_0283

Uzungöl
Zigana geçidinden Trabzon’a oradan da Sürmene, Of ve Çaykara üzerinden gidilerek ulaştığımız Uzungöl’e 1.5 saat sonra varıyoruz. Of ilçesinden Uzungöl yoluna saptığımız andan itibaren yolun bir kısmında yanyana Çay fabrikaları görmeye başlıyoruz. Yolun ilk bir kaç km’sinde asfaltlama çalışmaları olduğundan bozuktu, ancak geri kalan kısmı neredeyse kaymak gibi. Yolda devam ederken hemen yanımızda bir köprü gördük. Çelik halat ile gerilmiş, siz yürüdükçe sallanan keyifli bir köprü. :) Biraz tedirginlik veriyor insana ancak insanların sallanması için koşarak bu köprüden geçmeleri bize keyifli dakikalar yaşatıyor. Hemen gidip bizde sallıyoruz köprüyü :)

dsc_0294

dsc_0305

dsc_0308

Yol boyunca bize eşlik eden derenin üzerinde oldukça sık Osmanlı dönemine ait köprüler ile karşılaşıyoruz. Köprülerin herbiri hem birbirinden farklı hem de oldukça zarif duruyor o gürül gürül akan suların üstünde. Tabiki hepsinde durmanız gerekmiyor ancak anıtsal eser statüsünde bulunan «Hapsiyaş Köprüsü»nü görmenizi ve bir hatıra fotoğrafı çektirmenizi öneririz. Uzungöl’e girerken artık hava kararmaz üzereydi. Araba ile bir tur atıp hemen nerede kalabileceğimizi  araştırıyoruz. Bir iki otel gezdikten sonra, fiyat kalite endeksimize en uygun yer olarak Sezginler Otel’e yerleşiyoruz. İki kişi kahvaltı dahil 70 TL ödediğimiz otelde odalar güzeldi ancak akşam yemeği (24 TL, iki kişi, köfte, balık, kola, salata), kahvaltı ve hizmet için aynı şeyi söyleyemeyeceğiz. Birde şansımıza gayet ağırbaşlı bir garson bizimle ilgilenince, kahvaltıya başlarken «bal, ne balı?» sorumuza bile kahvaltı sonunda tekrar ederek ulaşabildik. :) Hava kararmadan konaklama ile ilgilendiğimizden Uzungöl gezimizi sabah gündüz gözüyle yapmaya karar verdik. Küçük bir akşam yürüyüşü ve ciğerlere çekilen temiz hava o akşamımızı bitirdik. Bu arada yürüyüş sırasında dikkatimizi çeken başka bir nokta ise Uzungöl’de çok fazla arap turistin olmasıydı.

dsc_0320

uzungol_panorama2

Sabah ola hayrola! Gürül gürül akan suların sesiyle uyanmak ne kadar güzel bir duygu. Pencereyi açıyor ve odaya taze,  soğuk havayı dolduruyoruz. Hava güneşli. Otelden çıkışımızı yapıyor ve çevreyi tanımaya başlıyoruz. İlk karşılaşma greyderler ve iş makinaları ile oluyor. Allah Allah bunlar ne derken, gölün çevresine, işçileri duvar örerken görüyoruz. Resme genel baktığımızda, gölün kenarının yarısına duvar örüldüğünü şaşkınlık ve hayret içerisinde izliyoruz. Burası Uzungöl değil, Uzunhavuz olmuş? Bu kadar çiğ bir görüntü olamaz. Al bir cahil adamı koltuğa oturt, burayı duvarla örelim demez. Hangi mantığa sığıyor bu anlamak mümkün değil. Tüylerimiz diken diken oluyor. İşin garibi, o kadar şantiyeye dönmüş ki burası kamyonlar ve toz dumandan bir an önce kaçmaya çalışıyorsunuz. Yazık gerçekten çok yazık. Gölün bitişini göz göre göre ellerimizle yapıyoruz ve buna kimse mani olamıyor. Hiçbir havası, doğallığı kalmamış. Yani Uzungöl’ü artık görmeseniz çok birşey kaybetmiş sayılmazsınız! Bak yine tüylerimiz diken diken oldu. Sinirimiz kalktı! :)

dsc_0337

Nereden en iyi fotoğraf çekeriz diye yaşlı bir amcaya soruyoruz, o  da bize manzara tepesinden çekebilirsiniz diye dağları gösteriyor. O dağlara doğru tırmanmaya başlıyoruz araba ile, yol oldukça bozuk. Zaten bir kaç km ilerleyip çok gitmeden tekrar dönüyoruz. Bu dağ yolu dediklerine göre Bayburt’a kadar gidiyormuş. Artık dönüş vakti, aşağıya inip, Rize yollarına doğru gitmemiz gerekiyor, Uzungöl’den henüz çıkmıştık ki, bir eski köy evinde yaşlı bir teyzeyi görüyoruz araba ile geçerken, hemen duruyoruz, selam verelim, sohpet edelim istiyoruz. Önce biraz şaşırıyor ama sonraları tüm sıkıntılarını anlattığı, dert arkadaşı oluyoruz. O da gidişattan hiç memnun değil «mahvoldu buralar» diyor ancak «benim yaşımda ilerledi zaten beyim de yanımda yatıyor» diyor (mezarını gösteriyor hemen arkasında) «bende sıkıldım artık kurtulayım» diyor.  Kimsesi kalmamış. Kendince uğraşıları olan bir teyze, bize temizlediği mısır koçanlarından vermeye çalışıyor ama bizim dönüşümüze kadar bunlar bozulur diyip geri çeviriyoruz.

