Ağu 30 2009

Yaz Tatili 3. Bölüm: ‘Çiftlik Koyu, Turunç, Ekincik Koyu’

Okuyamayanlar için; Yaz Tatili 2. Bölüm için Tıklayınız.

Çiftlik Koyu
Bayır köyü’nden yukarıya ayrılan yolu takip ettiğinizde yine ağaçlar ve manzara ile birlikte 15 dk. sonra Çiftlik Koyu’na varıyorsunuz. Burada 1 otel ve 3-5 restorant’dan başka bir şey yok. Denizi tertemiz. Zaten haklı olarak mavi bayraklı bir plaj. Plajı kumsal. Manzarası muhteşem.

ciftlikkoyu

dsc_0555

Ancak dikkatimiz çeken tek şey çok fazla deniz taşıtının olmasıydı. Sürekli denizde jetski, yat ya da tur tekneleri gelip gidiyor bu koyun yoğun gözükmesine kalabalık durmasına neden oluyorlar. Biraz vakit geçirip, ayağımızı denize sokup tekar yola koyuluyoruz.

Turunç Koyu

Tatile başladığımız yollardan geri gidiyoruz. O bahsettiğimiz güzel yollar, hani hafızamıza kaydettiğimiz. Meğerse en güzel yollardan geçmişiz. Klimayı kapatıp oksijen alıyoruz bol bol. Turunç’a doğru yol alıyoruz. Çiftlik koyu’ndan geri dönüp yine Bayır Köyü’nden geçip turunç istikameti. Yaklaşık yarım saat sürüyor. Km olarak fazla değil ancak yol artık çok virajlı ve arada karşınıza çıkan bir minibus ya da otobüsü geçmek zor olduğundan peşpeşe yola yavaş yavaş devam ediyorsunuz.

dsc_0566

dsc_0570

Turunç koyunun güzelliklerini kitaplardan okuduk. Belli ki burası artık gelişmiş bir yer. Büyükşehir olmuş. :) Otoparkları, taksileri, dükkanları ile küçük Marmaris. Nerede kalacağımızı düşünüyoruz. Ta ki plajını görene kadar. Binlerce insane dip dibe. Sanki turunç değil Çin plajı. Gelenler gidenler..yoğunluk..aman allahım. Adım atmak mümkün değil. Bozburun’da o kadar alışmışız ki sakinliğe.. :) Evet denizi temiz gözüküyordu. Tamam manzara da etkileyici idi. Ancak plajda adım atamayacak kadar yan yana oturmak, sürekli bir ses uğultu eşliğinde oturmak, siz tam güneşlenirken arkanızdaki yoldan motositletin “iiiiiiiiiiiuuvv” diye geçmesi sinir bozucu. Zaten oldum olası bu mobiletlerin egzostlarını neden açarlar anlamam. Birde şu minibüs ve taksicilerin “da da da da dat” kornası yasaklansın. Kaldırılsın. Çöpe atılsın! Minibüsler kornasız üretilsin, taksilerin kornasına basınca sürücüye minik elektrik verilsin. Neyse konumuza dönersek yok kalabalık bize göre değil. Yemeğimizi bir lokantada yedik. Yola devam.

dsc_0573

Yola devam ama nerede kalacağımızı bilmiyoruz. Çatalbaş ailesini İstanbula dönmek üzere Marmaris otogarına bırakıyoruz. Kenara çekip haritamızı açıyoruz. Elimizi koyalım ve oraya gidelim. Kalabalık olmayan, ama daha önce gitmediğimiz bir yer olsun. Saat 17.00 olmuş bu arada. Biraz hızlı hareket etmek lazım yoksa sokakta kalmak içten bile değil. Bir kaç yere telefon açıyoruz. Yerler hep dolu. Acaba bizde mi İstanbula dönsek diye iç geçirirken “Dalyan”?! diyip, hemen yola koyuluyoruz. 45 km kadar gidip sağa arabayı çekip bir iki yere telefon açıyoruz. Yine yerler dolu. Tabiki haftasonu olduğu aklımıza sonradan geliyor. Her yer doludur? Ne yapsak diye birbirimize bakarken önünde durduğumuz “Ekincik” tabelasına bakıp birbirimize gülümsüyoruz. Burayı hep isteyip gidememiştik. En kötü arabada uyuruz diyip, yola koyuluyoruz çünkü bir yarım saat içerisinde hava kararacak. Köylerin arasından geçiyoruz. Muğla yolundaki sapaktan Ekincik koyu 30 km. Yollar virajlı. Neredeyse 40 dk sürüyor.

Ekincik Koyu
Yol boyunca size tertemiz, mis gibi dağ manzaraları eşlik ediyor. Sırf bu manzaralar eşliğinde ilerleyebilmek için bile buraya gelinir. Yollar hiç beklemediğimiz kadar düzgün ve genişletilmişti. Tabi bizi hep böyle güzel yollarda bir de korku alır. Ulaşım ne kadar rahatsa insanoğlu o kadar hızlı kirletiyor.

