Haz 2 2011

Balkan Gezisi 3. Bölüm: ‘Karadağ- Herceg Novi, Kotor’

İkinci bölümü kaçıranlar buraya tıklayın :)

Ertesi sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra Karadağ’a doğru yola çıkıyoruz. Bugün planımızda  Herceg Novi şehri ve çok övgü alan Kotor şehri var. Yola çıktıktan yaklaşık 1 saat sonra Karadağ Polisi kontrol noktasına ulaşıyoruz, bu ülke için de Türk vatandaşlarından vize istenmediğinden rahatça giriş yapıyoruz. Bu noktadan sonra da yaklaşık yarım saat – 45 dk. daha ilerliyoruz ve Herceg Novi şehrine giriş yapıyoruz. Arabadan inmeden küçük bir tur atıyoruz şehirde ve gözümüze en güvenli gelen otopark’a aracımızı park ediyoruz. Küçük bir şehir olduğu hemen her halinden belli olan Herceg Novi sakinliği, sessizliği ve güzelliği ile bir anda hepimizi büyülüyor.

Şehrin sokaklarında yürüyoruz. Hemen her yapı eski bir biçimde tarihi olarak korunmuş. İşte bu en çok hoşumuza giden nokta. Dubrovnik’ten beri bu şehirlerin hepsinde taş işçiliği oldukça fazla. Sakin her yer, çok az kişi sokaklarda.. Herceg Novi’de eski şehir ve yeni şehir diye ayrılıyor ama buradaki ayrım oldukça küçük. Şehir zaten küçücük. :) Saat kulesinin altından eski şehre giriş yapıyoruz. Yine çok sayıda basamak çıkmak zorunda kalıyoruz elimizde bebek arabaları ile.  Hemen sevimli ve küçük meydanına varıyoruz. Burada bizi eski bir kilise karşılıyor, hemen etraflarında 3-5 cafe mevcut. Cafe’nin birinde kocaman bir şekilde ‘Baklava’ yazması dikkatimizi çekiyor. Görüntü pek bizimkiler kadar çekici değil ancak tarihten bıraktığımız bir iz olduğu kesin. :) Kilisenin hemen yanında ‘Kanli Kula’ tabelasını yakalıyoruz. Aslında uğrama sebeplerimizden biri olan meşhur ‘Kanli Kula’.

Adriyatik denizine olan hakim konumu ve boğaz manzarasıyla kritik bir öneme sahip olan kaleyi Osmanlı İmparatorluğu kanlı savaşlar sonrasında fethediyor. Bu savaş sırasında 2000 kadar askerimiz şehit oluyor. Bu yüzden burasının adı ‘Kanlı Kule’ ama onlar demiş ‘Kanli Kula’. Daha tabelanın orada başlayan ve bitmek bilmeyen merdivenleri bebek arabalarıyla çıkmak eziyet halini alınca iki gruba bölünüyoruz. Bir grup bebekleri bekliyor diğerleri geziyor ve sonra sırayı değiştiriyoruz. :) Kaleye giriş 1 Euro. Adriyatik körfezine tamamen hakim olan kale, normal gezilerin haricinde, kültürel konserlere ve gösterilere de hizmet ediyormuş.

Kanli Kula çok küçük, ama buraya verilen önemi düşündükçe hele hele tepeden manzarasına bakıpta hakim olduğu manzarayı görünce bizimkilerin neden buralara kadar gelip savaşlar verdiğini daha iyi anlıyor insan. İçeride bilet kesen genç görevli bize kalenin tarihini anlatıyor ve kalenin zindanında o dönemki tutsakların elleriyle duvarlara kazıyarak resimler yaptıklarını anlatıyor ve heyecanımızı katlıyor.

Hemen zindanına iniyoruz. Tüylerimiz diken diken oluyor. Hakikaten insanlar duvarlara Osmanlıca yazılar yazmış, gemiler çizmiş, resimler yapmış. Çok etkileniyoruz.

Kaleden çıkınca meydanındaki Portofino adlı cafede çaylarımızı yudumluyoruz. Çayın yanında burada şeker yerine bal da getiriyorlar. Balı kullandığımızda alışık olmadığımız bir lezzete dönüşüyor çay ve mundar oluyor. :)

Eski sokak aralarında yürüyüş yapıp, bol bol turlayarak aracımıza dönüyoruz. Tabi bu arada bebeklerin beslenmesi, alt değişimleri v.s.. olduğu için gezdik, döndük arabaya diye düşünmeyin bir kaç saat sürüyor tümü.. :) Bizim bu şehirde tek yapmadığımız aşağıya deniz kenarına inip orada yürümek oldu. Kotor’a devam edeceğimizden sahil kısmını listeden çıkardık.