dsc_0347

Cevdet Sunay Müze Evi / Ataköy

Tatlı teyzeyle vedalaşıp yola koyuluyoruz. Biraz ileride Ataköy yol ayrımından Ataköy’e sapıyoruz, yine tırmanmaya başlıyor ve 5. Cumhurbaşkanımız Cevdet Sunay’ın Müze Evi’ni görmek için heyecanlanıyoruz. Doğduğu büyüdüğü bu evin şu anda müze olması oldukça güzel. Oldukça tepede olan evin önünde park edecek alan yok, hatta yollar ancak bir arabanın geçebileceği kadar geniş ama ileride boş alanlara park edebilirsiniz. Kapıyı tıklatıyoruz, kapalı. Öğlen tatilinde. Kapıda yazan cep telefonundan hemen müze görevlisini arıyoruz. Kendisi yan evde anahtar olduğunu, alıp girebileceğimizi söylüyor. Ama yanda da kimse yok. Bekleriz problem değil diyoruz. Ama kendisi oraya kadar geldiğimizi gördüğünden kıyamıyor ve gelip kapıyı açıyor.

dsc_0356

dsc_0365

Ev tamamen harabe durumdan aslına uygun olarak tekrar yapılmış. İçeride oldukça eski ve nostaljik objeler mobilyalar var. En güzeli Astronot başlığına benzeyen, küçüklüğümüzden hatırladımız televizyon var. Cevdet Sunay’ın kullandığı eşyalar, kitapları, ve fotoğrafları bu müzede bulabilirsiniz. Günde 3-5 kişinin gezdiği bu müze ücretsiz. Şimdi Rize yollarındayız.

dsc_0367


Ağu 30 2009

Yaz Tatili 3. Bölüm: ‘Çiftlik Koyu, Turunç, Ekincik Koyu’

Okuyamayanlar için; Yaz Tatili 2. Bölüm için Tıklayınız.

Çiftlik Koyu
Bayır köyü’nden yukarıya ayrılan yolu takip ettiğinizde yine ağaçlar ve manzara ile birlikte 15 dk. sonra Çiftlik Koyu’na varıyorsunuz. Burada 1 otel ve 3-5 restorant’dan başka bir şey yok. Denizi tertemiz. Zaten haklı olarak mavi bayraklı bir plaj. Plajı kumsal. Manzarası muhteşem.

ciftlikkoyu

dsc_0555

Ancak dikkatimiz çeken tek şey çok fazla deniz taşıtının olmasıydı. Sürekli denizde jetski, yat ya da tur tekneleri gelip gidiyor bu koyun yoğun gözükmesine kalabalık durmasına neden oluyorlar. Biraz vakit geçirip, ayağımızı denize sokup tekar yola koyuluyoruz.

Turunç Koyu

Tatile başladığımız yollardan geri gidiyoruz. O bahsettiğimiz güzel yollar, hani hafızamıza kaydettiğimiz. Meğerse en güzel yollardan geçmişiz. Klimayı kapatıp oksijen alıyoruz bol bol. Turunç’a doğru yol alıyoruz. Çiftlik koyu’ndan geri dönüp yine Bayır Köyü’nden geçip turunç istikameti. Yaklaşık yarım saat sürüyor. Km olarak fazla değil ancak yol artık çok virajlı ve arada karşınıza çıkan bir minibus ya da otobüsü geçmek zor olduğundan peşpeşe yola yavaş yavaş devam ediyorsunuz.

dsc_0566

dsc_0570

Turunç koyunun güzelliklerini kitaplardan okuduk. Belli ki burası artık gelişmiş bir yer. Büyükşehir olmuş. :) Otoparkları, taksileri, dükkanları ile küçük Marmaris. Nerede kalacağımızı düşünüyoruz. Ta ki plajını görene kadar. Binlerce insane dip dibe. Sanki turunç değil Çin plajı. Gelenler gidenler..yoğunluk..aman allahım. Adım atmak mümkün değil. Bozburun’da o kadar alışmışız ki sakinliğe.. :) Evet denizi temiz gözüküyordu. Tamam manzara da etkileyici idi. Ancak plajda adım atamayacak kadar yan yana oturmak, sürekli bir ses uğultu eşliğinde oturmak, siz tam güneşlenirken arkanızdaki yoldan motositletin “iiiiiiiiiiiuuvv” diye geçmesi sinir bozucu. Zaten oldum olası bu mobiletlerin egzostlarını neden açarlar anlamam. Birde şu minibüs ve taksicilerin “da da da da dat” kornası yasaklansın. Kaldırılsın. Çöpe atılsın! Minibüsler kornasız üretilsin, taksilerin kornasına basınca sürücüye minik elektrik verilsin. Neyse konumuza dönersek yok kalabalık bize göre değil. Yemeğimizi bir lokantada yedik. Yola devam.