dsc_0586

Bir yol ayrımında kocaman tabela yapmışlar buradaki otel ve pansiyonlar için. Tam önünde durup telefon açmaya başladık. Neyseki açtığımız her otel ya da pansiyonda bir iki oda mutlaka boş bulduk. Bu sefer de en ekonomik kalabileceğimiz yeri aramaya başladık. Bizim tercihimiz “Akdeniz Hotel” oldu. Kişi başı 45 tl. Sabah açık büfe kahvaltı, akşam açık büfe yemek dahil bu fiyata. Telefonda bizimle oldukça kibar konuşan ve konuşmaya kendini tanıtarak başlayan, yıllar önce İsviçreden kesin dönüş yapmış Fatoş bey, sürekli bu işi hobi olarak para kaygısı olmadan yaptığını memnun kalacağımızı söylüyordu. Oteli bulduk. Hava karardığı için artık biraz da kaderimize razı olduk. Ancak odalar çok geniş ve temizdi. Fatoş bey suyun da parasız olduğunu söyleyince tabiki daha da şaşırdık. Çünki çoğu otel yazın sıcak günlerinde sudan da rahatça para kazanıyordu.

dsc_0594

Hatta daha da enteresanı otelde içecek satmıyor. Hemen ileride sokağın köşesinde bakkal var. Ben zaten burada para kazanıyorum. “-Herşeyi ben satarsam buranın yerlisi, köylüsü, diğer esnafı ne kazanacak” diye anlatınca da bizden büyük bir alkış aldı. Tam yemekte canınız kola, meyve suyu çekiyor olmadığını hatırlıyorsunuz. Ancak hemen 50 m ilerideki bakkal almak keyifli. Yani en azından düşünce oldukça ince. Umarız buranın esnafı da Fatoş beyin inceliğinin farkındadır.

İki gece kalıyoruz. Denize yürümeniz gerekiyor. Sabah uyandığımızda görmediğimiz birçok detay ile karşılaşıyoruz. Otelin terasından işte Ekincik koyu! Bitmemiş kaba yapılı tuğlalı inşaatlar (15 yıldır o şekilde duruyormuş denize sıfır..!*!) Belediyenin kazı çalışmaları, toz toprak (ulaşabildiğiniz bir yol var, onu da kazmışlar, toz bulutunun içerisinden ilerliyorsunuz!) Madem kazı yapacaksın yaz dönemini bitir sonra yap..yada hızlı hızlı hemen yap.. insanlar turistler tatile geliyor. Neyse..söylenmek yok. Sahile iniyoruz.

dsc_0600

Bu güzel Ekincik koyu’nda kumsalında bir kaç tane otel ve pansiyon var denize sıfır. Hafta sonu olduğu için Köyceğiz tarafındaki herkes buraya denize gelmiş sanki. Bir kalabalık. Sahil uzun ve büyük herkese yetecek kadar alan var. Ama tabiki herkes restoran, duş ve otellere yakın olan kısımda girdiğinden belli bir bölge çok kalabalık. Yemek istediğinizde buradaki restoranlar hiç pahalı değil. Aksine insanlara veresiye bile açmışlardı. Hemen yan tarafta birde çadır kampı bulunuyordu. Herkes birbirini tanıyor, samimi bir hava vardı. Sanki bir biz yabancıyız :)

dsc_0599

Ekincik Koyu’ndan Dalyan’a küçük tekneler gidiyor. Gün içerisinde Dalyana ulaşmak bu kadar basit ve keyifli. Aynı şekilde oradan da Ekincik koyu gelişler var.
Şezlong arıyoruz, toplamda 50 şezlong var zaten. Bunların 40’ı kırık ve parçalanmış. Bulduğunuz sağlam parçaları birleştirerek kendinize bir şezlong oluşturmaya çalışıyorsunuz. Yok yok..hayalimizdeki Ekincik koyu böyle bir yer olmamalıydı. Yani belediye, muhtar kim bakıyorsa; arkadaşım yap paralı şezlongu ama sağlam olsun. Girişe bilet kes ama hizmet olsun! Arabanın bagajında hazır duran bizim kamp sandalyelerimizi alıyoruz başka türlü bir gün geçmez. Tüm gün denize girmeden kitabımızı okuyup sahilde oturuyoruz. Ama Ekincik Koyu’na çok yazık etmişler. Yollarda gelirken köylerin içerisinden geçerken hayal ettiğiniz koy’dan eser yok. Kültür Bakanlığı buralardaki yapılara el atsa çok iyi olacak. Herkes kafasına gore ev, bina, otel çıkmış. Bazen düşünmüyor da değiliz? Burası Almanya’da bir plaj olsaydı böyle mi olurdu? Ya da bir Fransa’da koy olsaydı? Bu boşvermişliği anlamıyoruz.

Gece iki gibi otelimizden ayrılıyoruz. Fatoş bey de mutlaka bu kötülükleri sitenizde anlatın, Kültür Bakanlığı harekete geçsin diyor. Defalarca şikayet etmiş, aramış taramış hiçbirşey çözülmüyor, belki sizin yardımınız dokunur dedi.

Aslında herkes üstüne düşeni yapsa kimseye gerek kalmayacak ama…Sonuçta Ekincik Koyu’nu görmediğinizde inanın pek birşey kaybetmiyorsunuz.. :(  Bekle bizi İstanbul, tatili bitirdik. Geliyoruz.


Ağu 29 2009

Yaz Tatili 2. Bölüm: ‘Bozburun, Kızkumu, Selimiye, Dirsek Bükü, Bayır Köyü

Okuyamayanlar için; Yaz Tatili 1. Bölüm için Tıklayınız.