Kotor’a doğru yola çıktığımızda bir şey farkettik. Yollar hem virajlı, virajlı olduğu kadar güzel, manzaralı ve muhteşem köylerin içinden geçiyorsunuz. Nerede duracağımızı şaşırdık.  Her bir köy diğerinden güzel. Hele kayıkları için yaptıkları barınaklar sanat eseri, tek tek her kayık için barınak oluşturmuşlar resmen.. Kotor tam bir koy içerisinde kaldığından buranın da denizinde dalga yok. Ama bu kadar hareketsiz denize karşı suların tertemiz olması takdire şayan.

Akşam üzerine doğru Kotor’a giriş yapıyoruz. Büyük bir şehir. Şehri tanımak için yaptığımız arabadan inmeden şehir turunu yapıyoruz. Yat limanı, apartmanlardan oluşan modern binaları, alışveriş merkezleri v.s.. bir şehirde ne ararsanız var. Minibüsümüzü sahildeki otopark’a bırakıp bebekli iniş seramonisinden sonra yürüyüşümüze başlıyoruz. :) Yine eski şehir ve yeni şehir burada da mevcut. Ancak buradaki en büyük fark eski şehrin surları dağların tepelerinde kadar çıkıyor. Eski şehrin ana giriş kapısında turist ofisi duruyordu, biz de bilgi almak için kendilerine danıştık, oldukça sıcak davranan bayan görevli Türkiye ve İstanbul ile ilgili sorularda sorarak bizleri mutlu etti. :) görevli hatta verdiği haritalar üzerinde nerelere gitmemiz gerektiğini ve hatta nerede yemek yememiz gerektiğini bile söyledi. Şehir turumuzu atmak için içeri girdiğimizde bizi bildik bir manzara karşıladı, güzel taş evler, surlar, cafeler, restorantlar.. hava kararana kadar dolaştık, girmedik sokak bırakmadık. En sonunda acıktığımızı hissettiğimizde kadının önerdiği küçük ama şirin bir restoranta gittik. Balık yedik (Fish&Chips+Salata+Kola) ve kesinlikle övgüyü hakediyordu. Toplam 7 masa bulunan restoratta işletmecisi sakin hayata alışmış olacak ki bir anda içeri bebekli 3 aile girince dağıldı biraz. :) ama lezzet, fiyatlar çok iyiyidi.

Bütün bu kadar eski kale içlerini ve oradaki yaşantıyı resmetme ve inceleme şansımız oldu. Tarihi yapıların içlerinde hala insanların yaşıyor olması, hayatlarını sürdürmeleri gerçekten övgüye değerdi. En önemlisi de bu yapılara ne görüntüde ne başka bir şekilde zarar verecek hiçbir şey yoktu. Bilinç mi desek yoksa kültür mü desek? Yani tabelalara bakıyoruz onlar bile kale ile uyumlu, parlayan hoplayan zıplayan hiçbir şey yok. Ne güzel, darısı Türkiye’deki tarihi eserlerin başına..



Dönüş yolculuğumuzda virajlı yollardan tekrar dönmek yerine Kotor’u devam ederek ‘Lepetani’ye kadar gittik ancak akşam olması dolayısıyla sahile sıfır gittik yol kimi zaman daraldı, kimi zaman genişledi artık navigasyonun yalancısıyız diyebileceğimiz tek şey sahilden devam edin :) Oradan arabalı vapur ile karşıya 5 dk.’da geçerek uzun bir yolu kısaltmış olduk. Bunun ücreti ise araç başına 5 Euro’ydu. Gece ulaştığımız otelimizde rahatlamak için istediğimiz çaylar yine çay gibi gelmiyor (lezzeti değiştirilmiş su gibi) ve memleket çayına olan hasretimiz giderek artıyor.. :) Bebekler uyurken bizde yarınki planımızı yapmaya başlıyoruz..


May 30 2011

Balkan Gezisi 2. Bölüm: ‘Dubrovnik’


İlk bölümü kaçıranlar buraya tıklayın :)

Sabah olduğunda odanın perdelerini açıyoruz içeriye ışık girsin diye, bir anda muhteşem bir manzara bizi karşılıyor. ‘-Vaay’ sesleri eşliğinde terasta bir süre manzarayı seyre dalıyoruz. Uçsuz bucaksız bir deniz hafif deniz serinliği sabah erkenden yüzümüze vuruyor taze taze..

