Mar 6 2013

15 günde 3000 km 3.Bölüm ”Amasya, Harşena Kalesi, Sabuncuoğlu Tıp ve Cerrahi Müzesi, Galip Amasya Çörekçisi, Sultan 2.Bayezid Camii ve Külliyesi

2. bölümü kaçıranlar buraya tıklayın :)

Sinop’ta otelimizde son kahvaltımızı yaptıktan sonra 10.30 gibi yola koyuluyoruz, hava oldukça güzel, güneşli ve sıcak. Amasya yoluna saptıktan bir süre sonra yol yapım çalışmaları nedeniyle ilk 40-50 km’lik bölümü biraz yavaş ve yer yer bozuk geçiyoruz. Bir süre sonra tamamen güzel duble yollar ile kaymak asfalt oluyor. Uzunca bir süre bu şekilde ilerliyorsunuz, ancak Kızılırmak kenarına yaklaştıkça artık virajlar başlıyor. Bir tarafınız dağ, diğer tarafınız masmavi Kızılırmak. Manzarayı izlerken su bitiyor.. koskoca Kızılırmak kuruyor. Dev gibi bir alan çorak..suyun bittiği yerden itibaren kötü bir görüntü. Üzücü. Ne oldu diye düşünürken bir tabela çıkıyor karşımıza: ‘HES’ çalışmaları… Fotoğrafları aşağıda.. Konu ile ilgili bütün yorumu size bırakıyoruz…. Vezirköprü, Havza derken artık iyice Amasya’ya yaklaştık. 100 km’lik hızımızı geçmemeye gayret göstererek ilerliyoruz ancak sıcaktan ve yoldan oğlumuz artık sıkıldı ve mızırdanmaya başladı. Tam bu sırada ”Amasya 20 km” tabelasını gördük ve bir an önce varalım diye biraz gaza basıyoruz. Henüz hızlanmışken radar (burada polislerimizi tebrik ediyoruz çok güzel gizlenmişler) bizi yakalıyor. İki ton ton polis 314 lira cezayı elimize veriyor ve hız yapmamamız  konusunda bizi uyarıyorlar. Normalde hiç hız yapmadığımızı, Can huysuzlanınca biraz basalım diye düşündüğümüzü anlatıyoruz, ama bu 314 TL’ye engel olamıyor..

Amasya’ya girdiğimiz andan itibaren pozitif bir enerji alıyoruz şehirden. Evleri, sokakları her şey eskiyi hatırlatıyor ve bu çok hoşumuza gidiyor. Tabiki önce otelimizi bulmak için aracımızı tarihi butik otellere yakın, uygun bir yere park ediyoruz. Yolun iki tarafına da park edebiliyorsunuz ve belediye görevlileri ellerindeki cihazlar ile sizden ücret alıyorlar; saati 1 TL. Önce öğretmen Evi’ne gidiyoruz girişteki görevli davranışlarıyla neredeyse bize ”-nereden çıktınız siz boş boş oturuyordum!” diyecek..odalar da pis ve kötü olunca hemen çıkıyoruz. İkinci seçeneğimiz ‘Emin Efendi Konakları’. Eski tarihi bir Amasya evinin butik otele dönüştürülmüş hali.. Sadece 1 odaları kaldığını söyleyen görevli ile odaya bakıyoruz, fena değil diye düşünüp sonra, nasılsa bir gece kalacağız diyerek kahvaltı dahil 130 TL’ye kalmaya karar veriyoruz. Odalar biraz ağır döşenmiş ve üzerinize geliyor. Aracımızı arka taraftaki otoparka getiriyoruz. Otellerin olduğu bu sokak tamamen fotoğraflarda gördüğünüz sokak. Bütün butik oteller, konaklar neredeyse bu sokakta toplanmış. Baştan sona eski evler, restorasyonu devam eden evler.. Her biri diğerinden güzel.. Nereye bakacağınızı şaşırıyorsunuz.

Odaya eşyamızı koyup çıkarken etrafta tinerci çocuklar görüyoruz. Kolları jiletlenmiş.. Bir iki de polis.. Neyse diyoruz kucağımızda oğlumuz ile yürümeye devam ediyoruz. Şehir merkezine gitmek için nehrin öbür tarafına geçmemiz ve haliyle köprüye ulaşmamız gerek.. Köprüye dönerken tinerci çocuklar etrafta koşmaya başlıyor, polis peşlerinden onları kovalıyor.. kaçanlar..kovalayanlar.. Tinerci çocukların sayısı artıyor, biz aralarında kalıyoruz.. hemen polis sayısı da artıyor.. Motorlu polisler geliyor.. Polis sanırım bizi korumak için arkadaşıyla konuşuyor aile var diyor.. Biz tüm bu olan bitenden oğlumuzu ve kendimizi korumaya çalışırken diğer yandan da tedirgin olmuş ama olanlara anlam verememiş oğlumuza olayı ”-abiler kovalamaca oynuyor” diye anlatmaya başlıyoruz.. Turistlerin en yoğun konakladığı sokakta bunların yaşanması ne kadar acı..

Şehir merkezine doğru yürüyüş yapıyoruz, kentin tarihi dokusu oldukça etkileyici. Karnımız acıkıyor ve ne yesek diye düşünürken ”Amasia Mutfağı”na girip Etli bamya ve Bakla dolması siparişi veriyoruz. Tarihi konakta nehre karşı lezzetli bir yemek ziyafeti çekiyoruz. Biraz da ev yemeklerini özlemişiz. :)

Bugünkü programımızda ”Harşena” diğer adıyla Amasya Kalesi var. Arabayla hemen şehre hakim bir tepede olan kaleye 15 dakikada çıkıyoruz. Bütün Amasya panoramik olarak altımızda. Enfes bir manzara. Hatta büyüleyici. Yükseklik korkusu olanların biraz dikkat etmeleri gerekiyor, 100 metre yukarıdan hiç bir korkuluk olmadan şehri seyrediyorsunuz… :) Bir süre burada kalıp tekrar şehir merkezine iniyoruz. Hava kararmaya başlıyor ve tarihi konakların olduğu evler aydınlanmaya başlıyor, güzel silüetler ortaya çıkarken, hemen arkada yukarıda bulunan kaya mezarları da ışıl ışıl kendini belli ediyor, son olarakta tepedeki kale manzarayı tamamlıyor.

Gündüz sıcacık olan hava bir anda serin ve esintili havaya bırakıyor. Ama biz şehri tanımaya ve yürümeye devam ediyoruz. Tarihi saat kulesi, camileri, evleri ve tarihi mezarlıkları ile tam bir tarih kenti. Sokaktaki mısır satıcısı ile sohpet ediyoruz, İstanbul’dan kaçmış gelmiş. ”- İnsanın üzerine geliyor o şehir. Nasıl kaçtığımı bilemedim. Burada çok mutlu ve huzurluyum..” diye de ekliyor.. Havanın daha da soğuması ile koşar adımlar ile otelimize dönüyoruz. Sokak lambaları yanmıyor.. Sabahki olaydan sonra içimiz biraz ürpererek otelimize hızlıca giriyoruz.. Neden böylesine turistik bir sokağın sokak ışıkları yanmaz? Anlamak mümkün değil..

Sabah oldukça kötü bir kahvaltı ve rezil ötesi bir çay içtikten sonra bu soğuk ve mesafeli ”Emin Efendi Konakları”ndan çıkışımızı yapıyoruz. Daha da kalmam dediğimiz oteller listesine ekleniyor.. Gurmelerin önerdiği ”Galip Amasya Çörekçisi”ni aramak için yola koyuluyoruz. Sora sora buluyoruz. Ana caddeye yakın basit bir yerde. Gittiğimizde sıcacık çörekleri alıyoruz, hakikaten çok lezzetli ama buranın sahibi de  biraz soğuk.. Bu lezzeti siz de mutlaka tadın..