Bozburun
Üşür vaziyette Karaburun’dan yola çıkıyoruz. Alaçatı ya da Çeşme’de konaklama yapalım diye düşündük ama İzmir’de oturan arkadaşımız bize oralarda da şu anda oldukça fazla rüzgarın bulunduğunu hatırlatıyor.
bozburun
bozburun_liman

Hemen yönümüzü Akdeniz’e daha yakın yerlere çeviriyoruz. Neresi neresi diye düşünürken daha önce bulduğumuz ancak vazgeçtiğimiz Bozburun’a yöneliyoruz. 5 saat sürecek yol ama çokta önemli değil. Yolculuk bile keyifli bizim için. Bir hız kendimizi Muğla otoyolunda buluyoruz. Yollar çok güzel her yer çift yön olmuş, sık sık radar var.
bozburun_ustten

Marmarise yaklaştıkça hoşumuza giden bir değişim başlıyor. Her yer alabildiğine yeşil. Yemyeşil derler ya aynen öyle. Marmaris-Bozburun arası 50 km. Marmaris içerisinde biraz vakit geçiriyoruz. Yemek, benzin, dergi kitap derken akşam üzeri yapıyoruz saati. Her yer turist kaynıyor. Bol bol İngiliz gelmiş. Yüksek sesle bağırış, konuşmalar..haykırmalar..Bu İngilizler de kendilerinden başka kimse saygı duymuyor. Off devam..vakit kaybetmeyelim. Sessizliğe doğru yola devam.

Bilmeden yolu uzatarak İçmeler üzerinden orman içerisinden Jip safarilerinde kullandığı yol ile Bayır köyüne varıyoruz. Buradan tekrar anayola bağlanıp asıl gitmemiz gereken yola bağlanıyoruz. Bu ara bağlantı yolu çok virajlı ancak muhteşem manzaralar eşliğinde ilerliyorsunuz. Bu yolu hafızamıza yazarak devam ediyoruz. Bir süre sonra deniz eşliğinde yol alıyoruz. Bir manzara bu kadar mı güzel olur. Tablo gibi. Yatlar gelip geçiyor. Her yer yemyeşil..
dsc_0207
dsc_0210

Bozburuna vardığımızda aracımızı bir okulun bahçesine park ediyoruz. Okullar kapalı olduğundan zaten burası otopark olarak hizmet veriyor. Zaten toplasanız 10 araba yok bile. Ahprodite otele gitmeden önce kısa bir yürüyüş yapıp şehri tanımak istiyoruz. Bir liman ve bir kaç sokaktan oluşan merkezi dolaşmamız 15-20 dakika sürüyor. Bir yerli teyze ile konuyoruz. Onlarda bize Aphrodite otelin iyi olduğunu söylüyor. Bu gibi küçük yerlerde yerel insanın önerdiği yerleri dikkate almakta fayda var.
dsc_0167

Telefon ile yola çıkmadan yer ayırtmıştık, hemen artık daha fazla vakit kaybetmeden geldiğimizi haber veriyoruz. Bozburunun pansiyonlarının arasından sahilden geçip araba ile gidilecek son noktasına kadar gidip aracımızı park ediyoruz. Bir bakıyoruz ki otelimizin transfer aracı gelmiş. Tekne ile bizi otele götürüyorlar. O kadar keyifli ki, araba yok, motosiklet gürültüsü yok. Çıt yok! Suların sesi, kuşların cıvıltısı, teknelerin süzülüşünü izleyerek 5 dk. Ilerideki otelimize varıyoruz. Sıcak bir karşılama. Belliki burada keyifli geçecek. Bu arada terliyoruz! Evet bu çok hoşumuza gidiyor. Hava sıcacık. İşte yaz yahu! Karaburundan sonra işte şimdi tatile çıktığımızın farkına varıyoruz. ☺
dsc_0452

Aphrodite Otel toplamda 18 odası olan bir aile işletmesi. Biz burayı internetten bulup geldik. Geceliği kişi başı 75 TL. Bu fiyata sabah kahvaltı ve akşam yemekleri dahil. Denize sıfır. En hoşumuza giden özelliklerinden birisi akşam yemeklerinde siz neyi isterseniz onu yapıyorlar. Hiçbir kısıtlama yok. Zaten sürekli , kırmızı et, tavuk ve balık var. Bunlardan hiçbirini canınız istemedi dolma yemek istediniz. Hemen akşama hazır. Öğlen yemekleri ve içecekler bu fiyata dahil değil. Akşamları ana yemeklerden önce büyük bir masa sırf zeytinyağlılardan (en az 15-20 çeşit) oluşuyor. Açık büfe. ☺
dsc_0222

Çalışanlar özellikle Yavuz bey efendiliğiyle, saygısıyla, Çetin bey espirileriyle ve herkese takılmasıyla eğlenceli bir ortam oluşuyor. Zaten çok kalabalık olmadığı için bir iki akşam içerisinde bir çok tanıdığınız ve dostunuz oluyor. Kimse sizi birşeyler için sıkmıyor, zorlamıyor. Odalar standart, yeterli. Tabi yılların verdiği bir yorgunluk var otelde artık. Biraz yenilenmek istiyor. Ancak bu güzel bir tatil geçirmeye mani değil. Hergün temizliği yapılıyor. Küçük bir otel, denize sıfır oturuyor, nefis sakinlik ve huzur içerisinde yemeğinizi yiyorsunuz, denize yine sakin sakin kalabalıktan uzak giriyorsunuz. İşte büyük otellerde olmayan sakinlik, dinginlik. Oh yahu. ☺ 5 gün kıpırdamadık bir yere. İnanılmaz dinlendik. Bu arada burayı tercih edeceklere küçük bir dip not, otel seneye güzel bir tadilattan geçebilirmiş bilginize ☺