Dubrovnik’te şehir Old Town (Eski Şehir) ve New Town (Yeni Şehir) diye iki kısma ayrılmış. Eski şehir denilen kısımda heryerde resmini gördüğünüz meşhur kalesi, içerisindeki tarihi evleri ve sokaklarından oluşan kısım. Aslında tüm hareket ve bereket burada. Bütün güzel cafeler, restoranlar, eğlence yerleri, gezilecek ana yerler v.s..

Yeni şehir ise adından da belli olan şehrin sakinlerinin oturduğu bazen aprtmani bazen müstakil evlerden oluşan, limanıyla, otobüs duraklarıyla, parkları, plajlarıyla şehrin gelişen modern kısmı. Aslında bu iki seçenek her anlamda tatilini burada geçireceklere güzel alternatifler sunuyor.

Otelden çıktığımızda denize paralel yolu takip ederek yürümeye başlıyoruz. Şehir o kadar sakin ki çektiğim fotoğrafta hareket olması amacıyla bir insan, bir araba bekliyoruz ama geçmiyor. Bizde beklemekten sıkılıp deklanşörümüze basıyoruz. Sokaklar tipik Avrupa sokakları, eski binalar çok güzel korunmuş, yollar temiz, herşey düzenli.  15 dakika sürüyor eski şehir merkezine gelmemiz. Turist ofisinden Türkçe baskı bir Dubrovnik kitabı alıyoruz. Zaman zaman gezi sırasında açıp okuyoruz ve çok faydalı oluyor. (50 kuna ödüyoruz kitaba)

Kalenin ‘Pile’ kapısı hemen karşımıza tüm güzelliği ile duruyor. Bir dönem insanların burada yaşadığını bilmek onları hayal ederek ana kapıdan girmek daha bir heyecanlandırıyor bizi. Oldukça zorlu bir tarihi olan Dubrovnik, Osmanlı’nın Balkanlarda yerini güçlendirdikten sonra bir dönem kuşatması altında kalıyor. O dönem için oldukça yüksek bir tutar olan 12.500 düka altını vergi veriyorlar bize. 1667 yılında çok büyük bir deprem geçiriyorlar ve ardından çıkan yangınlarla başetmek zorunda kalıyorlar, bununla beraber çıkan hastalıklar şehrin belini büküyor. En son olarakta 1991-1992 yılında Sırp ve Karadağ saldırıları şehri yıkıyor, yoruyor. En büyük yıkım 6 Aralık 1991 yılında şehre tamı tamına birkaç bin bomba düşüyor. Zaten sokak aralarında rastladığımız bir kaç evin duvarında ‘unutmayacağız’ diye pano yapmışlar ve evin savaş zamanındaki yanmış yıkılmış fotoğraflarını koymuşlar. Bütün bunlara rağmen kısa sürede tüm yaralarını sarmışlar ve Dubrovnikte bu panolar haricinde savaşı hiçbir şey hatırlatmıyor.

Kale’nin içine girdiğimizde hemen karşımıza ‘Büyük Onofrio Çeşmesi’ çıkıyor. O dönem şehre su vermsei için yapılmış bir sanat harikası. Hemen onun karşısında Male Brace Fransisken Kilisesi yine tertemiz korunmuş biçimde. Bu iki eserin ortasından geçen ana sokak ‘Stradun’ olarak geçiyor. İlerlemeye başladıkça sağlı sollu cafeler, restorantlar, hediyelik eşya satan dükkanlar her biri ayrı ayrı güzellikte. Şehrin bu kadar temiz ve estetik olması çok hoşumuza gidiyor. Bu sokak aslında ana merkez konumda. Yani tüm hareket burada ve en güzel cadde. Kalabalık arka sokaklarda git gide azalıyor. Yolun hemen sonunda karşımızda ise Sponza Sarayı binası duruyor. Onun yanında Küçük Onofrio Çeşmesi, Aziz Vlaho Kilisesi ve önünde Orta Çağ Şovalyesi Orlando’nun heykeli buluyor. Aslında gezilecek yerlerin hepsi toplu bir biçimde şehir surlarının içerisinde ve bütün gün burada kalarak eski şehri gezmeniz ve bitirmeniz mümkün.