Sabah erken saat olması sebebiyle şehir yeni yeni hareketleniyor, biz bu arada çöreklerimizi bitirip ”Sabuncuoğlu Tıp ve Cerrahi Müzesi”ni gezmek için müzeye giriyoruz. Müzenin kendisi eski Darüşşifa binası.. Muhteşem işlemelere sahip. Burada eski dönemlerde tıp eğitimi verilir ve aynı zamanda hastalar da tedavi edilirmiş. Daha sonraları ise akıl hastalarının musiki ile tedavilerinin yapıldığı bir tıp merkezine dönüşmüş.

İçeride o dönemlerde kullanılan bir çok medikal alet edevat mevcut. Diş hastalıklarında kullanılan aletlerden, sünnet araç gereçlerine o kadar çok değişik araçlar var. Hayretler içerisinde kalıyoruz. Akıl hastalarının tedavisinde kullanılan burçlara göre musiki makamlarını da dinlemeniz mümkün ( Koç Burcu: Rast, Aslan Burcu: Büzürg, Akrep Burcu: Hüseyni…v.b..). Sunumlar son derece güzel, anlatımlar başarılı. Ancak vitrin içlerindeki led ışıklar bazı yerlerde o  kadar göz alıyor ki görmek için can çekişiyorsunuz resmen, umarız kısa zamanda düzeltilir..

Müzenin ismini aldığı Şerafettin Sabuncuoğlu ise Türk – İslam tıbbının son önemli kişilerinden biri. Usta çırak ilişkisi ile yetişiyor ve Amasya Darüşşifası’nda 14 yıl hekim olarak çalışıyor. İyi bir hattat ve entellektüel olan Sabuncuoğlu, Arapça, Farsça ve Rumcayı çok iyi derece bildiği de verilen bilgiler arasında. 83 yaşında son eserini yazıyor ve tahminen 1468 yılından sonra vefat ediyor. Geride 3 önemli eser bırakıyor: 1- Akrabadin Çevirisi (1444), 2- Cerrahiyyetü’l Haniyye (1465), 3- Mücerreb-Name (1468).

Müzeden çıkıp güzel havada yürüye yürüye Sultan 2.Bayezid Camii ve Külliyesi‘ne varıyoruz. İçi dışı bizi çok etkiliyor, enfes bir yapı. Bahçesindeki abdest alınan çeşmedeki minyatürler bile çok güzel. Oğlumuz da ilk defa bir camiye giriyor, yerlerin halı kaplı olması çok hoşuna gidiyor ve sürekli koşarak hopluyor zıplıyor. :) Bu yüzlerce yıllık yapıların muhteşemliği karşısında saygıyla eğiliyoruz ve yola çıkmadan Amasya elması almaya karar veriyoruz. Kilosuna 3 TL para verdiğimiz elmalar lezzetli ancak aynı elmayı Antalya’da 1.70 TL’den alıyoruz.. Buradan almaya, taşımaya, hatta fazla para vermeye gerek yok.. Bilginiz olsun.. :)

Amasya’da bizim için bir gece iki gündüz yeterli oluyor, ama gezilmesi gereken birçok camii, medrese, türbe, kral mezarları, müzeler bulunmakta. Yolcu yoluna gerek, 11.00 gibi Tokat üzerinden Sivas’a doğru yola koyuluyoruz.


Şub 14 2013

15 günde 3000 km 2.Bölüm ”Sinop, Sinop Cezaevi, İnceburun, Hamsilos, Kumkapı, Akgöl”

1. bölümü kaçıranlar buraya tıklayın :)

Sinop’a girdiğimizde gece yarısı olmak üzereydi. Ancak İnebolu-Sinop kıyı yolu bizi inanılmaz yordu. Neredeyse hiç durmadan İstanbul-G.Antep’e gitmiş kadar yorulduk. Bir an önce kalacağımız otele yerleşip dinlenmek istiyoruz. Oğlumuz çoktan uyuya kaldı arkada..

Önce merkezde bir tur atıyoruz ne neresidir diye. Ardından internetten bulduğumuz otelimizin önünden geçerken hemen park ediyoruz konuşmak için. Otel 117 güzel temiz bir otel ancak elektriğimiz görevliyle bir türlü tutmuyor. Hemen karşısındaki Sinopark oteli de listemizde girip bir de oradan fiyat alalım diyoruz. Girişteki görevliler daha otele girer girmez sıcak tavırları ve hoş sohpetleriyle önce gönlümüzü, verdikleri fiyat teklifiyle de (Oda+Kahvaltı 100 TL) cebimizi fethediyorlar. Odalar yeni elden geçmiş şık ve tertemiz. Hemen yerleşiyoruz. Bu mevsimde şehir otellerinde genelde iş için gelenler kaldığından bizden başka aile de yok.

Hörül hörül uyuduktan sonra sabah odamıza doluşan güneş ile uyanıyoruz. Mis gibi dinlendik. Şehrin güzel dinamik bir havası var. Çatı katına çıkıyoruz kahvaltı için. Enfes bir manzara, tüm Sinop ayaklarınızın altında. Bu yüzden otel için doğru karar.. Girişteki Büşra hanım ile kabaca rotamızı paylaşıyoruz o da bize yardım ediyor ve yönlendirmelerde bulunuyor. Hatta fotoğraf makinamızın biten şarjı için fotoğrafçıları arayıp şarj aleti bulması ile son noktayı koyuyor ve bizden kocaman bir tebrik alıyor :)

İlk gezimiz ‘Tarihi Sinop Cezaevi’. Kapısına geldiğinizde içiniz bir cız ediyor. Müze kartımız olduğundan ücretsiz giriş yapıyoruz. İçeride bazı odalarda eşyalar eskiyi canlandırmanız için bırakılmış ya da dekore edilmiş, kimi yerler ise metruk vaziyette. Evliya Çelebi güzel üslubuyla cezaevini şöyle anlatıyor: “Büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından 10 adam asılır nice azılı mahkumları vardır. Burçlarında gardiyanlar ejderha gibi dolaşır. Tanrı korusun, oradan mahkûm kaçırtmak değil, kuş bile uçurtmazlar.”

2 yaşında oğlumuzla böyle bir yeri dolaşmak kimi zaman üzücü kimi zaman ise düşündürücü oluyor bizim için. Koğuşların boş durumları, duvarlar, zindanlar, hepsi size birşeyler anlatmak için sabırsızlanıyor. Dili olsa da konuşsa dedikleri bu olsa gerek. Oğlumuz için burası boş bir bina. O eğlencesinde işin. Ses çıkartıyor yankılanıyor ve bu onun hoşuna gidiyor. Kimbilir belki de yüzyıllardır böye gülme sesi bu koridorlarda hiç olmadı.. Sinop için olmazsa olmaz dediğimiz yerlerin başında burası geliyor. Gidin görün mutlaka.

Karnımız acıkıyor ve hazır Karadeniz’e gelmişken balık yiyelim diyoruz. Beyaz Ev Restorant’a gidiyoruz, özel bir lezzet yok ancak temiz bir yer. Yemek sonrası ülkemizin en kuzey noktasına doğru harekete geçiyoruz. Yıllarca okullarda öğrendik gün bugün işte! :) Merkezden havaalanı istikametine doğru giderken İnceburun Feneri tabelalarını takip etmeniz yeterli. Yol yaklaşık yarım saat sürüyor. Ormanların ve köylerin içerisinden geçerek ilerliyorsunuz. Yollar çok keyifli. Hatta önümüzden 2 defa tilki geçti. O kadar güzel bir doğanın içerisindeyiz hesap edin :) .. Oksijen için camlarımızı açıyoruz bunun etkisiyle oğlumuz yine uyuya kalıyor. Bu arada 21 dereceyi görüyoruz.