dsc_0573

Yola devam ama nerede kalacağımızı bilmiyoruz. Çatalbaş ailesini İstanbula dönmek üzere Marmaris otogarına bırakıyoruz. Kenara çekip haritamızı açıyoruz. Elimizi koyalım ve oraya gidelim. Kalabalık olmayan, ama daha önce gitmediğimiz bir yer olsun. Saat 17.00 olmuş bu arada. Biraz hızlı hareket etmek lazım yoksa sokakta kalmak içten bile değil. Bir kaç yere telefon açıyoruz. Yerler hep dolu. Acaba bizde mi İstanbula dönsek diye iç geçirirken “Dalyan”?! diyip, hemen yola koyuluyoruz. 45 km kadar gidip sağa arabayı çekip bir iki yere telefon açıyoruz. Yine yerler dolu. Tabiki haftasonu olduğu aklımıza sonradan geliyor. Her yer doludur? Ne yapsak diye birbirimize bakarken önünde durduğumuz “Ekincik” tabelasına bakıp birbirimize gülümsüyoruz. Burayı hep isteyip gidememiştik. En kötü arabada uyuruz diyip, yola koyuluyoruz çünkü bir yarım saat içerisinde hava kararacak. Köylerin arasından geçiyoruz. Muğla yolundaki sapaktan Ekincik koyu 30 km. Yollar virajlı. Neredeyse 40 dk sürüyor.

Ekincik Koyu
Yol boyunca size tertemiz, mis gibi dağ manzaraları eşlik ediyor. Sırf bu manzaralar eşliğinde ilerleyebilmek için bile buraya gelinir. Yollar hiç beklemediğimiz kadar düzgün ve genişletilmişti. Tabi bizi hep böyle güzel yollarda bir de korku alır. Ulaşım ne kadar rahatsa insanoğlu o kadar hızlı kirletiyor.

dsc_0586

Bir yol ayrımında kocaman tabela yapmışlar buradaki otel ve pansiyonlar için. Tam önünde durup telefon açmaya başladık. Neyseki açtığımız her otel ya da pansiyonda bir iki oda mutlaka boş bulduk. Bu sefer de en ekonomik kalabileceğimiz yeri aramaya başladık. Bizim tercihimiz “Akdeniz Hotel” oldu. Kişi başı 45 tl. Sabah açık büfe kahvaltı, akşam açık büfe yemek dahil bu fiyata. Telefonda bizimle oldukça kibar konuşan ve konuşmaya kendini tanıtarak başlayan, yıllar önce İsviçreden kesin dönüş yapmış Fatoş bey, sürekli bu işi hobi olarak para kaygısı olmadan yaptığını memnun kalacağımızı söylüyordu. Oteli bulduk. Hava karardığı için artık biraz da kaderimize razı olduk. Ancak odalar çok geniş ve temizdi. Fatoş bey suyun da parasız olduğunu söyleyince tabiki daha da şaşırdık. Çünki çoğu otel yazın sıcak günlerinde sudan da rahatça para kazanıyordu.

dsc_0594

Hatta daha da enteresanı otelde içecek satmıyor. Hemen ileride sokağın köşesinde bakkal var. Ben zaten burada para kazanıyorum. “-Herşeyi ben satarsam buranın yerlisi, köylüsü, diğer esnafı ne kazanacak” diye anlatınca da bizden büyük bir alkış aldı. Tam yemekte canınız kola, meyve suyu çekiyor olmadığını hatırlıyorsunuz. Ancak hemen 50 m ilerideki bakkal almak keyifli. Yani en azından düşünce oldukça ince. Umarız buranın esnafı da Fatoş beyin inceliğinin farkındadır.

İki gece kalıyoruz. Denize yürümeniz gerekiyor. Sabah uyandığımızda görmediğimiz birçok detay ile karşılaşıyoruz. Otelin terasından işte Ekincik koyu! Bitmemiş kaba yapılı tuğlalı inşaatlar (15 yıldır o şekilde duruyormuş denize sıfır..!*!) Belediyenin kazı çalışmaları, toz toprak (ulaşabildiğiniz bir yol var, onu da kazmışlar, toz bulutunun içerisinden ilerliyorsunuz!) Madem kazı yapacaksın yaz dönemini bitir sonra yap..yada hızlı hızlı hemen yap.. insanlar turistler tatile geliyor. Neyse..söylenmek yok. Sahile iniyoruz.

dsc_0600

Bu güzel Ekincik koyu’nda kumsalında bir kaç tane otel ve pansiyon var denize sıfır. Hafta sonu olduğu için Köyceğiz tarafındaki herkes buraya denize gelmiş sanki. Bir kalabalık. Sahil uzun ve büyük herkese yetecek kadar alan var. Ama tabiki herkes restoran, duş ve otellere yakın olan kısımda girdiğinden belli bir bölge çok kalabalık. Yemek istediğinizde buradaki restoranlar hiç pahalı değil. Aksine insanlara veresiye bile açmışlardı. Hemen yan tarafta birde çadır kampı bulunuyordu. Herkes birbirini tanıyor, samimi bir hava vardı. Sanki bir biz yabancıyız :)