Bir akşam Bozburuna inip yine biraz dolanalım dedik. Topu topu yarım saat sürüyor. Bir çok café, restorant limanda var. Buralarda keyifli vakit geçirebilirsiniz. Bozburun aslında yatçıların uğrak bir noktası olduğundan hergün önünüzden onlarca yat geçiyor, geliyor, demirliyor. Bu sebeple zaten 2000 olan yerel nüfustan ziyade yabancıları görmek mümkün olabiliyor.
dsc_0372

Son günümüzde otelin teknesi ile bir tekne turuna katılıyoruz. Tekne çok büyük olmadığından 10 kişi ile yola koyuluyoruz. Çevre koylara yapacağımız günübirlik bir tur. Yavuz kaptanlığında yola koyuluyoruz ancak koydan çıkar çıkmaz daha da bir güzellik bizleri şaşırtıyor; karşıdaki adalarda tarihi kalıntılar var, kızkumu gibi toprak yer yer suyun içerisinde yerler oluşturmuş, denizin berraklığı pukhet adası resimlerine benziyor..v.s..yani her yanıyla bizi şaşırtmaya ve etkilemeye devam ediyor Bozburun. Hatta “Dirsek bükü” adlı koyda denizin dibindeki canlıları bile çıplak göz ile seçebilmek çok etkileyici. Bu koyu mutlaka görün. Koyda enterasen olan birde Restorant var. Elektriği, yolu ve suyu olmayan dağın bir kenarına yapılmış. Nasıl yapılmış, kimler izin vermiş hatta ruhsatı varmı onu bilmiyoruz ama yatçıların en uğrak yeri olduğu kesin. Fiyatları da ucuz değil. Bu tekne turu için kişi başı 30 TL ödedik. Bu fiyata içecek ve yemek dahil değil.
koylar

Dağları boz. Adından da belli olduğu gibi. Ancak otelimiz yemyeşil olduğundan bunu hissetmiyorsunuz. Denizi tertemiz. Sabah saatlerinde neden bilmiyoruz küçük küçük deniz anaları geliyor. Ancak yüzerken bir rahatsızlık vermiyorlar. Sürekli her yanınızdan balıklar geçiyor. Sabah ve akşam üzeri deniz çoğu zaman çarşaf gibi oluyor. Reddedemiyorsunuz denizi ☺. 5 gün sonra herkesle vedalaşıp artık Bozburun’u geride bırakma zamanı. Kalan son 2-3 günümüzde çevre koyları gezip Turunç’ta kalmayı planlıyoruz. Bir çok yerde övgüsünü okuduk. Gezimize otelimizde tanışıp çok sevdiğimiz Çatalbaş ailesi ve minik fenerli Hüseyin ile devam ediyoruz.

Kız Kumu
Bir doğa harikası. Kumlar, taşlar ve çakıllar denizin belli bir bölümünü doldurmuş ve insanların yürüyerek geçebildiği bir alan oluşturmuş. Eğer Selimiye tarafına giderken yolda denizde yürüyen insanlar görürseniz işte burası.
dsc_0296
dsc_0282

Birde hikayesi var: Sevgilisine ulaşmak isteyen kız, eteğine kumları doldurarak denizden ilerliyor, kumları bitince de ulaşamadan boğulup ölüyor.

Bu doğa harikasına biz de Bozburun’dan bir öğlen geldik. Bakalım, görelim, fotoğraf çekip hatta belki de günümüzü burada geçiririz diye. Otelin minibüsü Marmaris’e giderken bizi burada indirdi. İner inmez bir gürültü, bir müzik. Burada bir-iki restoran buluyor, denize sıfır, kız kumunun içerisinde, dip dipe. Bağırış çağırış, herkes müşteri kapma telaşında. İşletme sahipleri iki üç dev hoparlör ile, müziğin sesini bam bam açınca sanıyorlar ki bizler oturup birşeyler yiyip içeceğiz. Bir nevi Eminönü kalabalığı gibi bir yer burası. Bir doğa harikası bizlerin eline bırakıldığında yapabileceğimiz tek şeyi yapıyoruz: Görsel ve işitsel kirletmek!. Böylece hiçbir cazibesinin kalmamasını sağlayıp bu işten birde ekmek yiyememekten şikayet etmek! Bir 15 dk. Zor dayanıp anı fotoğrafı çekip hemen sessizliğin hükum sürdüğü Bozburun’a tekrar dönüyoruz. Ancak bu o kadar kolay olmuyor. Minibüslerin her 2 saatte bir geçtiğini öğreniyoruz. Beklemekten başka çaremiz yok. Sabır..sabır..Siz mutlaka ama mutlaka kendi arabanız ile gitmeye çalışın.