İnceburun feneri de tarihi bir fener. 1863 yılında yapılan fener’de bir de aile kalıyor yaz kış. Biz gittiğimizde de oradalardı. yaklaşık 45 dakika kadar İnceburun’da durup fotoğraf çektik, bakındık. Biraz sohpet edelim aileyle diye bekledik ama görevli bey elinden düşürmediği telefonuyla sonunda ‘-bunun telefonu bitmeyecek biz gidelim” dedik.. :) Etrafta manzara izleyebileceğiniz seyir terasları var. Ancak birşeyler yemek içmek istiyorsanız yanınızda götürmeniz gerekiyor zira alabileceğiniz hiç bir yer yok. Uzaktan giden bir balıkçı teknesi sonuna kadar bir arabesk müzik açmış.. Denizin üzerinde yumuşak dalgalar arasında süzüle süzüle gidiyordu. Etrafta bu müzik sesinden başka bir şey olmayınca bir an kendimizi bir Türk filminin setinde gibi hissettik, oldukça keyifliydi.. :) Sinop’u çok sevdik, aslında bu doğal duruşu çok hoşumuza gitti. Her yer yeşil ve çok güzel.. Oğlumuz hala uyuduğu için artık geri dönme vakti.

Dönüş rotamız üzerinde Hamsilos koyu var. Tarih boyunca bu sakinlik tekneler için güzel bir liman olmuş. Şaka gibi bir yer. Cennet böyle bir yer mi acaba? Ne kadar anlatsakta buradan onu başaracağımızı sanmıyoruz. Şöyle hayal edin: her yer alabildiğine yeşil ve tonları. Önünüzde masmavi bir deniz ve kıpırdamıyor. Etrafta tek bir gürültü yok.. ayrıca (sıkı durun) tertemiz?! Etrafta elle sayılır insan kalabalığı.. Muhteşem bir çocuk parkı oramnın içerisinde.. Türkiye değil mi acaba burası? :) henüz kirletmediğimiz ender yerlerden biri olsa gerek. Akşam üzeri olması güneşin ışık oyunları yapmasına olanak veriyor ve bize de bu manzaranın keyfini sürmek kalıyor. Etrafta mangal için tertibatlar var sanırım yazın burası dolup taşıyordur ama bu mevsimde çok keyifli. İleride bir tane büfe var çay almak için gittiğimizde kapalı olduğunu farkediyoruz. Aracımızla koyun bir ucundan diğer ucuna kadar gidiyoruz. Bir şey yemeden içmeden artık hava kararıyor ve otelimize doğru dönüyoruz. (Bu arada oğlumuz hala uyumakta :) )

Şehre girdiğimizde oğlumuz uyandı. Otele arabamızı park ettik ve yürüdük limanda, sahilde.. Dikkatimizi çeken ilk şey çocuk parklarının büyüklüğü ile bir kaç kattan oluşmasıydı. İstanbulda bir çok yerde görmek imkansız. Tabiki oğlumuzun çok hoşuna gitti, bütün gün uyumanın verdiği enerjiyle kendisini buralara attı. İniyor çıkıyor zıplıyor biz de gideceğimiz mantıcıya bakınıyorduk. Obur Mantı’yı bulamayınca bir apartmandan çıkan Sinoplu teyzeye mantı nerde yeriz diye sorduk. O da bize ”-bana teşekkür edeceksiniz” diyerek bir adres tarifi yaptı. (Mantı Keyfi – Melahat’ın Mutfağı) Gittik kaç tabak yedik hatırlamıyoruz ama o teyze bu satırları bir gün okursa çok ama çok teşekkür ederiz. :) Mantıdaki kıymalar artık hamuru germiş o derece bol malzemeli, cevizli olanı ayrı yakışmış, hele o sarımsaklı yoğurdun lezzeti inanılmaz. Kesinlikle normal mantılardan farklı lezzeti ile kalbimizde taht kuruyor. Sahibi karı koca emekli bir çift.. sohbet edip böyle güzel bir yemek için kendisine teşekkür ediyoruz.. Yemek sonrası kendimizi sahilde yine parkta oğlumuzu beklerken buluyoruz, ardından çay bahçesinde durup dinleniyoruz ve ardından otele uyumaya gidiyoruz..

Ertesi sabah yarımadanın ucuna doğru ilerleyip manzara tepesine çıkıyoruz. Şehre tepeden bakabileceğiniz güzel bir nokta ama sadece bakıp dönüyorsunuz. Bu günün en güzel rotası ise Ayancık ilçesindeki Akgöl. Burası bizi heyecanlandırıyor, neredeyse konuştuğumuz herkes buradan bahsetti. Kitaplar bile gidin diyor. :) Sinop çıkışında Kumkapı‘ya uğrayıp oradan Akgöl’e geçmek üzere hazırlıklarımızı yapıyoruz. Kumkapı eski tarihi surların denizle birleştiği ve oldukça güzel ince kumların olduğu bir yer. Burada ayakkabılarımızı çıkarıp yaklaşık yarım saat kumla suyla oynuyoruz. Görülesi bir yer. Tarihi surların zamana nasıl yenik düştüğünün bir göstergesi bir kısmı sulara doğru yıkılmış, bir kısmı iyice çatlayıp ayrılmış. Umarız buraları da kurtarırlar ve sağlıklı bir görünüme kavuşur surlar.

Ayancık ilçesi uzaklığı 60 km. Ancak yolun virajlı olması biraz yorucu. Aceleniz yoksa keyif alabilirsiniz. Sağlı sollu manzaralar enfes. Ancak Akgöl’e giden asıl yol Ayancık ilçesinden sonra başlıyor. yaklaşık 35 km daha dağ köylerinin arasından virajlardan ilerliyorsunuz ve bütün bu yol 2.5 saati rahatça buluyor. Köy yollarından ilerlerken etrafta bir tane dahi tabela olmadığından sürekli gördüğümüz köylülere yol sorduk. Herkes sadece ”-devam edin” dedi.. Sadece içlerinden biri ”-bugün çok kalabalık olur orası” dedi. Aklımız almadı tabiki, dağın başı. Uçsuz bucaksız bir doğa ne kadar kalabalık olabilirdi ki. Hele şehirdeki alışveriş merkezlerinden sonra :) Biraz sıkıldık git git bitmedi.. Oğlumuz da mızırdanmaya başladı.. Bir süre sonra etrafta sadece dev kamyonlar, vinçler, grayderler, orman işçileri görmeye başladık. Zaten onlar da bize burada ne işiniz var der gibi bakıyorlardı. Kimi zaman yol bozuk kimi zaman toprak oldu ama gördük ki bu çalışmalar da güzel yolların habercisi. Neyse lafı uzatmayalım gel zaman git zaman bir tane tabela gördük ”Akgöl” diye zaten bu tabeladan sapınca bu sefer ormanın derinliklerine doğru iniyorsunuz ve geliyorsunuz. Baktık 3-5 Orman Bakanlığı jipi mangal ateşi yanıyor..Ohh dedik ne güzel tam yeri ve zamanı. Köylümüzün bahsettiği buydu heralde dedik. 10-15 kişi vardı..

Akgöl Ankara’daki Mogan gölü gibi küçük. Ama etrafındaki yeşillik dolayısıyla güzel bir övgüyü hak ediyor. Yaz aylarında göl üzerinde deniz bisikleti ile vakit geçirmek mümkün iken şu anda bunları işletecek kimse yok ortalarda hepsi ( zaten 2 tane var) karada duruyor.. Gölün ortasına gidebilen olursa bir seyir terası yapmışlar. Biz biraz göl etrafında yürüyüş yapıyoruz, küçük kurbağalar oğlumuzun ilgisini çekiyor, suya taş atıyoruz. Başka da yapacak bir şey yok zaten. :) Gölde bir tek biz ve orman çalışanları var. Yanımızdaki yiyecekleri bitirip dönüş için hazırlanıyoruz tam geldiğimiz yolu çıkacakken bir iki arabanın geldiğini görüp duruyoruz. Orman bakanlığı’nın jipleri geliyor.. Bir iki derken 3-5, 10- 20, 30…kontağı kapatıp bekliyoruz. Dağın başında trafik dedikleri bu olsa gerek. Sonra köylü dede aklımıza geliyor çizgi filmlerdeki gibi bir bulut yanımızda içerisinde de dede ”- ben sizi uyarmıştım evlat”…. Bir anda yüzlerce insan doluyor burası.. Zaten hepsi bize bakıyor..biz de onlara..