dsc_0599

Ekincik Koyu’ndan Dalyan’a küçük tekneler gidiyor. Gün içerisinde Dalyana ulaşmak bu kadar basit ve keyifli. Aynı şekilde oradan da Ekincik koyu gelişler var.
Şezlong arıyoruz, toplamda 50 şezlong var zaten. Bunların 40’ı kırık ve parçalanmış. Bulduğunuz sağlam parçaları birleştirerek kendinize bir şezlong oluşturmaya çalışıyorsunuz. Yok yok..hayalimizdeki Ekincik koyu böyle bir yer olmamalıydı. Yani belediye, muhtar kim bakıyorsa; arkadaşım yap paralı şezlongu ama sağlam olsun. Girişe bilet kes ama hizmet olsun! Arabanın bagajında hazır duran bizim kamp sandalyelerimizi alıyoruz başka türlü bir gün geçmez. Tüm gün denize girmeden kitabımızı okuyup sahilde oturuyoruz. Ama Ekincik Koyu’na çok yazık etmişler. Yollarda gelirken köylerin içerisinden geçerken hayal ettiğiniz koy’dan eser yok. Kültür Bakanlığı buralardaki yapılara el atsa çok iyi olacak. Herkes kafasına gore ev, bina, otel çıkmış. Bazen düşünmüyor da değiliz? Burası Almanya’da bir plaj olsaydı böyle mi olurdu? Ya da bir Fransa’da koy olsaydı? Bu boşvermişliği anlamıyoruz.

Gece iki gibi otelimizden ayrılıyoruz. Fatoş bey de mutlaka bu kötülükleri sitenizde anlatın, Kültür Bakanlığı harekete geçsin diyor. Defalarca şikayet etmiş, aramış taramış hiçbirşey çözülmüyor, belki sizin yardımınız dokunur dedi.

Aslında herkes üstüne düşeni yapsa kimseye gerek kalmayacak ama…Sonuçta Ekincik Koyu’nu görmediğinizde inanın pek birşey kaybetmiyorsunuz.. :(  Bekle bizi İstanbul, tatili bitirdik. Geliyoruz.


Ağu 29 2009

Yaz Tatili 2. Bölüm: ‘Bozburun, Kızkumu, Selimiye, Dirsek Bükü, Bayır Köyü

Okuyamayanlar için; Yaz Tatili 1. Bölüm için Tıklayınız.

Bozburun
Üşür vaziyette Karaburun’dan yola çıkıyoruz. Alaçatı ya da Çeşme’de konaklama yapalım diye düşündük ama İzmir’de oturan arkadaşımız bize oralarda da şu anda oldukça fazla rüzgarın bulunduğunu hatırlatıyor.
bozburun
bozburun_liman

Hemen yönümüzü Akdeniz’e daha yakın yerlere çeviriyoruz. Neresi neresi diye düşünürken daha önce bulduğumuz ancak vazgeçtiğimiz Bozburun’a yöneliyoruz. 5 saat sürecek yol ama çokta önemli değil. Yolculuk bile keyifli bizim için. Bir hız kendimizi Muğla otoyolunda buluyoruz. Yollar çok güzel her yer çift yön olmuş, sık sık radar var.
bozburun_ustten

Marmarise yaklaştıkça hoşumuza giden bir değişim başlıyor. Her yer alabildiğine yeşil. Yemyeşil derler ya aynen öyle. Marmaris-Bozburun arası 50 km. Marmaris içerisinde biraz vakit geçiriyoruz. Yemek, benzin, dergi kitap derken akşam üzeri yapıyoruz saati. Her yer turist kaynıyor. Bol bol İngiliz gelmiş. Yüksek sesle bağırış, konuşmalar..haykırmalar..Bu İngilizler de kendilerinden başka kimse saygı duymuyor. Off devam..vakit kaybetmeyelim. Sessizliğe doğru yola devam.

Bilmeden yolu uzatarak İçmeler üzerinden orman içerisinden Jip safarilerinde kullandığı yol ile Bayır köyüne varıyoruz. Buradan tekrar anayola bağlanıp asıl gitmemiz gereken yola bağlanıyoruz. Bu ara bağlantı yolu çok virajlı ancak muhteşem manzaralar eşliğinde ilerliyorsunuz. Bu yolu hafızamıza yazarak devam ediyoruz. Bir süre sonra deniz eşliğinde yol alıyoruz. Bir manzara bu kadar mı güzel olur. Tablo gibi. Yatlar gelip geçiyor. Her yer yemyeşil..
dsc_0207
dsc_0210

Bozburuna vardığımızda aracımızı bir okulun bahçesine park ediyoruz. Okullar kapalı olduğundan zaten burası otopark olarak hizmet veriyor. Zaten toplasanız 10 araba yok bile. Ahprodite otele gitmeden önce kısa bir yürüyüş yapıp şehri tanımak istiyoruz. Bir liman ve bir kaç sokaktan oluşan merkezi dolaşmamız 15-20 dakika sürüyor. Bir yerli teyze ile konuyoruz. Onlarda bize Aphrodite otelin iyi olduğunu söylüyor. Bu gibi küçük yerlerde yerel insanın önerdiği yerleri dikkate almakta fayda var.
dsc_0167

Telefon ile yola çıkmadan yer ayırtmıştık, hemen artık daha fazla vakit kaybetmeden geldiğimizi haber veriyoruz. Bozburunun pansiyonlarının arasından sahilden geçip araba ile gidilecek son noktasına kadar gidip aracımızı park ediyoruz. Bir bakıyoruz ki otelimizin transfer aracı gelmiş. Tekne ile bizi otele götürüyorlar. O kadar keyifli ki, araba yok, motosiklet gürültüsü yok. Çıt yok! Suların sesi, kuşların cıvıltısı, teknelerin süzülüşünü izleyerek 5 dk. Ilerideki otelimize varıyoruz. Sıcak bir karşılama. Belliki burada keyifli geçecek. Bu arada terliyoruz! Evet bu çok hoşumuza gidiyor. Hava sıcacık. İşte yaz yahu! Karaburundan sonra işte şimdi tatile çıktığımızın farkına varıyoruz. ☺
dsc_0452