Selimiye
Bozburun – Selimiye arası 7 km. 10 dk. bile sürmüyor. İçme suyu gibi berraklıkta, çarşaf gibi bir deniz karşılıyor bizi Selimiye’de. Burası Bozburundan daha gelişmiş duruyor. Küçük Bodrum gibi. Ama aynı zamanda şık. Gelen yatların büyüklüğünden ve güzelliğinden de anlaşılıyor.
dsc_0485
dsc_0481

Küçük bir kent burası da. Yine tabiki sahili en hareketli kısmı. Bozburunun hemen arkasında bir yerleşim yeri ve bir anda doğa değişime başlıyor. Buradan itibaren her yer yemyeşil. Limanın içerisindeki denizin bile temizliğinden bahsederken bir anda onlarca, yüzlerce belki de binlerce balık suyun üstünden hoplayarak bize doğru gelmeye başlıyor. Bir anda donup kalıyoruz ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Bir kaç dakika süren bu enteresan olayı hemen yanımızda bir balıkçı durumu bize açıklıyor. Büyük bir balık küçük balıkları yemek için kovalıyor. ☺
Selimiye’de Bozburun gibi temiz, naïf ve güzellikler içerisinde bir yer. Hatta Bozburunun sadeliğinden sıkılanlar için ikinci bir alternatif olabilecek bir yer. Bakın yine uyarıyoruz: Buralar tatil için sakinlik arayanların yeri ☺ Yola devam ediyoruz. Bundan sonraki hedef Şelale ☺
dsc_0465

Şelale
Selimiye’den Bayır Köyü istikametine gidip köy tabelasından girmeyip 1km daha ilerlerseniz sağda tabelasını göreceğiniz ve jip safaricilerin uğrak noktası olan bir yer burası. Bir 5 dk toprak ve stabilize yoldan ilerleyip vardığımız noktada bulduğunuz bir yere park ediyorsunuz. Zaten heryerde jip safari kalabalığı ve nedense bu tura katılanların sürekli arabalardan bağırmaları? Her arabada en az 5-7 kişi olduğunu unutmayın ☹ (Yine İngiliz ve Arap turistler..?!?)
dsc_0512
dsc_0507

dsc_0526

Bizde patikadan herkesin gittiği istikametten ilerliyoruz. Ancak çok kalabalık. Yine de herşeye rağmen yeşillikler içerisinden ve serin serin yürümek çok keyifli. Hatta yeşilliklerden gökyüzünü göremiyorsunuz. Şelale çok yüksek değil. Yaklaşık 10-13 m. gibi bir yüksekliği var. (Binlerce yıllık kaya da yine kazınmış isimlerimiz var.) Suyu resmen çivi. Bir 10 dk. durmak mümkün değil. Yemek yiyebilecek yeşillikler içerisinde bir kaç ufak yer mevcut. Buralarda gözleme türü şeyler bulabilirsiniz. Bağırışlar onların olsun, biz yolumuzu Bayır Köyü’ne çeviriyoruz.

Bayır Köyü
Nefis virajlı ve keyifli yollardan bir 10 dk. sonra ulaşıyoruz köy’e. Meydanda oturacak bir iki yer var. Tam ortasında 2000 yıllık bir çınar ağacı var. inanışa göre bu çınarın etrafında 7 tur atmanın hem insanın ömrünü uzattığı hem de sağlık ve mutluluk kattığı söyleniyor. Bizde aynısını yaptık, güle oynaya 7 tur. Yoksa 5 miydi? Bir süre sonra insanın başı dönüyor. Bu yüzden kaç tur atabildiğimizi hatırlamıyoruz.
dsc_0539

Ancak enfes bir Portakal suyu içtiğimizi ve çalışan yerli insanın da çok kibar olduğunu hatırlıyoruz. Çınar ağacının gölgesinde oturmak, püfür püfür esen rüzgarın serinliğinde sohpet etmek çok güzel. Buraya uğramadan ömrünüze ömür katmadan geçmeyin. Şimdiki hedef “Çiftlik Koyu”.


Ağu 28 2009

gezipgorduk.com’u İphone ile takip edin

i-gezipgorduk
İphone veya İpod Touch sahibiyseniz, bundan sonra sitemize bakmak istediğinizde bu telefonlara özel yapılmış ergonomik tasarımımız ile karşınızda olacağız. Tek yapmanız gereken internetinize cepten bağlanıp, www.gezipgorduk.com yazmak.

Konulara tıklamak oldukça basit, haberleri okumak ve yorumları izlemek ise oldukça pratik. İyi eğlenceler!


May 24 2009

Buram buram tarih kokan kent: ‘Safranbolu’-1

safranbolu_panorama1

dsc_0019Bu 19 Mayıs tatilinde küçük bir tur yapmak istiyoruz. 4 günlük tatil boyunca rotamızı bu sefer Batı Karadeniz’e doğru çeviriyoruz. Planlarımız ilk 2 gün Safranbolu, sonrasında 1 gün Amasra, günübirlik ise Bartın, Devrek ve K.Ereğli. Cumartesi günü hemen yola koyuluyoruz. İlk hedef yavaş yavaş Safranbolu..

İstanbul-Safranbolu 390 km.’lik bir uzaklığa sahip. 4-4.5 saat süren yolculuğun büyük bir kısmı Ankara-İstanbul otoyolunu kullanarak geçiyor. Sonra sırasıyla Karabük yoluna sapıyosunuz ve Safranbolu tabelalarını takip etmeniz yeterli. Safranbolu Karabük şehrine aslında 5-7 km uzaklıkta. Neredeyse şehir içerisinde kalıyor. Ancak Safranboluya geldiğinizde Karabük ile ilgili hiçbir şey kalmıyor aklınızda. Safranbolu’nun şok etkisi diyoruz buna biz.. İlk başta Karabük Demir Çelik Fabrikası’nı görüp şehri siyah dumanlara boğduğunu izlemek, hatta bu yüzden camlarınızı da kapamak zorunda kaldığınızda ”-iyimi yaptık acaba buraya gelmekle?” diye düşünürken 10 dk. sonra Safranboluya vardığınızda bunların hiçbirini düşünmüyorsunuz. Sakinlik, temizlik, muhteşem mimari sizi alıp götürüyor.