Dönüş rotasında yol çalışmaları yüzünden kamyonlar ve vinçler arasında kalıyoruz. Yol kapalı olduğundan bir yarım saatte burada bekliyoruz. Neyseki kepçe oğlumuzun ilgisini çekiyor ve beklediğimiz süre zarfında onu sıkmadan oyalama şansımız oluyor. Yol bizi çok yoruyor ve Erfelek Şelaleleri durağımızı iptal ediyoruz. Bir gün içerisinde bu kadar viraj yeter.. Git gel 5 saat viraj.. :)

Akşam üzeri limanda yürüyoruz yine. Balıkçı tekneleri geliyor sürekli limana biz de fotoğraf çekmek için gidip bakıyoruz. Bakarken bir anda tekne sahibi elinde bir kasa balıkla geliyor ve bu sizin ve oğlunuzun rızkı diyor. Biz şaşırıp bakakalırken balıkları alacak yerimizin olmadığını burada oturmadığımızı arabada bozulacağını anlatıyoruz.. gülüşüyoruz kaptanla.. bu arada yanımızda duran başka bir adam ben alırım o balıkları diyor alıyor ve gidiyor.. Bir kasa balık.. Meğer burada balıkçılar göz hakı olarak bakan kişilere balık verirlermiş.. Bu adetin hala yaşaması çok güzel. Hele hele o balıkların soframıza kadar nasıl gelebildiğini görebilmek daha da güzel. Ancak şunu söyleyebiliriz ki Karadeniz insanı gerçek anlamda taze balık yiyor :) Teknelerin yanaştıktan sonra balıklarını indirmesi, tırlara yüklenmesi, ne kadar heyecan verici bir süreç. Çalışanların canla başla çalışmaları seferden dönmelerine ve yorgun olmaları gözlerinden okunmalarına rağmen çok etkileyici.

Sabah uyandığımızda odada bir kırmızılık var gözümüzü bir açıyoruz ki penceremizde dev bir Türk bayrağı dalgalanıyor. Kafamızı pencereden dışarı çıkartıyoruz bütün dükkanlar Türk bayrakları ile donatılmış. Haberleri izlerken Sinop’lu bir askerimizin teröristler ile girdiği çatışmada şehit düştüğünü öğreniyoruz. Herkesin yüzü asık, üzgün. Bir şehir şehidine ne kadar güzel sahip çıkıyor. Bayrak asmayan tek bir kurum, dükkan yok. Gençler yürüyüş düzenliyor, protesto ediyorlar. Belediye hoparlöründen taziye ve dua için sürekli anonslar yapılıyor. Tüyleriniz diken diken oluyor.. Allah’tan şehidimize rahmet diliyoruz. Büyük şehirlerin (Ankara, İstanbul v.b..) hiç birinde böyle bir duruş yok, hissetmiyorsunuz.. Televizyon ana haber bültenlerinde bir kaç dakikalık haber olarak görüyorsunuz. Tebrikler Sinop..

1 gece diye girdiğimiz Sinop’tan 3 gece konaklayarak ayrılıyoruz. Sinop’u sevdik. İnsanını sevdik. Doğasını sevdik. Model gemi satan dükkanlarını mı, yoksa limandaki çayını mı, doğal güzelliklerini mi istersiniz. Ne isterseniz isteyin buraya bir kez gelin ve tanıyın. Biz artık yolumuza devam ediyoruz. Bekle bizi Amasya.. Ama giderken farkediyoruz ki hiç trafik lambası yok Sinop merkezde?.. :) İlginç bir detay da yıllardır kaza olmaması..


Şub 10 2013

15 günde 3000 km 1.Bölüm ”Kastamonu, Taşköprü, İnebolu”

Doğu turumuzu yapabilmek için fırsatları kollarken, ilk adımı attık ve çalışma hayatımızda ilk defa bayram ile birlikte iznimizi birleştirip Ekim ayında 2 hafta İstanbuldan kaçmaya karar verdik. Ancak tam bu sırada Suriye olaylarının büyümesi, terör olaylarının artması neticesinde ailece gereksiz bir riske girmektense, farklı bir rota çizip merak ettiğimiz yerleri görmeye karar verdik.

Gezilerin en heyecanlı kısımları gezi öncesi yaşanan araştırma kısımları bizim için. Nerede ne yenir, nerede kalalım, neleri görelim gibi soruların cevaplarını araştırmak inanılmaz bir keyif katıyor gezilerimize. Uzun uğraşlar sonucu haritadan da görebileceğiniz gibi ”Kastamonu, Taşköprü, İnebolu, Sinop, İnceburun, Amasya, Sivas, Konya ve Antalya ile gezimizi sınırlandırıp, bayramı da Burdur’da geçirmek üzere programımızı kurguladık.

Önce size kısaca tur ile ilgili bilgi verelim, yaklaşık 3000 km sürecek yol. 2 yaşında oğlumuzun yol boyunca sıkılmaması için gideceğimiz yerlerin 2-3 saat uzaklıkta olmasını istedik. Çünkü bu gezi bizim için bir de ilki yaşatacak: Gündüz yolculuğu. Belli bir süreden sonra çocukları arabada tutmak tam bir sanat işi :). Hatırlarsanız bu sebeple genelde yolculuklarımızı gece yapıyorduk ve oğlumuz da biz de çok rahattık.. Yollar genel olarak çok güzel. Karadenizin sahildeki virajlı yolları hariç hemen her yer yeni yapılıyor ya da yapılmış.. Bir tek Aksaray-Konya arası yol bozuktu.

Otellerde önceden rezervasyon yapmadık ancak konaklama yapacağımız şehirlerdeki beğendiğimiz otellerin alternatifli olarak isimlerini aldık. Havanın Sivas’a doğru soğuyacağını düşünerek kalın giysilerimizi de yanımıza aldık. Ancak seyahatimiz boyunca şaşırtıcı şekilde sağanak yağmurlu ve soğuk Antalya hariç her yer sıcacıktı.. Şimdi gezi notlarımıza başlayalım.. :)

12 Ekim Cumartesi akşamı eşyalarımızı hazırladık ve aracımıza yükledik, gece uyanıp hemen yola çıkmak için sabırsızlanıyoruz. Bebek arabamız biraz büyük ve yer kaplıyor ama araçta 3 kişi olduğumuzdan içeri alırız gibi düşüncelere sahibiz. Tam bagaja yüklerken bir vidası çıkıyor ve demiri yerinden oynuyor. Karanlıkta bulamadığımızdan baston bebek arabasını yanımıza almaya karar veriyoruz. Her işte hayır var derler ya, iyiki de küçük baston bebek arabasını almışız yoksa nasıl sığacakmışız bilmiyoruz :)

Gece 3 gibi yola çıkıyoruz, yol genel olarak hem sakin, hem de rahat. Otobanda Bolu’yu geçince Karabük ayrımından çıkıp Kastamonu tabelalarını izlemeniz yeterli. Toplamda 5.5 saat sürdü yolculuğumuz. Sabah Kastamonu’ya 8.30 gibi varınca şehrin henüz uyanmadığını gördük. Her yer de kuş sesleri ve sakinlik hakimdi. Konaklama için Toprakçılar konağına doğru ilerlerken yol üzerinde Uğurlu Konakları’nı görüp duruyoruz. Maksat fiyat almak, oteli kıyaslamak. Ancak temiz oluşu, tarihi yapısı ve çalışanların güleryüzü bir anda fikrimizi değiştiriyor ve kendimizi odaya yerleşirken buluyoruz (Geceliği 130 TL).. Oda + kahvaltı ücretine ek olarak bize bu sabahki kahvaltıyı da ücretsiz vereceğini söyleyen görevliye samimi ve sıcak tavırları için teşekkür ediyoruz.