Aphrodite Otel toplamda 18 odası olan bir aile işletmesi. Biz burayı internetten bulup geldik. Geceliği kişi başı 75 TL. Bu fiyata sabah kahvaltı ve akşam yemekleri dahil. Denize sıfır. En hoşumuza giden özelliklerinden birisi akşam yemeklerinde siz neyi isterseniz onu yapıyorlar. Hiçbir kısıtlama yok. Zaten sürekli , kırmızı et, tavuk ve balık var. Bunlardan hiçbirini canınız istemedi dolma yemek istediniz. Hemen akşama hazır. Öğlen yemekleri ve içecekler bu fiyata dahil değil. Akşamları ana yemeklerden önce büyük bir masa sırf zeytinyağlılardan (en az 15-20 çeşit) oluşuyor. Açık büfe. ☺
dsc_0222

Çalışanlar özellikle Yavuz bey efendiliğiyle, saygısıyla, Çetin bey espirileriyle ve herkese takılmasıyla eğlenceli bir ortam oluşuyor. Zaten çok kalabalık olmadığı için bir iki akşam içerisinde bir çok tanıdığınız ve dostunuz oluyor. Kimse sizi birşeyler için sıkmıyor, zorlamıyor. Odalar standart, yeterli. Tabi yılların verdiği bir yorgunluk var otelde artık. Biraz yenilenmek istiyor. Ancak bu güzel bir tatil geçirmeye mani değil. Hergün temizliği yapılıyor. Küçük bir otel, denize sıfır oturuyor, nefis sakinlik ve huzur içerisinde yemeğinizi yiyorsunuz, denize yine sakin sakin kalabalıktan uzak giriyorsunuz. İşte büyük otellerde olmayan sakinlik, dinginlik. Oh yahu. ☺ 5 gün kıpırdamadık bir yere. İnanılmaz dinlendik. Bu arada burayı tercih edeceklere küçük bir dip not, otel seneye güzel bir tadilattan geçebilirmiş bilginize ☺

Bir akşam Bozburuna inip yine biraz dolanalım dedik. Topu topu yarım saat sürüyor. Bir çok café, restorant limanda var. Buralarda keyifli vakit geçirebilirsiniz. Bozburun aslında yatçıların uğrak bir noktası olduğundan hergün önünüzden onlarca yat geçiyor, geliyor, demirliyor. Bu sebeple zaten 2000 olan yerel nüfustan ziyade yabancıları görmek mümkün olabiliyor.
dsc_0372

Son günümüzde otelin teknesi ile bir tekne turuna katılıyoruz. Tekne çok büyük olmadığından 10 kişi ile yola koyuluyoruz. Çevre koylara yapacağımız günübirlik bir tur. Yavuz kaptanlığında yola koyuluyoruz ancak koydan çıkar çıkmaz daha da bir güzellik bizleri şaşırtıyor; karşıdaki adalarda tarihi kalıntılar var, kızkumu gibi toprak yer yer suyun içerisinde yerler oluşturmuş, denizin berraklığı pukhet adası resimlerine benziyor..v.s..yani her yanıyla bizi şaşırtmaya ve etkilemeye devam ediyor Bozburun. Hatta “Dirsek bükü” adlı koyda denizin dibindeki canlıları bile çıplak göz ile seçebilmek çok etkileyici. Bu koyu mutlaka görün. Koyda enterasen olan birde Restorant var. Elektriği, yolu ve suyu olmayan dağın bir kenarına yapılmış. Nasıl yapılmış, kimler izin vermiş hatta ruhsatı varmı onu bilmiyoruz ama yatçıların en uğrak yeri olduğu kesin. Fiyatları da ucuz değil. Bu tekne turu için kişi başı 30 TL ödedik. Bu fiyata içecek ve yemek dahil değil.
koylar

Dağları boz. Adından da belli olduğu gibi. Ancak otelimiz yemyeşil olduğundan bunu hissetmiyorsunuz. Denizi tertemiz. Sabah saatlerinde neden bilmiyoruz küçük küçük deniz anaları geliyor. Ancak yüzerken bir rahatsızlık vermiyorlar. Sürekli her yanınızdan balıklar geçiyor. Sabah ve akşam üzeri deniz çoğu zaman çarşaf gibi oluyor. Reddedemiyorsunuz denizi ☺. 5 gün sonra herkesle vedalaşıp artık Bozburun’u geride bırakma zamanı. Kalan son 2-3 günümüzde çevre koyları gezip Turunç’ta kalmayı planlıyoruz. Bir çok yerde övgüsünü okuduk. Gezimize otelimizde tanışıp çok sevdiğimiz Çatalbaş ailesi ve minik fenerli Hüseyin ile devam ediyoruz.

Kız Kumu
Bir doğa harikası. Kumlar, taşlar ve çakıllar denizin belli bir bölümünü doldurmuş ve insanların yürüyerek geçebildiği bir alan oluşturmuş. Eğer Selimiye tarafına giderken yolda denizde yürüyen insanlar görürseniz işte burası.
dsc_0296
dsc_0282

Birde hikayesi var: Sevgilisine ulaşmak isteyen kız, eteğine kumları doldurarak denizden ilerliyor, kumları bitince de ulaşamadan boğulup ölüyor.