Biz de bir süre sonra ana caddeden ayrılıp her biri ayrı şirinlikte olan küçük ara sokaklara girip çıkmaya başladık. İnsanların hala bu eski evlerde oturması o kadar güzel bir duygu ki, ve tabiki yaşanılan mekanlar da aynı biçimde bakılıp korunuyor. Sonra bir ara insanların çok güzel gözüken dondurma yediğini farkettik. Önünden geçtiğimiz dondurmacıda bile çok güzel görünüyordu ama öğlen yemeği yiyeceğimizden yemek sonrasına bıraktık bu keyfi.

Kale surlarının bittiği noktada küçük bir limanı var eski şehrin. Tarihte neredeyse ticaretinin önemli bir kısmını denizden sağlayan şehrin korunaklı bir de limanı var. Artık bu liman balıkçı teknelerini değil küçük tekneleri ağırlıyor. Limanın bir köşesinde tekne turları düzenleyen firmaların standlarını görüyoruz ve bilgi almak için birine yanaşıyoruz. Toplam yarım saat sürecek olan turda hemen karşıdaki adanın etrafında tur atıp geri geliyoruz diyor görevli ve bunun için kişi başı 10 Euro talep diyor. Ama gezi rotası hiç içimizi açmadığından bu turu yapmamaya karar veriyoruz.

Şehri turlarken diğer bir dikkatimizi çeken nokta evlerin balkonsuz olmasından dolayı tüm çamaşırların camlarda ipe asılı olmasıydı. Kiminin çorapları, kiminin herşeyi sokakta kurumaya bırakılmıştı. :) Ara sokaklardan birinde küçük bir Pazar kurulmuştu, aslında pazarcık desek daha doğru. Organik bazı ürünlerin satıldığı 8-10 tezgahtan ibaret olan pazarda zeytinyağından, turşuya bir çok şey mevcuttu.

Öğlen yemeği için Tapas restoranını tercih ettik, et yemeklerinin (tavuk ya da dana farketmiyor) 45 kuna olduğu restorantta yine aynı ekibin 315 kuna hesap ödemesiyle dün akşamki büyük hesap dilimize bir anda düşüveriyor.

Şehir turumuzun sonunda girdiğimiz kale kapısında yine sohpet ederken kale surlarına çıkmak istiyoruz erkekler olarak, eşler ve çocuklar gördükleri merdiven karşısında haklı olarak bu geziye katılmak istemiyorlar. :) Bizde hemen bakıp geliyoruz diye ayrılıyoruz yanlarından. Ancak çıkış için 70 kuna (20 TL) kişi başı ücret ödüyoruz. Basamakları çık çık bitmiyor, ama ardından şehri yukarıdan çok güzel bir şekilde izleme fırsatını yakalıyoruz. Haydi biraz yürüyelim diyoruz ve ilerlemeye başlıyoruz, bir yandan fotoğraf çekerken diğer yandan keyifli bir ortaçağ dönemi yaşıyoruz.

Ancak bir süre sonra tek yön tabelaları ile karşılaşıyoruz. Bu kadar gelmişken hadi ilerden çıkarız diyoruz ve maalesef eşlerimizin yanına 1 saat sonra varıyoruz. :) Şehrin surları etrafında tam bir tur atmak zorunda kalıyoruz. Bir iki çıkış ile karşılaşıyoruz ama bu çıkışlar zaten turun yarısını bile geçtükten sonra olduğundan oraları pas geçiyoruz. Şehri gittikçe yükeselen surlardan görmek, kırmızı çatıların renk tonlarının bile aynı olduğu üzerine sohpet etmek istiyorsanız ve vaktiniz varsa, bu kadar uzun bir yol yürümek ayrıca basamak çıkmak beni yormaz diyorsanız kesinlikle önerdiğimiz bir gezi. Otele geri döndüğümüzde artık bacaklarımızı hisettmiyorduk ona göre :) .


May 29 2011

Balkan Gezisi 1. Bölüm: ‘Saraybosna-Dubrovnik’ yolculuğu

Sarajevo International Airport

Sabah 5.30 gibi yola çıkıyoruz. Saat 08.00’de kalkacak olan İstanbul-Saraybosna uçağımıza yetişebilmek için hızlı hızlı hareket ediyoruz. Malum bu sefer dostlarımızla kalabalık ve bebekli ayrıca bir o kadar da mecera dolu bir seyahat olacak.