dsc_0438

Safranbolu iki kısma ayrılmış. İlk girişte göreceğiniz yeni Safranbolu, diğeri vadiden aşağıya indiğinizde sizi karşılayacak olan eski tarihi Safranbolu. Yeni Safranbolu kısmı açıkçası bizlere hiçbir şey vaat etmediği gibi, tamamen karmaşık yoğun bir kasaba havasında. Burada da kalacak bir kaç otel/konak bulmak mümkün. Ancak bizim kalacağımız konak Tabağ Ahmet Bey Konağı(35TL kişibaşı, kahvaltı dahil) eski Safranbolu içerisinde. Hatta merkezinde. Henüz otoyolda ilerlerken, konak sahibi olan Cengiz bey bizi arayarak, dikkatli olmamızı söylüyor, hayırlı yolculuklar diliyor. Aslında misafirperverlik bizim için otobanda başlıyor. Şehir meydanına geldiğimizde aramamızı tembihliyor. Henüz kendisini tanımıyoruz bile, daha öncede hiç görmemiş duymamışız..Ancak içimiz rahatlıyor varacağımız noktada samimi bir sıcaklık bulacağımızı hissediyoruz.

dsc_0439

Eski Safranbolu meydanına geldiğimizde birçok tur otobüsü geliyor gidiyor, bir kalabalık var, herşey hareketli. Yoğun. Ancak orada bulunan Trafik Polisi’de bize yardımcı olarak aracımızı güvenli bir noktaya aldırıyor. Hemen Cengiz Bey’i arıyoruz. Bir iki dakika içerisinde geliyor. Meydandan 100-150m yukarıda Belediye otoparkına park ettiriyor. Otopark bile dolu, bir çok 34 plaka ve 06 plaka ile yanyana park ediyoruz. Bavulumuzu bile bize taşıtmıyor ve hemen yolumuzun nasıl geçtiğini soruyor. Sohpet ediyoruz. Bir pansiyondan ziyade sanki eski bir dostunuzun yanına gelmiş gibi hissediyoruz. Otopark’a 50m mesafede bulunan konağımıza giriyoruz. Zaten sokaktan geçerken bile etkilendik. Herşey bundan 200-300 yıl önce nasıl ise büyük ölçüde yine aynı biçimde. Konakta 7 oda var. Her biri mimari anlamda farklı. Kapıları ortak avluya bakıyor. merdivenleri çıkarken gıcırdayan tahtalar aslında 300 yıllık bir konağın size selamı. Hoş bir eski kokusu var. Bu koku gezi süresince gezidiğimiz tüm konaklarda bizimleydi.

tabagahmetbeykonagi

Odamıza giriyoruz. Tek kelime ile muhteşem bir oda bizi karşılıyor. Sedirler boylu boyunca tüm odayı kaplıyor pencerelerin önünde, ahşap dolaplar oymalarıyla bir sanat eseri gibi. Ancak..bir saniye? Tuvalette olacaktı odada? Buralarda bir yerlerde olmalı.? Giysi dolabı olarak açtığımız dolabın içerisinden duş ve tuvalet çıkıyor. Alışık olmayanlar için zor bir durum. Ancak burada doğal bir mimaride yaşamı tatmak istiyorsanız böyle olması en doğrusu..Neden böyle hemen anlatalım; Konaklarda  ‘Gusulhane’ denilen dolapların içerisinde yıkanabilen bir bölüm bulunuyor. Normal yıkanmalarını ise o dönemlerde insanlar hamamlarda karşılıyor. Bir hamam kültürü var. Dolap içerisinde olmasının tek sebebi hem yerden kazanmak, hemde kapakla kapattığınızda yüklük olarakta kullanabilmek. Acil ihtiyaç halinde kullanılıyor anlayacağınız.. :) Günümüzde de bu alanlar aynı biçimde duş ve tuvalet olarak kullanılıyor ancak bu artık fayanslı ve lavabolu biçimde.

dsc_0253

Konakta Cengiz bey ailesi ile birlikte hizmet veriyor konuklarına. Konuklar diyoruz çünkü burada bir aile ortamı var. Herkes birbirine sıcak ve samimi. Sizi rahat ettirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Tarihi konaktan sonra en beğendiğimiz hizmeti kahvaltı. Eşim ve benim için en önemli öğün. Canınız ne isterse söylemeniz yeterli. Elde var ise paylaşıyor Cengiz bey. Bir sabah börek geliyor, diğer sabah tavada tereyağlı yumurta. Herşey leziz. Ayrıca yemek odasındaki soba bizi bitiren şey oluyor. Sürekli soba üzerinde kızartılan ekmekler, sobada pişen çay. Aman Allah’ım..birinin buna dur demesi gerekiyor..Lezzet üstüne lezzet..Birde konakta her akşam bir süpriz oluyor. Bir akşam meyve tabakları ikram..bir akşam patlamış mısırlar ikram..v.s. Safranbolu’nun tarihi ile ilgili, konak ile ilgili bir çok sorunun cevabı Cengiz bey’de mevcut. Bize bu keyifli vakti geçirten Cengiz bey ve ailesine teşekkür ediyoruz. Özellikle tatil dönemlerinde yer bulabilmek Safranbolu’da sıkıntılı. Bu sebeple önceden yer ayırtmak çok önemli. (Bu arada konakta akşam yemeği verilmiyor.)