Bu doğa harikasına biz de Bozburun’dan bir öğlen geldik. Bakalım, görelim, fotoğraf çekip hatta belki de günümüzü burada geçiririz diye. Otelin minibüsü Marmaris’e giderken bizi burada indirdi. İner inmez bir gürültü, bir müzik. Burada bir-iki restoran buluyor, denize sıfır, kız kumunun içerisinde, dip dipe. Bağırış çağırış, herkes müşteri kapma telaşında. İşletme sahipleri iki üç dev hoparlör ile, müziğin sesini bam bam açınca sanıyorlar ki bizler oturup birşeyler yiyip içeceğiz. Bir nevi Eminönü kalabalığı gibi bir yer burası. Bir doğa harikası bizlerin eline bırakıldığında yapabileceğimiz tek şeyi yapıyoruz: Görsel ve işitsel kirletmek!. Böylece hiçbir cazibesinin kalmamasını sağlayıp bu işten birde ekmek yiyememekten şikayet etmek! Bir 15 dk. Zor dayanıp anı fotoğrafı çekip hemen sessizliğin hükum sürdüğü Bozburun’a tekrar dönüyoruz. Ancak bu o kadar kolay olmuyor. Minibüslerin her 2 saatte bir geçtiğini öğreniyoruz. Beklemekten başka çaremiz yok. Sabır..sabır..Siz mutlaka ama mutlaka kendi arabanız ile gitmeye çalışın.

Selimiye
Bozburun – Selimiye arası 7 km. 10 dk. bile sürmüyor. İçme suyu gibi berraklıkta, çarşaf gibi bir deniz karşılıyor bizi Selimiye’de. Burası Bozburundan daha gelişmiş duruyor. Küçük Bodrum gibi. Ama aynı zamanda şık. Gelen yatların büyüklüğünden ve güzelliğinden de anlaşılıyor.
dsc_0485
dsc_0481

Küçük bir kent burası da. Yine tabiki sahili en hareketli kısmı. Bozburunun hemen arkasında bir yerleşim yeri ve bir anda doğa değişime başlıyor. Buradan itibaren her yer yemyeşil. Limanın içerisindeki denizin bile temizliğinden bahsederken bir anda onlarca, yüzlerce belki de binlerce balık suyun üstünden hoplayarak bize doğru gelmeye başlıyor. Bir anda donup kalıyoruz ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Bir kaç dakika süren bu enteresan olayı hemen yanımızda bir balıkçı durumu bize açıklıyor. Büyük bir balık küçük balıkları yemek için kovalıyor. ☺
Selimiye’de Bozburun gibi temiz, naïf ve güzellikler içerisinde bir yer. Hatta Bozburunun sadeliğinden sıkılanlar için ikinci bir alternatif olabilecek bir yer. Bakın yine uyarıyoruz: Buralar tatil için sakinlik arayanların yeri ☺ Yola devam ediyoruz. Bundan sonraki hedef Şelale ☺
dsc_0465

Şelale
Selimiye’den Bayır Köyü istikametine gidip köy tabelasından girmeyip 1km daha ilerlerseniz sağda tabelasını göreceğiniz ve jip safaricilerin uğrak noktası olan bir yer burası. Bir 5 dk toprak ve stabilize yoldan ilerleyip vardığımız noktada bulduğunuz bir yere park ediyorsunuz. Zaten heryerde jip safari kalabalığı ve nedense bu tura katılanların sürekli arabalardan bağırmaları? Her arabada en az 5-7 kişi olduğunu unutmayın ☹ (Yine İngiliz ve Arap turistler..?!?)
dsc_0512
dsc_0507

dsc_0526

Bizde patikadan herkesin gittiği istikametten ilerliyoruz. Ancak çok kalabalık. Yine de herşeye rağmen yeşillikler içerisinden ve serin serin yürümek çok keyifli. Hatta yeşilliklerden gökyüzünü göremiyorsunuz. Şelale çok yüksek değil. Yaklaşık 10-13 m. gibi bir yüksekliği var. (Binlerce yıllık kaya da yine kazınmış isimlerimiz var.) Suyu resmen çivi. Bir 10 dk. durmak mümkün değil. Yemek yiyebilecek yeşillikler içerisinde bir kaç ufak yer mevcut. Buralarda gözleme türü şeyler bulabilirsiniz. Bağırışlar onların olsun, biz yolumuzu Bayır Köyü’ne çeviriyoruz.

Bayır Köyü
Nefis virajlı ve keyifli yollardan bir 10 dk. sonra ulaşıyoruz köy’e. Meydanda oturacak bir iki yer var. Tam ortasında 2000 yıllık bir çınar ağacı var. inanışa göre bu çınarın etrafında 7 tur atmanın hem insanın ömrünü uzattığı hem de sağlık ve mutluluk kattığı söyleniyor. Bizde aynısını yaptık, güle oynaya 7 tur. Yoksa 5 miydi? Bir süre sonra insanın başı dönüyor. Bu yüzden kaç tur atabildiğimizi hatırlamıyoruz.
dsc_0539

Ancak enfes bir Portakal suyu içtiğimizi ve çalışan yerli insanın da çok kibar olduğunu hatırlıyoruz. Çınar ağacının gölgesinde oturmak, püfür püfür esen rüzgarın serinliğinde sohpet etmek çok güzel. Buraya uğramadan ömrünüze ömür katmadan geçmeyin. Şimdiki hedef “Çiftlik Koyu”.