Balkan gezimizi evet uzun bir süre önce araba ile gideceğimizi söylemiştik sizlere. Ancak Gerek araç triptik belgeleri, sigortaları, Yunanistan vizesi, benzini derken THY’nin indirimli biletine (Gidiş dönüş, 2 yetişkin + 1 bebek 980 TL) denk gelince bir anda tüm program değişiverdi. Uçakla gitmemizin bize yaklaşık 1500 TL daha ucuza geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Ekibimiz 3 aileden oluşuyor, 6 yetişkin ve her ailede birer bebek (0-2 yaş)  mevcut. Bebekle gezmek zor diyenleri hissediyor gibi oluyoruz, hayır hiç korkmayın ve gezmeye alıştırın. Tek yapmanız gereken bebeğinize ve kendinize hayatı kolaylaştırmak. :)

Uçuşumuz 1.30 saat sürüyor. Türkiye saati ile 9.30’da inmiş oluyoruz. İnince saatleri 1 saat geriye alıyoruz şaşırmamak için. Havaalanında daha önceden ayarladığımız kiralık minibüsümüz ve şirket yetkilisi Hakan bey karşılıyor bizleri. (New Horizons Rent a Car – Hakan Varan / Gsm: 061 137 700) İsminin Hakan olduğu görünce bir anda Türkçe konuşmak istiyoruz ama nafile. :) Maalesef İngilizce anlaşıyoruz. Ama ‘0’ km ve bebek koltukları olan bir minibüs teslim ediyor ve bize de 8 gün (720 Euro) boyunca tertemiz bu minibüsle gezmek kalıyor. Gelmeden önce bir çok ünlü ünsüz kiralama firmasıyla görüşmeler yaptık, küçük sınıf araçlar hariç (VW Polo-VW Golf sınıfı v.b..) diğer otomobillleri yada herhangi bir vasıtayı ülkeler arasında götüremiyorsunuz. Hakan bey bizim aracımızda problem yaşamazsınız dediği için onu tercih ediyoruz. Aslında yeşil kağıt denilen (Triptik) bir belgenin araçta olması gerekiyor. Bu belge ile aracınız geçiş izni alıyor olay bundan ibaret.

Saraybosna ilk anda bizi sisli-puslu ancak temiz havasıyla karşılıyor. Hemen bavullarımızı bebek arabalarımızı yerleştirip yola koyuluyoruz. Burada yaşayan arkadaşımızda kahvaltımızı yapıp, hasret giderip yola koyulcağız. Hem malum bebekleri beslemek ve yorgunluklarını atmak gerekiyor :) . Araç ilk başta sessiz olsada bir süre sonra çocuk sesleri(!) eşliğinde bir yolculuk başlıyor. Hep sorardık neden bebekli aileler, sadece bebekli aileler ile görüşüyor? İşte burada sorumuzun yanıtını bulduk.. :)

Havaalanı zaten oldukça küçük ve işlemler hiç de uzun sürmüyor. Yola çıkınca ilk anda şaşkınlık, üzüntü ve burukluk kaplıyor içimizi. Binaların birçoğunda mermi izleri, patlamış roketler ve şarapnel parçaları hala rahatlıkla görülüyor. Şehrin nispeten dış kısımları sayılan havaalanı tarafından şehrin merkezine ulaşmamız 10 dk. sürüyor. Nefis bir kahvaltı keyfinden sonra gerekli yol talimatlarını alıyoruz ve yola koyuluyoruz.

Saraybosna – Dubrovnik arası normal şartlarda 4.5 saat sürüyor. Km olarak çok olmasa da hız limitleri oldukça düşük ve yollar çok virajlı. Neredeyse her 10-15 km aralıklarla radar polis kontrolleri var. Hız yaptığınız an cezayı basıyorlar. Bizdeki gibi Polis arabası size bakmıyor, ters şeritte ve karşı tarafta duruyor ama polis elindeki cihazı karşı tarafa tutuyor. Böylece biz sevinirken bir anda çevirmeye giriveriyoruz. :) Bosna polisi Boşnakça bize birşeyler söylerken bizde ingilizce ona birşeyler söylüyoruz. İki tarafta anlaşamayınca kağıdı alıp bize ‘-Neden 100 ile gidiyorsunuz burada 80’ diyor. Bizde önce Türkiye’de ki gibi ‘–bilmiyorduk?’ ayağına yatıyoruz, yemeyince ‘-biz aileyiz’ ,  onu da yemeyince ‘–biz Türk’üz’ diyoruz. Gülümsüyor ve işe yarıyor. :) ceza yemeden bizi bırakıyor. Ceza yediğiniz takdirde evraklarınızı alıp Mostar yabancılar ofisine yolluyormuş, biz de oradan evrakları alıyormuşuz. Yani parayı verdim kurtuldum ile iş bitmiyor. Belki de 3-5 saatlik bir maceradan kurtulmuş olduk. Bu yüzden siz siz olun kurallara uyun.