İlk gezimizi dinlendikten sonra öğlene doğru Kastamonu Kalesi‘ne yapıyoruz. Şehre hakim güzel bir noktada ve heryere buradan bakıp fikir sahibi olabiliyorsunuz. Kaleye giden yollarda eski tarihi sokaklar da çok güzel evlerle karşılaşıyoruz. Resimlerini çeke çeke iniyoruz tepeden. Tüm karşılaştığımız yapılar bize şehrin ne denli önemli ve tarihi olduğunu hatırlatır gibi bakıyor.  Atabeygazi Camii (1273) etkileyici ve dimdik ayakta, ileride Saat Kulesi şık ve güzel durşuyla övgüyü hakediyor. Bu arada dikkatimizi çeken şehrin yeşillikleri oluyor. Her yer yemyeşil, olması gerektiği gibi..ne kadar da güzel. Saat kulesi’nden karşı tepeye Kastamonu Kalesi’ne doğru bakınca kale’nin 112 metre yukarıda olduğunu hatırlıyoruz. :)

Valilik binası, rektörlük binası gibi önemli binaların tarihi olması, su kanallarının çimlendirilmesi, meydanın geniş ve güzel olması şehri sıcak kılıyor. Su kanalları bir çok şehirde var ve maalesef beton olarak bırakılıyor, ayrıca çirkinliği şehre de yansıyor. Aracımızı uygun bir yere park ettikten sonra yürüyerek şehri tanıyoruz. Eski sokaklar arasından geçiyoruz, Nasrullah Camii, Nasrullah Şadırvanı derken, tarihi hanların içine giriyoruz ardından kendimizi Münire Medresesi‘nde buluyoruz. 21 adet odadan oluşan tarihi yapıda artık el sanatları ürünleri satılıyor, birşeyler yiyip içebiliyorsunuz.. Mekanlar keyifli ve güzel. Medresenin bir ucunda isimsiz bir restorant bulunuyor. Kalabalık iyidir diyerek girip ‘Kastamonu Mantısı’ ve yöreye ait ‘Tirit’ yemeklerini sipariş ediyoruz. Oldukça lezzetli olan bu yemekleri mutlaka tadın.

Akşam üzerinde doğru sarımsaklarıyla ünlü, meşhur Taşköprü’ye gitmeye karar veriyoruz. Şehir merkezinden yaklaşık 30 dakika sonra Taşköprü‘ye varıyoruz. Girişi adını verdiği taş köprü üzerinden yapıyorsunuz. Belediye sarayının sokağına aracımızı park ediyoruz ve yürüyoruz. Merkezdeki tarihi evler yorgunlar, ancak Taş Camii diri ve önemli bir eser olarak görülmeyi hakediyor. Oğlumuzun sıkılmasına fırsat vermeden park içerisindeki çay bahçesinde mola veriyoruz. Biraz vakit geçirdikten sonra butik otelimize dönüyoruz.

Sabah erken kalkıp eşyalarımızı topluyoruz. Hedefimiz İnebolu orada bir gece konaklayıp Sinop’a geçmek. Ama bir süprizimiz var: Biz eşyaları toplarken oğlumuzun elinde bir ara arabamızın anahtarını görüyoruz..ama yanımızda olduğu için birşey demedik..bir yandan bavullar küçük bir toparlanma telaşı.. eşyaları arabaya yüklemek için gittiğimizde anahtarın olmadığını farkettik. :) uzun uzun aramalar sonuçsuz kaldı. Hay bin kunduz! Nerede bu anahtar diye hayıflanırken otel personeli de seferber oldu odayı tekrar aradılar falan filan..oğlumuz Can’a sorduğumuzda o da sadece mavi diyor. :) Çıldırmamak elde değil. Sonradan dank etti ve bavul içerisindeki mavi çantayı bir hışımla açtık.. evet anahtarı Can oraya koymuştu..Gülelim mi ağlayalım mı bilemedik ama iyi bir ders oldu bu bize..

Yola çıkınca Kastamonu’lu arkadaşlarımızın bir önerisini yerine getirmek için Çatak Kanyonu’na doğru rotamızı çeviriyoruz. Bu kanyonun etkileyici manzarasından herkes bahseder dururdu..Burada bize bir noktaya kadar navigasyon cihazımız yardım etti, kanyona giderken içinden geçtiğimiz köyden sonra ise telefon bile çekmez oldu. Yol bitti. Toprak..Çakıl..yol daraldı..daraldıı..daraldıııı ve sonunda girişine geldik. Tabelada ”Küre Dağları Milli Parkı Çatak Kanyonu Girişi” yazıyor. Ağaçlar üzerinde gitmeniz gereken yürüyüş yolunu işaretler ile çizmişler. Etrafta bizden başka kimse yok. Dağda bir başımıza başlıyoruz yürümeye. Yer yer engebeli olan bu yürüyüş rotasında en büyük keyfi zorlu patikalarda kucakta giden Can yaşıyor.. :) Biz kan ter içinde kalmışız o oyun derdinde. Elinde sopası sağa sola sataşıyor. Yaklaşık yarım saat yürüyoruz orman içinde. Orman oldukça sık dokulu, şehir ormanları gibi değil ve yeterince tedirgin edici, özellikle de sizden başka civarda ses yoksa..Kafamızda kurmaya başladık oğlumuza çaktırmadan ayı çıkarsa naparız diye. En son bilmeden yürüdüğümüz Artvin Karagöl rotası meğerse ayıların sıkça görüldüğü bir rotaymış. En küçük bir şansınız bile yok karşılaşırsanız :) Bir de ailemizin küçük ferdi söz konusu olunca geri dönmeye karar veriyoruz. Kanyona varamadık. Evet kesinlikle az kalmıştı.. Ancak hem yorulduk, hem gerildik.. Hızlıca gerisin geriye dönüyoruz. Kanyon girişinde hatıra fotoğrafı çekiliyoruz. Göremedik ama temiz havasını soluduk, ormanda güzelce vakit geçirdik bu da yeter..

Dönüşte dağdan iniyoruz ve köyde gördüğümüz tek insan yaşlı bir amca ile ayak üstü laflıyoruz. Amca 80 yaşlarında. Hala çalışıyor evinin önünde. İlk sorumuz ”-dede ormandan geri döndük ayı varmı buralarda..?” cevap ”-burada ayılar var ama.. geceleri oluyor..yalnız gitmeyin..” ??!! Dönmemiz doğru karar diye seviniyoruz.. Koskoca köyde 5 ev kalmış yaşayan, kışın ise 2 ev. Herkes gitti diyor amca üzgün bir şekilde. İstanbul’da oğullarım, kızlarım..Burda doğdum burdayım ben gitmem bir yere diyor. Bir köpeği kalmış yanında. Eşi vefat etmiş. Tek başına ne yapar, ne yer, ne içer bilinmez ama bizi duygulandırdı ve uzun uzun düşündürdü.. Bütün gezide aklımızdan çıkmadı bu dede..Resim çekilme isteğimizi reddediyor ve yolumuza devam ediyoruz.

İneboluya gitmek Küre dağlarını aşmakla oluyor. Bu yollar Milli Mücadele yıllarında oldukça önemliydi. Bu önemi bilerek konuşa konuşa gidiyoruz. Can aldığı taze oksijenle arabada uyuya kaldı bile.. Hava güzel, etraf yemyeşil yol almak çok keyifli hakikaten. İnsanın kendi ile başbaşa kaldığı güzel nadir anlardan aslında. Yollar dağ yolu olduğu için virajlı ancak güzel. Bu arada bir tarihi evin önünden geçtiğimizi farkediyoruz, ileride durup tekrar geliyoruz çünkü bu yer hiç yabancı değil fotoğraflarını görmüştük. Yaklaşınca farkediyoruz ki burası ”Tarihi Ecevit Hanı”. Ne yenir ne içilir derseniz tabiki Ecevit çorbası. Biz içtik güzel, lezzetli bir çorbaydı. Ancak işletme sahibi ya yoğundu ya da biraz soğuktu bilemedik. Bir an önce yiyip gitmemizi istermişcesine hareket edince bizde sıkıldık. Sonradan anladık ki akşama düğün varmış onun hazırlıkları sürüyormuş. Restorasyonu yeni biten han’ın üst katı aynı zamanda otel olarak işletiliyor.