Neşemiz yerinde. Eşyalarımızı yerleştirip hava kararmadan şehirde bir ön gezinti yapmak istiyoruz. Kaldığımız yer merkezdeki bir çok yere 5-10 dk. uzaklıkta. Hemen yokuş aşağı yürüyerek geldiğimiz meydana doğru ilerliyoruz. Bizi Kazdağlıoğlu Camii karşılıyor. Tarihi bir camii. Güzel ışıklandırılmış. Hala kullanılmakta. Ne kadar özlemişiz parke taşlarda yürümeyi. Birçok şehirde modernlik adına asfalt dökülüp bu taşlar kaldırılırken burada korunması çok anlamlı. Heryerde bol ışıklı lokumcular var. Hiçbiri ısrarcı değil tam tersine size yürüken tepsi ile lokum ikram ediyorlar tatmanız için. Çarşı içerisine doğru yürürken hemen köşede bir cam ustası dikkatimizi çekiyor. Üfleyerek ısıttığı camlara şekil veririken sanatkarlığını konuşturuyor adeta. Onlarca kişi yolda durup izliyor bu nefis gösteriyi. Aslında Cumartesi olmasından dolayı her yer kalabalık. Pazar günü bu kalabalık azalıyor çünkü turların büyük kısmı kahvaltının ardından Amasraya doğru yola çıkıyor.

dsc_0009

Sağlı sollu heryerde incik boncuk satan, hediyelik eşya satan, safran bitkisi ve şifa dağıtan otlar satan dükkanlar bulunmakta. Yürüyoruz. Yukarıdan aşağıya. Sağdan sola..Her sokak birbirinden farklı ve daha güzel. Bir önceki sokak diğerini aratmıyor. Kahvenin önünden geçerken bile onlarca kare fotoğraf çekmeniz mümkün. Eski topraklar, yaşlı amcalar oturmuş sohpet ederken bir yandan da size gülümsüyor hoşgeldiniz diyorlar. İçimiz bir hoş oluyor. İşte unuttuğumuz, aradığımız insanlığı burada buluyoruz.. Birbirine selam veren, halini hatrını soran insanlar burada toplanmış. Soru sorduğunuzda cevap alıyorsunuz. Merak ettiğinizde anlatıyorlar..Oh ne güzel! Bu kadar keyifli bir şehirde insanlarda keyifli oluyormuş demek ki?

dsc_0420

Safranbolu’nun belki de doğasında, tarihinde var bu naiflik. Gerçi bunun çok bozulduğunu anlatanlar var ancak bize büyükşehirlerden sonra muhteşem geliyor. Hatta eskilerde kahvede toplanan ileri gelenler, durumu iyi olmayan köylüye aralarında para toplayıp eksiğini alırlarmış. İnek mi istiyor..hemen alınırmış..tarlası için saban lazım..hemen alınırmış..evlenmek isteyenlere eş bulunurmuş. Bunun gibi bir çok güzel şey anlatılıyor eskiye dair. Herşey paylaşmaya yönelik. Asla ‘ben’ ruhu oluşturulmamış. ‘Biz’ denmiş. Ancak artık günümüzde bunu mum ile arıyoruz. Şehirde ne sorarsanız sorun tarihi ile ilgili en az 200 yıl duyuyorsunuz. Hatta kimi eserlerde bu 350-400 seneye varıyor.

dsc_0230

dsc_0042

Safranbolu’da gördüğünüz tüm eserlerde herşey düşünülmüş. Heryerde bir mesaj, incelik buluyorsunuz. Hatta şehir planlaması bile en ince ayrıntısına kadar hesaplanmış. Şehrin sanayisi, ticareti eskilerde dericilik. Üretim tabakhanelerde gerçekleşiyor. Hatta bu üretim kısa bir süre öncesine (20-30 yıl) kadar varmış. Tabakhaneleri kurmak için yer seçimini şehrin tarım arazisi olmayan kısımına yapıyorlar, daha da ayrıntısı rüzgar kötü deri kokusunu şehre doğru kokutmasın diye rüzgarın estiği yönün tersine kuruyorlar, hatta tabakhanede çalışan insanlar kötü kokar ise namazını kılmak isteyen cemaat diğer insanları kokusu ile rahatsız etmesin diye Tabakhane Camii’ni yapıyorlar. Bu tabakhanelerin olduğu kısmın ortasından dere geçiyor, ki temizlik sıkıntı olmasın diye..v.s… İnanılır gibi değil. Bundan 400 yıl önce bir şehir yapılanıyor ve herşey en ince ayrıntısına kadar hesaplanıyor. Günümüzde tarihi eserleri yıkıp yıkıp alışveriş merkezi yapmak isteyen anlayış acaba bu şehri kuranların torunları değil midir? Gözlerimiz doluyor günümüzü düşününce.

dsc_0225

dsc_0375

Şehirdeki muhteşem mimari ile ilgili bir kaç anektod daha verelim sizlere, evlerin iki sokağa bakan köşesi dik bir biçimde değil, yuvarlatılmış bir biçimde yapılıyor. Bunun amacı sokaktan gelip geçen insanlar birbirlerini görüp selamlaşsınlar diye. Diğer türlü bir anda sokaktan geçecekken böyle, yumuşak bir biçimde geçiliyor. Konaklarda çeşme yapılacaksa eğer her iki sokağa bakan kısımlarına yapılarak hem sokak komşularına hem de tanımadıklarına su ikramında bulunuyorlar. Evlerin gelen misafiri görecek kısımları inanılmaz bir estetik ile yapılarak dışarıdan sizi görmesi engelleniyor. Böylece gelen sizi görmezken, siz gelenin kim olduğunu görebiliyorsunuz. Herşey düşünülmüş..herşey..Bir nesneyi değerli kılan da üzerindeki detaylar, incelikleri değil midir?