Sınır geçişlerinde pasaportlara ve araç belgelerine bakıyorlar, neden gittiğimizi soruyorlar ve damga basıp yolluyorlar. Bu sebeple stres olacak sıkıntı yapacak hiçbirşey yok. Hatta birçoğu bebekleri görünce soru sormuyor bile.. En keyifli an ise vizesiz yapılan yolculukların ne kadar güzel olduğunu anlamak oldu. İnşallah vizesiz dünyanın heryerine gitmek bir gün gerçekleşir..

Bitmek bilmeyen virajlar, ortalama 80 km hız neticesinde bebekler sıkılıyor ve huzursuzlanıyorlar. Sürekli mola vererek onları rahatlatmaya çalışıyoruz. Neyse uzatmayalım 6.30 saat sürüyor yolculuğumuz. :) Yanımıza iyiki Türkiye’de evde yaptığımız kek ve poğaçaları almışız yoksa yolculuk bitmezdi..

Otele (Rixos) vardığımızda hava kararmıştı. Odalarımıza yerleştik. Ölü sezon olması dolayısıyla oldukça iyi bir fiyata aile odası satın aldık (Günlük oda fiyatı 80 Euro, Kahvaltı dahil). Odalar çok güzel, temiz ve özellikle bebekli aileler için oldukça rahat. Otelin konumu, manzarası muhteşem. Yürüyerek 15 dk. içinde Dubrovnik merkezinde oluyorsunuz. Resepsiyonda 100 Euro bozduruyoruz ve yaklaşık 714 Kuna geri veriyor görevli. Bizim paramız değerli burada 1 TL= 3.5 Kuna.

Hepimiz acıktık ve akşam yemeği için merkeze iniyoruz aracımızla. Henüz keşif yapamadığımızdan tarihi kaleye bilmeden üst kısımdan giriyoruz ve bebek arabasını yüzlerce basamak elimizde indirmek ve dönüşte de çıkarmak zorunda kalıyoruz. Turistik bir yer ve saatin henüz 20.30 olmasına rağmen birçok yer kapanmış açık olan yerler ise pub gibi ya da ‘cıstak’ müzikli yerler. Bebekler için sakin bir yer bakınıyoruz. Bir yer gözümüze geliyor ve yemeğe karar veriyoruz. 6 kişi yiyip içiyoruz (ana yemekler) 814 Kuna hesap ödüyoruz. Böylece ilk ve son kazığımızı yemiş bulunuyoruz. :) Neyse ki yemekler güzeldi. Deniz ürünleri oldukça fazla. Yemek sonrası dinlenmek üzere tekrar otelimize dönüyoruz.


Mar 30 2011

Rumeli Feneri, Rumeli Feneri Kalesi, Golden Beach


İstanbul Boğazı’nın Karadeniz girişinde karşılıklı iki fener ve adlarını bu fenerden alan yerleşim yerleri bulunmakta; Anadolu Feneri Köyü ve Rumeli Feneri Köyü. Geçtiğimiz senelerde sıkça Anadolu Feneri’ne uğradığımızdan, bu sefer bir farklılık yapıp Rumeli Feneri Köyü ve yakın koylarını gezmeye karar veriyoruz. Hem haftasonunun bir anda ısınan bu güzel güneşli gününü değerlendirmek hem de minicik oğlumuzun temiz bir oksijen almasını sağlamak niyetindeyiz.

Havanın güzelliğinden herkesin de en geç öğlene yollarda olacağını tahmin edip sabah 9.30 gibi yola çıkıyoruz. Malum bebeğiniz varsa, erken uyanıyor ve hayatı hep erken yakalıyorsunuz. Neyseki normal zamanlarda da hep erken güne başladığımızdan bizim için değişen bir şey olmuyor. Göztepe-Rumeli Feneri, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü kullanılırsa 45 dakika sürüyor. Yolda giderken özellikle Sarıyer’den sonrası çok keyifli. Ormanların içinden kıvrıla kıvrıla İstanbul’un son noktasına kadar gidiyorsunuz.