Duvarlarda milli mücadele dönemine ait resimler var. Silahlarımızın taşınmasında önemli bir liman olan İnebolu’dan, gelen tüm mühimmat buralardan geçiyor. Geçerken de askerlerimiz dinleniyor.. Han’ın en temel özelliği bu. İnebolu’ya 35 km kalmış biz planlarımızı konaklarız sabah gezeriz diye yaparken, etrafın güzelliğine bakakalıyoruz. Küre dağları hakikaten çok güzel. Ara sıra durup yol kenarında manzara izliyor, fotoğraf çekiliyoruz.

İnebolu‘ya vardığımızda sahile park ediyoruz. Yanımızda jandarmanın aracı var. Onlarla bir süre sohpet ediyoruz, ”-Merkezi neresi buranın, gezeceğiz de..” diyoruz. ”-Burası. Siz nereyi aradınız? diyor Jandarma.” Etrafa bakınıyoruz, gayet kötü. Ama moralimizi bozmuyoruz. tarihi İnebolu böyle beton içerisinde olamaz güzel bir yeri vardır diyoruz. Yürüyor yürüyor ancak daracık sokaklarda bir de kaldırıma park eden arabalarla boğuşmaktan hiç keyif alamıyoruz. Bir kaç kişiye birşeyler soruyoruz..Bilen yok..Esnaftan kapı önünde duran düzgün birine burada yabancı olduğumuzu ve kültürel nereyi görebileceğimizi soruyoruz.

Biraz düşünüyor, ”-Şu yukarıda yeni yapılan evler var..site..diyor. Güzelmiş oraları..” Yahu kardeşim hiç mi tanımıyorsun yaşadığın yeri, bari biraz tanı. Söyleyecek iki çift lafın olsun gelene..! Arrgghh….Söylene söylene İnebolu’dan çıkıyoruz. Tarihi bir tek ismi kalmış.. Üzücü ama insanımızın acımasızlığı tarihe geçmişe verdiği önemsizliği çok açık hissediyorsunuz..Kalmak ne kelime yola devam Sinop’ta kalırız. Zaten sahil yolu nefis manzaralıymış. Bakına bakına gideriz.. Akşam üzeri oluyor..

Sinop 143 km diye bir tabela var.. İyi 1.5 saat sonra gideriz diye hesap yaparken tam 3 saat sonra varıyoruz. İnebolu Sinop arası binlerce virajdan oluşan karanlıkta hiç çekilmeyen bir yol. :) Dön dön dön…Bir sağa bir sola…Arakada oturanların vay haline. Yollar daracık, kimi köyler terkedilmiş..kimi yerlerde heyelan olmuş iki araba zor geçiyor.. malum karadeniz kıyısı ve geniş yolların olabileceği alan maalesef yok. Bütün gezimiz boyunca en zorlandığımız yol (yorgunluk olarak) burasıydı. Sanki 1000 km yol yaptık hiç durmadan.  Yer yer heyelan olmuş, yol çökmüş, sürekli bakım onarım..bir de viraj+havanın kararması.. Sinop’a girince rahatlıyoruz…


Kas 21 2012

Ayvalık, Cunda Adası, Şeytan Sofrası, Sarımsaklı, Pelin Butik Otel

Havalar güzel, içimiz kıpır kıpır. Ee oğlumuzla da vakit geçirmek istiyoruz bu güzel havalarda tabiki.. 30 Ağustos tarihinin resmi tatil ve Perşembe gününe gelmesi ile Cuma gününü de biz ekleyerek toplamda 3 günlük bir yakın yer gezisi yapalım istedik. Çevremize bakındık ve uzun süredir gitmek istediğimiz Cunda Adası’nda karar kıldık. Kısa bir kalacak yer arayışı ile beraber, internetten yorumlarına bakarak bir çok kişinin memnun kaldığı Pelin Butik Otel‘de (!) karar kılıyoruz. Otel ile ilgili yorumlarımızı gezi notlarımızın sonunda bulabilirsiniz..

İstanbul’dan sabaha karşı çıkıyoruz ve toplam yol 4.5 saat sürüyor. Mesafe km olarak fazla olmamasına karşın yer yer yol yapım çalışmaları olması ve yolun Balıkesir sonrasında virajlı olması hızınızı düşürüyor. Sabah 9 gibi Ayvalık içerisinde oluyoruz. Etrafı tanımak için arabayla kısa bir şehir turu atıyoruz. Trafik Polisi’ne otopark sorup, meydanın hemen arkasında ara sokaklarda otoparklardan birine park ediyoruz. Ayvalık için ilk dikkatimizi çeken husus heryer kıpır kıpır.. :) Denizi, insanı, kuşları, sokakları..her yer… Bir de eski tarihi evleri..çok güzeller..

Hemen meydana en yakın pastaneye oturuyoruz. Tost falan hiçbir şey yok, sadece poğaça ve türevleri.. Hemen alıyor ve çay ile yudumluyoruz. Bu arada özellikle beklediğimiz bir etkinlik daha var: ”30 Ağustos Törenleri”.. Ama burada yapılır mı yapılmaz mı bilemedik..Derken meydanda kalabalık toplanmaya başladı. Bizde koşar adımlarla törende yerimizi aldık. Ne de olsa oğlumuzun ilk töreni olacak.. Resmi törenden sonra Belediye Bandosu o kadar keyifli vakit geçirtti ki anlatmak mümkün değil. Bandodaki tüm müzisyenler babamız, dedemiz yaşındaydı.. Hepsinde bir neşe..bir keyif.. Bu keyif çaldıkları parçalara da yansıyor.. Hepsinin ellerine sağlık..Denizin kıyısında yaşamanın verdiği keyif olsa gerek.. :)

Neyse lafı uzatmayalım.. Öğlen olmak üzere gidip artık otelimize yerleşmek için Cunda Adası’na doğru yola koyuluyoruz. Zaten merkezden ada 10 dk. sürüyor. Bildiğiniz ada gibi değil buraya ulaşım karayolu ile yapılıyor.. :) Yolda köprü üzerinde bir de tabela var: ‘Türkiye’nin İlk Boğaz Köprüsü’. Resim çekilip devam ediyoruz, evler beliriyor sağlı sollu. Adaya girerken sağınızda kalan yanı yeni tip evler ve genel olarak kötü mimari ile dolu, eski klasik olan kısım ise sol tarafınızdaki alan. Otelimizin merkeze olan uzaklığı yürüyerek 10 dakika..

Merkeze indiğinizde arabanızı özellikle akşamları park etmek problem olabiliyor. Zaten belli saatler arasında taşıt trafiğine kapatılıp yaya trafiğine açılıyor sokaklar. Bu sebeple merkeze uzak parkedip yürümekte fayda var. Burada bol bol güzel mimariye sahip eski rum evleri, her köşede kedi ve yine oldukça fazla sayıda zeytin, zeytinyağı satan dükkanlar var. Bu güzel sokaklar arasında etkilenmeden yürümek mümkün değil. İlk akşam otelimizin yönlendirdiği İskele Balık Restorant‘ta balık yiyoruz. Taze balık yemek istediğimizi söylesekte maalesef  lezzetinden ve gelişinden anlıyoruz ki dondurulmuş balık yiyoruz. Fiyatlar makul ancak fiyat-kalite ortalamayı geçemiyor.

Şimdi bir çok takipçimiz denizi soracaktır. :) Deniz tahmin ettiğiniz gibi buz!. Hatta denize girmek için adanın kuzeyine doğru özel plajların bulunduğu yere gittik. Buraya giderken yolun bittiğini düşünebilirsiniz, hatta kaybolduğunuzu sanabilirsiniz ancak durmayın yola devam edin.. Merkeze olan uzaklığı 20 dakika.. Neyse Bıyıklı Plajına vardığımızda saat 16.00’yı gösteriyordu. Plaj sahibi bizden tam gün parası almak isteyince biz de biraz ilerideki açık alanda durduk. Oğlumuz Can burada suya olan hasretini giderdi.. :) Plaj yönetimi ile ilgili ayrıntılara girmiyoruz ama, soğuk, laubali bir tutum, bakımsız mekan ve tok esnaflık yapan görevli işi özetliyor sanırız..