Ağu 28 2009

gezipgorduk.com’u İphone ile takip edin

i-gezipgorduk
İphone veya İpod Touch sahibiyseniz, bundan sonra sitemize bakmak istediğinizde bu telefonlara özel yapılmış ergonomik tasarımımız ile karşınızda olacağız. Tek yapmanız gereken internetinize cepten bağlanıp, www.gezipgorduk.com yazmak.

Konulara tıklamak oldukça basit, haberleri okumak ve yorumları izlemek ise oldukça pratik. İyi eğlenceler!


Ağu 23 2009

Yaz Tatili 1.Bölüm: Karaburun, Sakızlı Dondurma

Okuyamayanlar için; Yaz Tatili 2. Bölüm Tıklayın.
Okuyamayanlar için; Yaz Tatili 3. Bölüm Tıklayın.

yaztatili2009Tam bir sene boyunca beklediğimiz, o hayallerini kurduğumuz tatilimizin günü geldi çattı. Bu seneki programda 5 gün İzmir/Karaburun, birer gün de Çeşme ve Alaçatı olarak programladık. Uzun uzun listeler yapıp Karaburun ile ilgili sizlere anlatılacak bir çok yer çıkardık. Ancaak.. :) Karaburun ile ilgili  anlatacaklarımız maalesef kısa bir anıdan ibaret olarak kaldı.

karaburun_yollari

Yola bu sefer Ankara’dan başlıyoruz. Tam 684 km ve 8 saat sürdü yolculuğumuz. Ankara’dan İzmir’e kadar yollar süper. Hiçbir zorluk ya da bozukluk yok. Yolda dura kalka geldiğimiz için süre biraz uzadı. Bu süreyi 1 saat kadar daha kısaltmak mümkün. İzmir’de Çeşme otoyolu’na giriyorsunuz. Yaklaşık bir 40 dk. sonra zaten Karaburun tabelasını takip ediyorsunuz. Yolun otoyoldan sonrası oldukça güzel ama bir o kadar da virajlı ve yorucu geçiyor. Okuduklarımıza göre otoyol ayrımından Karaburun’a kadar 302 adet viraj varmış. Biz saymadık ama o rakama ulaşmak mümkün gözüktü :) . Denize sıfır, virajlar sağlı sollu enfes manzaralar eşliğinde ilerliyoruz. Bir süre sonra bizi rüzgar karşılıyor. Deniz dalgalanmaya başlıyor.

dsc_0152

Karabarun‘a gideceğimizi söylediğimizde bize çok rüzgarlı olduğunu zaten tanıdıklarımız söylemişlerdi. Ancak biz bu kadarını tahmin etmiyorduk! Hatta bir tarafının rüzgarlı diğer tarafının normal olduğunu söylemişlerdi. Biz de rüzgarsız kısmına gidiyoruz demiştik herkeze. Karaburun’a varıyoruz. Nergis Butik Oteli arayıp tarif alıyoruz. Sokakların kıvrımlarından, yazlık evlerin içlerinden geçerek denize sıfır, nefis manzaralı otelimizi görüyoruz. Butik otelimiz 8 odalı bir yer. Ağustos fiyatları kişi başı 90 TL kahvaltı dahil. Otel sahibi Selim bey karşılıyor bizi. Selim-Nursel Gürses çifti işletiyor oteli. Otelin önüne parkediyoruz. Selim bey kimliklerimizi alıp girişimizi yaparken bizde odamıza çıkıyoruz. Muhteşem manzaralı, ikea’dan alınmış ya da o tarzda döşenmiş oda konseptleri ile içinizi ısıtan bir butik otel. Ancak bizim rüzgar problemimiz hala devam ediyor. Bir süre sonra denize gireceğimiz yerlere de inip bakıyoruz. Merdivenle aşağıya iniliyor, şezlongların konduğu alan betonarme ve denize de merdivenle girebildiğiniz bir alan yaratmışlar. Rüzgar dalgaları o kadar kuvvetli çarpıyorki çıkan “gümm” sesi ile “-neyse yarın gireriz zaten rüzgarlı” diyoruz.. Akşam yemeklerimizi söylüyoruz. Bu gece otelde yiyeceğiz zaten yoldan gelmişiz yorgunuz. Keşfe daha sonra başlarız. Yemekler geliyor. Ben şiş söylemişim, eşim soslu makarna. Gelen 3 şiş’ten henüz birincisinin yarısını yemişken rüzgardan yemekler buz gibi oluyor. Bu sefer hemen hızlı hızlı yemeye başlıyoruz soğumadan. Çünkü en sevmediğimiz şey sıcak yenmesi gereken yemekleri soğuk yemek. Zaten tatil demek, deniz, kum, güneş ve yemek keyfi değil mi? Bu sebeple yemekten pek keyif alamıyoruz. Herşey 10 dk. içinde bitmeli. Eşim üstüne sürekli birşeyler alıyor, çünkü güneş gitti ve ısı şimdiden 24 dereceye indi. Bunu sürekli bir rüzgarla düşününce, tatil falan hakgetire.

dsc_0135

Neyse diyoruz. Keyfimiz yerinde zaten Selim bey’le de konuştuk, tahminen yarın ve hatfa içi bu rüzgarın azalacağını çünkü bir kaç gündür böyle rüzgarlı olduğunu belirtiyor. Yemek sonrası çevreyi tanımak için yürüyüşe çıkıyoruz. Bir süre sonra geri geliyoruz, eşim rüzgara ve soğuya dayanamıyor. Bu arada tarihlerimiz 9 Ağustos, yani en sıcak dönem. Odamıza geliyoruz. Sabahı iple çekiyoruz. Mayolarımızı giyip denize gireceğiz ya..