Rumeli Feneri Köyü’ne vardığımızda önce bir dolanıyoruz, ancak erken saat olmasına rağmen heryer araba ile dolmuş, ara sokaklarda bile neredeyse koyacak yer yok. Köyde görülmesi gereken bir kaç nokta var: Hacı Ahmet Ağa Çeşmesi (1771), Saltuk Dede Türbesi (1788), Ramazan Ağa Camii (17.yy). Limana aşağıya doğru devam ediyoruz, orada da kazı çalışmaları var toz toprak.. Yukarıdaki mekanların hepsi sabahları kahvaltı, daha sonra ise balık, köfte..v.s. ne ararsanız mevcut. Ancak bu toz toprak hoşumuza gitmiyor ve yönümüzü köyün diğer tarafında bulunan Cenevizlilerin yaptığı Rumeli Feneri Kalesi‘ne doğru çeviriyoruz.

Kale, Osmanlılar tarafından da bir süre kullanılmış, ancak şu anda bakımsız ve virane. Konumu muhteşem olan kale’de surlar ve kemerler ayakta boğazı gözlemekte. Kemerlere doğru yaklaştığınızda hemen ön tarafta dev kayaların üzerinde olduğunuzu görüyorsunuz. Bu kayalar inanılmaz büyüklükleri ve dalgaların vurması ile çok ihtişamlı gözüküyor. Kalenin bulunduğu alana giriş aslında olmayan bir kapı girişi ile yapılıyor, devlet koruma altına almak istemiş, göstermelik bir kapı  yapmış herkes bu kapıyı açıp giriyor gibi bir izlenim oluştu bizde. Yani giriş serbest :) Hatta bulunduğu arazi motosikletiyle gelen bir kişi tepeler üzerinde vızır vızır zıplaya zıplaya safari yapıyordu. Buradan Rumeli Feneri köyünü farklı bir açı ile görebilir, Karadeniz’e doğru uzun seyirlere dalabilirsiniz.

Öğlen olması ile birlikte aracımıza gidip oğlumuzu doyuruyoruz, yola devam ediyoruz. Solda yeşillikler, sağ tarafta ise denizi alarak ilerliyoruz. Buralarda da çok güzel evler yapılmış. Evler bittiğinde ise yol sahile sıfır iniyor ve kullanılmayan bir plaj gibi alanda buluyoruz kendimizi. Buradaki suyun temizliği ve berraklığı bizi çok keyiflendiriyor. Hemen arkasında bir lüks site yapılmış, yani evler buraya kadar inmiş ancak oturum henüz başlamamış.. Plaj dediysek kumluk değil, taşlık ancak yazın havalar ısındığında burada giren varmıdır denize bilmiyoruz. Tesis falan hiçbirşey yok etrafta. Sandalyeler alınıp güzel keyifli bir sohpet yapılabilir burada diye not alıp, suyla oynadıktan sonra yola devam ediyoruz. Yolun devamı yine aynı güzellikler içerisinde, gezi kitabımızda Rumeli Feneri’nden Demirciköy’e yürüyüş parkurundan bahsediyor.

Bu parkuru bulmak istiyoruz en azından bakıp denemek lazım. Yol bir süre sonra yine sahilde bitiyor ve Golden Beach Club‘a hoş geldiniz yazısı ile karşılaşıyoruz. Yürüyüş parkuru buradan başlıyormuş. Otopark görevlisi ile kısa bir sohpet yapıyoruz. Aracınızı burada park ediyorsunuz, tesislerden yararlanmak isteyenler; kahvaltı, yemek kısmı ile restorantından, ATV motorları ile gezi turlarından ya da çocuklar için oyun parklarından, hatta kalmak için bungalowlarını kullanabiliyor. İstemeyenler ise yine tesis içerisinden geçerek yürüyüş yoluna girip orman ve deniz kenarından yürüyebiliyor. Otopark ücreti 5 tl ödüyoruz ve yürümeye karar veriyoruz. Bebek arabası ile ancak 500 m ilerleyebiliyoruz. Yol daralıyor, hafif kayalık, taşlık olmaya başlıyor ve biz devam edemiyoruz. (Bu yürüyüş yolu kitapta yazdığına göre (ATLAS DERGİSİ – KIŞ ROTALARI ATLASI 2011) 6 km uzunluğunda ve orman içerisine girmeden Karadeniz’e paralel güzel keyifli bir rota)

Akşam üzeri tekrar aynı yol üzerinden temiz oksijen almış olarak evimizin yolunu tutuyoruz. Bu çok uzak olmayan güzel koylar insanı tatil bölgelerinde olduğu gibi dinlendiriyor. Zaten temiz oksijeni alan oğlumuz dönüşte horul horul uyudu.