İkinci günümüzde adanın tüm sokaklarını teker teker turluyoruz, eski taş fırınından, Sevim-Necdet Kent Kitaplığına (Tepedeki değirmenli müze) her yeri dolanıyoruz. Burada yaşamanın keyfi bambaşka.. Sevim Necdet Kent Kitaplığı, Koç grubu tarafından restore ettirilip müze haline getirilmiş. Enfes bir manzaraya hakim cafe-bistro’su var. Fiyatlar makul, çalışanlar oldukça güleryüzlü. Biz limonata ve kahve molası verip buradan ayrılıyoruz.

Gezi listemizde Şeytan Sofrası var. Ayvalık – Sarımsaklı yoluna doğru sahilden ilerleyip Şeytan Sofrası tabelalarını izlemeniz yeterli. Geze geze, yavaş giderseniz yaklaşık 20 dakika da burası sürüyor adadan. Burada tepeden hakim konumda Ayvalık ve Cunda manzarası izleyebilirsiniz. Manzara nefis. Ancak uyaralım feci bir rüzgar var, insanı dayak yemiş gibi yapıyor. Resmen sersemledik, yorulduk :) . Tepede birkaç restoran var. Yemeklerden, gözlemeye, Ayvalık tostu’na herşey mevcut. Biz Ayvalık tostu istedik oldukça vasat bir tost geldi. Burada birşeyler yemek isteyenler, rüzgardan yemeklerin 1-2 dakika içerisinde soğuyacağını da hesap etsinler.. :)

Geldiğimiz yolu tekrar iniyoruz ve Sarımsaklı’yı takip ediyoruz. Ana baba günü. Plajlarda adım atacak yer yok. Ama oğlumuz denizi görünce girmek istiyoru bizde hemen bir şezlong ayarlıyoruz 10 TL verip. Plaj halk plajı, kabin duş mevcut. Su yine buz gibi :) titreye titreye bu sefer bizde giriyoruz.. Tekrar hatırlatalım: Ağustos ayı ama su buz gibi..Galiba Akdenize fazla alıştık.. :) Sarımsaklı Ayvalık’ın oteller ve plaj bölgesi aslında. Bu yüzden gezilecek çok fazla bir yer yok, sadece denize girebilir ve bugüne kadar gelmiş geçmiş en güzel dondurmayı yiyebilirsiniz. :) Görüntüsüne aldanmayın ve  Yaşar Çarlı’nın Dondurma Evi‘ne gidin..Tüm çeşitlerin tadına bakın. Resmen meyve yiyorsunuz. Bayıla bayıla yedik. Gurmelerin Türkiye’deki en iyi ilk 10 içerisinde gösterdiği bir dondurmacı (bir şubesi de İstanbul Bostancı’da). Yaz aylarında akşamları yaklaşık 2 km kuyruk olduğu da başka bir rivayet bizden duymuş olmayın.. ;)


Akşam Cunda’ya geri dönüyoruz. Papalina yemek için (Buraya has bir balık cinsi, Hamsinin daha da küçüğü) bir balık restoranı seçiyoruz: ‘Kaptanın Yeri’. Sonunda güzel bir balık yiyor ve kapanışı yapıyoruz.. Artık sabah yola çıkacağımızdan zeytinlerimizi ve zeytinyağımızı alıyoruz: Has Ada Zeytincilikten. Tek kelime nefis. Şu an hala oradan aldıklarımızı tüketiyoruz.. :) Ayrıca bu zeytinci de Türkiye’deki en iyi ilk 10 arasına girmiş lezzet bakımından bilginize. Meydana doğru yürürken Tarihi Taş Kahve‘de lokma ve çay keyfi yapıyoruz.


Kısa sürse de biz bu geziden çok keyif aldık. Evimize gülen yüzlerle bol enerjili döndük. Aslında bize sorarsanız 3 gün Cunda ve çevresi için yeterli. Kafanızı güzelce dinleyebilir, bolca oksijen depolayabilirsiniz. Bir tatilinizi mutlaka buraya ayırın ve doğanın keyfini çıkartın. Şimdi gelelim otelimize;

Pelin Butik Otel;

Otel iki binadan oluşuyor ortada büyük bir yeşil alanı var. Odalar güzel, temiz(di). Ancak;

İlk gittiğimizde bizi otel sahibi Pelin hanım karşıladı. İlk şaşırmamızı fiyat konusunda yaşadık telefında bize verdiği fiyatı vermediğini söyleyerek kısa bir gerilim yaşadık. Bize balkonlu odaların gecesinin 200, balkonsuz odanın gecesinin 150 TL olduğunu söylemişti. Ancak gittiğimizde bu rakamlara 50 TL ekledi. Sonra sanki fiyatı biz vermişiz gibi ‘peki öyle yapalım madem’e geldik.

Ardından iki gecelik ücreti ”yanlış anlamazsak hemen” tahsil edeceğini, çünkü Cuma ve Cumartesi burada olmayacağını söyledi. Anne babasının ise kredi kartından parayı çekemediği için sıkıntı olabileceğini söyledi. Bizde anlayışla karşıladık ve ilk defa hizmet almadan ödememizi yaptık. Ancak şaşırtıcı olan Pelin hanım Cuma, Cumartesi günü de oradaydı ve hiçbirşey olmamış gibi davranmaya devam etti. Kaldığımız iki gün boyunca da odadaki bırakın temizliği, çöplerin dahi alınmaya gelinmemesi bebekli aileler için bir dert haline gelebiliyor.. Otopark için yandaki 4 arabalık boş arsayı kullanıyorsunuz ve sürekli Pelin hanım ”-arabayı çekebilirmisiniz araç gelecek, araç çıkacak”..v.b.. diye uyarıyor. Bu uyarılar bir süre sonra bayıltıcı olabiliyor.

Son sıkıntı ise kahvaltı..Buradan buyrun: Herkese kahvaltı tabağı geliyor. 4 zeytin, fındık peynir, fındık kadar kaşar, küçük pakette hazır tereyağ, bal, reçel…v.s..vasat. Sanki köhne bir pastanede kahvaltı tabağı gelmiş gibi.. Ancak biz burada değiliz. İlerideki masada kahvaltısını yapan çiftin önünde tabak içerisinde taze biber konmuş. Bizde oradaki Pelin hanımdan biber tabağı istedik. Gitti adamların önünden tabağı aldı geldi. Biz gittik çiftten özür diledik. Önünüzden aldı kusura bakmayın dedik.. Utandık yani. Ömrümüzde görmedik böyle bir şey. :) Sonra biz biber yerken bu sefer bizim önümüzden tabağı alıp başka masadaki müşterilerine verdiler. Kısa bir gerilim oldu ama otel sahibi Pelin hanımın herşeye kayıtsız kalması enteresandı. Kardeşim böl şu biberi millete..herkes rahat rahat yesin.. Bu kadar mı kıymetli. Haa bu arada biz müşteriler orada oturur bunları yaşar, hazır ambalajlı kahvaltı yaparken, otel sahibinin kendisine oldukça şık ve mükellef bir kahvaltı sofrası kurması da bizce orada müşterilere yapılan en büyük ayıptı.

Burada şunu anlıyoruz: İnternetten yapılan yorumlar yanıltıcıdır. İyi kötü olabiliyor, kötü iyi.. En güzeli bloglardan ve kalanlardan dinlemek bu otelleri.. Otelcilik hele hele Butik Otel işletmesi ”-İstanbul’dan sıkıldım.. paramda var hıh..otel açayım bari”ye benzemez. Hizmet sektörü nedir önce onu kavramak lazım..Hani daha da gitmem derler ya o hesap oldu bizimkisi.. :)


Eyl 3 2012

Selimiye, Beyaz Güvercin Motel

Hatırlarsanız daha önceki yaz gezilerimizde Bozburun’da konaklamış ve çevre gezilerimizde bu şirin yere bayılmıştık. Selimiye köyü adı gibi bir köy. Denizi kıpırdamıyor. Koyun güzel yapısı fırtınalı havalarda tarih boyunca hep sakin bir liman olmuş..