Oca 27 2009

Abant Gölü’nde kar keyfi

Yine içimiz kıpır kıpır. Bir süredir hareketsiz kalmışız da içimiz sıkılmış. Cumartesi günü canımız kar istiyor, doğa istiyor, lezzetli birşeyler yemek istiyor… Ama aynı zamanda trafik sıkıntısı çekmek istemiyoruz. Kısa bir süre düşünüp kendimizi Ankara-İstanbul otoyolunda buluyoruz. Hiç ama hiç acelemiz yok. Yeterki yolculuğumuz keyifli geçsin. Saat 13.00 gibi yola koyuluyoruz. Yol zaten otoban ve İzmit’ten itibaren araç sayısında gözle görülür bir azalma da oluyor.

Abant’a kadar olan tüm yolculuk toplam 2 saat sürüyor. Buna durup benzin almak dahil. :) İki farklı çıkış oldu Bolu tünelinden sonra Abant çıkışı için. Birincisi Bolu dağını aşıp, tekrar otobana girmeden, kavşaktaki yönlendirmeyi takip ederek, ikincisi de yine Bolu tünelini geçip Abant çıkışını takip ederek. Biz bu yollardan ilkini klasik olanı kullanıyoruz. Aslında Bolu dağını tırmanma sebebimiz birazda nostalji yaşamak. Biraz duygulandık dağı tırmanırken çünkü artık yollarda tek tük araçtan başka kimseleri göremiyorsunuz. Heryer boşalmış. Birçok restoran kapısına kilit vurmuş. Eskiden sürekli uğradığımız ‘İsmail’in Yeri’ ise bu nostaljiyi yaşatırcasına ayakta, açık, direniyor bu yaşananlara. (Bu arada İsmail’in Yeri yeni yerini Bolu Tüneli’ne gelmeden açtı, büyük ve dışarıdan oldukça güzel gözüküyor, ancak içeri girmedik..)

Abant ayrımından ayırılıp artık ana yoldan uzaklaşıyoruz. Yağmur başlıyor. İstanbul’da 15 derece olan sıcaklık 2 saat içerisinde 3 dereceye iniyor. Her yerde karlar var, yol hariç. Milli park olduğundan Abant gölü girişinde görevli, araç için bilet kesiyor ”6 Lira”. Sağlı sollu tur otobüsleri park etmiş, kısa bir süre park edebileceğimiz bir yer arıyoruz. Yolun kenarına bırakıyoruz en sonunda. Bizden sonra gelen ve bizi gören araçlar da arkamıza park ediyorlar ve yol kenarı park alanı 15 dakika içerisinde tarafımızdan oluşturulmuş oluyor.

Arabamızdan iner inmez şoklama gibi bir soğukla karşılaşıyoruz. Mis gibi dağ havası soğukla beraber bizi kendimize getiriyor. Her yerden eriyen kar suları akıyor. Yağan yağmur bizi Abant gölüne getirdikten sonra duruyor. Kısa bir yürüyüş yapıyoruz. Aslında göl etrafında yapabilecekleriniz sınırlı, biraz yürüyüş, belki fayton turu, gölün çevresinde bulunan otellerde bir yemek..yanında birazda manzara..hepsi bu..

Göl tamamen buz tutmuş. Çok romantik gözüküyor. Ağaçların arasında sürekli bir sis tabakası, hareket halinde enfes gözüküyor. Elimiz sürekli denklanşörde. Bir süre sonra iliklerimize kadar işleyen soğuk karşısında dayanamayıp yemek yemek için göl kenarındaki cafe-restorant’a yürümeye başlıyoruz. Bu arada tur otobüsleri saat 16.00 ya doğru gidiyorlar ve ortalık bir anda sessizleşiyor.

Göl kenarındaki cafe-restoran muhteşem bir manzara sahip konumda. İçeride çıtır çıtır yanan odun ateşi de mevcut. İşte bu bizi kendimize getiriyor. Yemek olarak köfte söylüyoruz. Etler lezzetliydi, genel olarak sıkıntı yok ama servis biraz zayıf. Çok fazla bir beklenti içine girmeyin. 5 köfte, 5 alkolsüz içecek, 5 çay v.s. 85 lira hesap geldi. Kredi kartı da geçiyor. Konaklama yapmak isteyenler için Abant Gölü’nde bir kaç büyük otel bulunmakta. Bunun haricinde Abant Gölü girişinde ise yolda gelirken bir kaç adet butik otel tarzında yerler mevcut. Sıkıntı olacağını düşünmüyoruz. Ama bizim geldiğimiz bu hafta okullarında tatil olmasıyla her yer dolmuş, tatillerde önceden yer ayarlamakta fayda var. 

Yemeğimizin verdiği rehavete kapılmadan tekrar akşam 18.30 gibi yola koyuluyoruz. Günübirlik olan bu Abant Gölü gezimizden mutlu mesud biçimde ayrılıyoruz. Aslında ne yalan söyleyelim şu an İstanbula dönmek hiç istemiyoruz.. Bir sonraki gezimizi sabırsızlıkla bekliyoruz..