(Bu arada diyeceksiniz ki hiç acıkmadınız mı? :) dönüşte balık yemek için Ümraniye’de Çırçır Ormanı içerisinde bulunan sıkça adını duyduğumuz Fevzi Hoca’nın Yeri‘ne giriyoruz. Ancak balığın taze olmaması, porsiyonun çok küçük, içerisinin ana baba günü gibi olması, birde servis ve hizmet kalitesinin düşüklüğü burayı sizlere anlatmamızı engelliyor..)


Mar 19 2011

Beykoz Korusu


İstanbul’un yakın ve en temiz oksijen alanlarını keşfe devam ediyoruz.

Bu hafta da Beykoz Korusu’nda güzel havanın tadı nasıl çıkartılır diye bakalım istedik. Malum, bir süredir yakın yerlere gezi yapıyoruz. Aslında bundan da şikayetçi değiliz, çünkü bir vesile oldu ve uzun zamandır ”-Aa şurası neymiş”, ”-Aaaa burası neymiş” dediğimiz yerlere, mekanlara birer birer bakıyoruz..

Beykoz Korusu’nun 2 girişi var. Birincisi sahilden, diğeri ise Riva-Beykoz Yolu diye tabir ettiğimiz arka giriş.. Bildiğimizden değil ama Riva yolu üzerinden geldiğimizden Koru’ya yaklaştığımızdaki sağlı sollu asırlık ağaçların yaptığı şov tam bir görsel sanata dönüşmüş. Cadde o kadar güzel gözüküyor ki, koruya girmeden bu cadde üzerinde bile yürüyüş yapabilirsiniz. Hele güneşin ışık oyunlarını izlemek istiyorsanız akşam üzeri saatleri muhteşem oluyor.

Koru iki kısımdan oluşuyor, ilk kısım mesire alanı gibi oluşturulmuş küçük oyun parklarının da bulunduğu kısım, diğer kısım ise restorantların da olduğu yine oyun parkları ve yürüyüş yollarının olduğu kısım. Aslında iki kısım dememizin nedeni arabanız ile ayrı ayrı girişlerden girmeniz. Yoksa koru içerisindeki yürüyüş yolları birbirne bağlı, sadece araç geçişleri yok. Aslında bu hoşumuza gitmedi de değil. Arabaları ormanın içine, hatta burnunuzun dibine kadar kimse sokamıyor. :)

Koru sık ağaçlı, yemyeşil ve bol yokuşları olan bir araziye sahip. Elde bebek arabası yokuş çıkmak zor olurken, yürüyüş ya da spor yapanlar için iyi bir parkur oluyor. Acıktık ve yemek için 2 farklı alternatifiniz var. Birincisi özel sektöre ait olan restoran işletmesi, diğeri belediyeye ait olan işletme. Biz denememizi Belediye tesislerinden yana kullanıyoruz. Nedense işin içine Belediye girince kalite beklentimizi aşağıya çekiyoruz, yemeklerin geç geleceğini hesabımıza katıyoruz yani çıtamızı yüksek tutmuyoruz sonradan çok üzülmeyelim diye. Ancak yemek kalitesi ile bizi mahcup ediyor ve gözümüz ve karnımız tok biçimde 3kişi için 56 Tl hesap ödeyerek (et yemekleri+büyük salata+içecekler) restorantı terk ediyoruz.

Sahil girişine doğru yürüyüşümüze devam ediyoruz, hatta hızımızı alamayıp Beykoz sahiline iniyoruz, biraz da orada yürüyoruz. Şehrin kornası, arabası bizi burada karşılıyor kısa süre içerisinde tekrar koruya dönüyoruz.

Beykoz korusunda hala şehrin içerisinde olduğunuzu maalesef hissediyorsunuz. Belgrad ormanlarında ise bunun tam tersini yaşıyorsunuz, sanki başka bir şehirde dağın başındasınız. Ancak yinede oksijeni vücudunuza yüklemek, boğaza tepeden bakabilmek birazda kuşları dinlemek istiyorsanız yakın ve keyifli bir yer diye notlarımıza ekliyoruz.

İsyatanlar belediyenin sayfasından da telefon ve iletişim bilgilerine ulaşabilirler: www.ibb.gov.tr/tr-TR/Hizmetler/Sosyal/Tesisler/Pages/BeykozKorusu