Selimiye’ye ulaşmamız İstanbul’dan kolay olmuyor. Bebekli yolculukların olmaz ise olmazı gece yola çıkmak. Yani en azından bizim açımızdan böyle. Çocuklar gece yol boyunca sallantıdan güzelce uyurken, sizde sakin bir yolculuk yapıyorsunuz. Tabiki gece çıkmanın avantajı bu kadarla da kalmıyor; polis radarları sabah 7’ye kadar olmuyor, güneş tepenizde rahatsız etmiyor..trafik en az düzeyde..v.s..ama biz daha çok bebeklerin rahat etmesiyle ilgileniyoruz.. :)

Yaklaşık 800 km yol Pendik-Yalova feribotu ile beraber 11.5 saat sürdü. Yolun Muğlaya kadar olan kısmı oldukça rahat. Özellikle virajların başlaması ile beraber hızınız oldukça düşüyor. Örnek vermek gerekirse Marmaris – Selimiye arası 40 km olmasına rağmen neredeyse 50 dk. sürüyor.

Selimiye köyü tatil sezonunun başlaması ile beraber kalabalıklaşan ve 3-4 ay boyunca bunu koruyabilen bir köy. Konaklama seçenekleri, butik oteller ve pansiyonların ötesine geçmiyor. Burada lüks yok. Gürültü yok. Bağıran çağıran esnaf yok. Herkes huzurlu bir dinlencenin peşinde. Bir de yatlarıyla yolculuk eden yerli yabancı turistler şenlendiriyor köyü. Ancak sınırlı yatak sayısı nedeniyle hatırlatmakta fayda var, Temmuz ve Ağustos aylarında yer ayırtmadan konaklama yapabilmeniz oldukça zor.

Köyün merkezi içerisinde sahil boyunca sıralanmış irili ufaklı bir çok lokanta restoran bulunmakta. Yine gezi tekneleri buralardan yolcularını alıyor, akşam yine aynı yere bırakıyor. Konu tatil olunca aslında deniz ve yemeklerden bahsetmek gerekir. :) Evde küveti doldurduğunuzda nasıl dibini görüyorsanız aynı berraklık Selimiye için de geçerli. Balıkların sürüler halinde yanınızdan geçişini izlemek inanılmaz bir keyif. Buradaki balık hareketliliğinin nedeni aslında doğal bir üreme alanı olmasından kaynaklanıyor.

3 akşam dışarıda Selimiye’de yemek yedik. Bunlardan biri Paprika diye mantısıyla ünlü bir mekan, diğeri Giritli diye Ahtapotu ile ünlü bir mekan, en sonuncusu ev yemekleri yapan standart bir yerdi. Mantı güzel ama pahalı, Ahtapot ise (affınıza sığınarak) bir daha yemeyeceğimiz bir yemek oldu bizim için..Damak tadımıza uymadı bir türlü sevemedik. :) Bu mekandan değil bizden kaynaklı bir sıkıntı..

Kaldığımız yerin hemen arka tarafında ‘Sığ Liman’ denilen bir koy daha vardı. Oraya otelimizden yürüyerek gittik, su hakikaten sığ (bileklerinizde) ve sıcak. Çamurlaşmış kumları da hoşumuza gitmediğinden biraz bakınıp geri döndük.

Gelelim kaldığımız motelimize;

Nisan ayında erken rezervasyon indiriminden yararlanıp nerede kalalım, diye internette otellere bakarken resimlerinden oldukça beğendiğimiz bir otelde konaklamaya karar veriyoruz ‘Beyaz Güvercin Motel’.  Aradığımızda bizi Müjdat bey karşılıyor. Her görüşmemizdeki kibarlığı ve ilgisiyle doğru yer diye karar veriyoruz. Günlük 230 TL oda kahvaltı (Temmuz fiyatı) anlaşıyoruz.Selimiye köyü’ndeki yolun en sonundaki otel burası!

Ama sonradan farkettik ki kullanıcı yorumlarını okumayı atladık. Hemen bir hız bakıyoruz ki o da ne! Bir çok şikayet var. En son isteyeceğimiz şey bir sene hevesle beklediğimiz tatilin burnumuzdan gelmesi. Otele geldiğimizde odamızın hazırlandığını söylüyor Müjdat bey. Odaya geçtiğimizde herşeyin yeni olduğu ve minimal bir tarzda oldukça şık ve basit döşendiği dikkatimizden kaçmıyor. Eşimin incelemesinde de :) temiz çıkan odadan ilk artıları alıyor otelimiz. Otelin yukarı bölümünde otopark ve odalar, aşağıda ise restoran, bar ve sahil kısmı kalıyor.

Kahvaltı için masaya oturduğunuzda çalışanlara kaç kişi olduğunuzu söylüyorsunuz ve o kişi sayısı kadar kahvaltılık geliyor. Bu hazırlık aşaması 10 dakika sürüyor, bunun anlamı şu herkese taze taze geliyor. Ara ara masalar arasında sıcak ekmek geliyor, İsterseniz bardaklarınıza sürekli çay tazeleniyor, isterseniz termos masaya bırakılıyor. Bizim için en önemli öğün kahvaltı..Resimden de anlaşılacağı gibi bol bol geliyor tok bir biçimde kalkıyorsunuz. :)

Öğlen ve akşam yemekleri için farklı bir sistem var. Öğlen menü kartından bir yemek seçebildiğiniz gibi, ana yemek+salata/cacık..v.b..+tatlı/meyve’den oluşan fix menü’den de faydalanabiliyorsunuz. Porsiyonlar büyük ve doyurucu. Ayrıca fix menüde zaman zaman ev yemeklerinin de olması bebekleri için annelerin en önemli  sevinç kaynağı oldu.. :) Akşam yemekleri için yer ayırtıyorsunuz, iskele üzerinde masa kuruluyor ve nefis manzara ile beraber önceden sipariş ettiğiniz yemeğinizi yiyorsunuz. Şunu belirtmek isteriz ki bugüne kadar yediğimiz en taze balıkları burada yedik. Fiyatlar ise; tatil bölgesi, zaman ve mekan düşünüldüğünde makul geliyor. Aynı lezzeti dışarda aramaya kalktığınızda yine aşağı yukarı aynı rakamları ödüyorsunuz. Otelde limonata içmeden gitmeyin..Uzun zamandır içtiğimiz en lezzetli hakiki limonataydı..

Otelin restoran kısmı ve barı arasında oldukça geniş bir yeşil alanı var. Burada çocuklar dilediğince koşup oynuyorlar. Hemen aynı alanda etrafa serpiştirilmiş bir çok yastık var. Buralara havlunuzu atıp denize girebiliyorsunuz. Biz de 3 aile olarak her defasında geniş bir yastıklı alan kapattık. :) (Not: Hayır hayır hiç yer kapma telaşı yok..merak etmeyin.. herkese yetecek kadar yastık-şezlong var :) )

Plajın en geniş yeri heralde 1.5 metredir ama bu otelin değil Selimiye’nin genel karakterinden kaynaklanıyor. Denizde o kadar çok balık var ki zaman zaman bunlar ayaklarınızdan küçük bir öpücük alıyorlar :) Bir hafta boyunca konakladığımız otelde çalışanların yüzünden ilk günkü gülümseme hiç kaybolmayınca gidip otel sahibini tebrik ettik. O da teşekkür edip masamıza kavun yolladı. :) Aslında biz bunu kavun için yapmamıştık..çok hoşumuza gittiği için yapmıştık. Şaka bir yana tatilimizin bu kadar keyifli olmasının en önemli nedeni bu çalışan arkadaşlar. Büyük bir soru işareti ile gelip, kocaman bir mutlulukla ayrılmak güzel bir duygu. İnşallah hizmet hiçbir zaman bozulmaz.

Çocuklu ailelere özellikle tavsiye ettiğimiz bu otelde internette yazılanlara kulak asmadan kalabilirsiniz.