Sabah dünden de daha hızlı bir rüzgar karşılıyor bizi. Hatta rüzgarın şiddetinden kahvaltı yapılan güzel manzaralı ön terastan arka terasa odaların önüne alınmış kahvaltı masaları. Selim bey çok rüzgarlı olduğunda kahvaltıyı oraya kuruyoruz diye bize söylemişti. Dalgalar yine “bamm..baamm” :( ..Tatilin ikinci gününe henüz girmişken ayağımızda pantalon ve üzerimizde kat kat giysi ile oturmak hiç güzel bir durum değil. Yan masadaki bir çift ile sohpet ediyoruz aynı durumdan onlarda şikayetçi, ki bayan hemen odaya gidip tekrar giyiniyor.

dsc_0138

Bu rüzgar hep böylemidir diye soruyoruz tekrar..Cevap..”-yarın geçer diye ümid ediyoruz..” ancak her gün yarın diye beklersek zaten 1 haftalık tatilimiz kazaklar ve pantalonlar ile geçecek. Eşimin sağlık durumunu da doktor özellikle üşütmemesini tembihlemişken..Hemen çıkış yapmaya karar veriyoruz. Daha sıcak bir yere gitmeliyiz ve vakit kaybetmeden. 2.3. günü bekleyecek ve vakit kaybedecek halimiz yok.

dsc_0130

Selim bey’e durumu izah ediyoruz. Eşi ile birlikte yemek yiyiyorlar. Sağlık problemi olduğunu ve bu soğukta tatil yapamayacağmızı anlatıyoruz. Ancak Nursel hanım bir anda gergin gergin bizimle konuşuyor. “-Oda sayımız az, siz bize 1 hafta demiştiniz, ben müşteri kaybediyorum” diyor. Bunları söylerken yemeğini yiyor ve yüzümüze bile bakmıyor. Zaten göz teması kurmakta mümkün değil, güneş gözlükleri ile konuşuyor. Halbuki müşteri ile göz teması kurmak, duygusal bir bağ oluşturmak, onları anlamak, çözüm bulmak bir anda ikinci planda kalıyor. Selim bey çözüm için çabalıyor..Bu arada Nursel hanım bize enteresan bir teklifle dönüyor, “-Eşiniz madem üşüyor, üzerine bir kaç giysi daha alsın!” Cevabımız net:

“-Ağustos ayındayız. En pahalı sezon için ücret ödüyoruz.Denize girmek, dinlenmek ve güzel yemekler yemek için geliyoruz. Üstümüze kat kat giyinmek ve güneşten faydalanamadıktan, denizden ise hiç faydalanamadıktan sonra bizim için burası bir anlam ifade etmiyor. Ayrıca söz konusu olan eşimin sağlık problemi ise, hiçbir şey bizim için daha önemli olamaz.”

Selim bey problem değil diyor. Çıkış işlemlerimizi yapıyoruz. 1 haftalık konaklama için bize yaptığı küçük indirimi yapamayacağını söylüyor. O kadar gerildik ki artık para falan umrumuzda değil :). Yeterki çıkalım. Güzel başlayan bir butik otel macerası bir gün içerisinde son buluyor.

İşimiz dolayısıyla satış ve pazarlama konularına hakimiz. Burada yapılan basit hatalar bizi bir daha ne zaman Karaburun’a götürür bilmiyorum ama çözüm oldukça basit idi. Her ne olursa olsun sağlık yüzünden çıkış yapan bir müşteri sağlığı düzeldiğinde oteldeki hizmeti beğeniyorsa yine gelir. Bu hüzden hiçkimse ile kapıları tam kapatmamak lazım. Ama Nursel hanımın gerginliği ve verdiği cevaplar tatil için gelmiş bir müşteriyi (bizi) geriyor ve en olmaması gereken durum münakaşa yaşanıyor. Tüm konuşmaları tabiki yazmadık sizlere, gerek yok. Sonuç önemli. Ancak hal, tavır ve konuşmalar hoş değildi. Yine Selim bey’e çözüm noktasında yardımcı olduğu için teşekkür ediyoruz.

7kardesler

Karaburun macerası sona eriyor. Ama gitmeden buralardan 7 Kardeşler dondurmasının tadına bakmak lazım. “Sakızlı” enfes dondurmaları var diye okuduk. Karaburun manzaralı, denizi gören çok güzel bir manzarası var. Oturup birer dondurma yiyoruz. Gerçekten lezzetli. Bu süre içinde daha önce gitmeye karar verdiğimiz ve vazgeçtiğimiz Marmaris Bozburun’daki Aphrodite Otel’i arıyoruz. Hemen yerimizi telefonla ayırtıyoruz ve yola çıkıyoruz…