Eki 22 2011

Sakarya – Çiğdem Yaylası

Canımızın sıkıldığı bir Cumartesi günü yaptığımız şipşak organizasyon ile Çiğdem Yaylası’nı keşfetmek için 3 araç ve 3 aile olarak hareket ediyoruz. Hava Ekim için normal sayılabilecek bir soğuklukta, ancak 1400 m rakımlı bu yaylanın oldukça soğuk olabileceğini öngörüp bebekler için gerekli donanımı hazırlayarak yola koyuluyoruz. Yolda Maşukiyede öğlen yemeklerimizi yiyip yolumuza devam ediyoruz.

200 km olan yol yaklaşık 3.5 saat sürdü yol ancak dura kalka, yemek yiyerek, çocukların oyun oynamasını bekleyerek zamanımızın bir çoğunu geçirdik. Bu gezide ilk defa değişiklik yaparak yaylaya giden yolun nasıl olduğunu sizlere kamera ile çekim yaparak göstermek istedik. Buradaki amaç ”-biz nasıl gideriz oralara? Yollar nasıldır acaba?”nın cevabı için. Linki burada buyrun. :)Hatta bunu geliştirerek çok farklı çekimler yapmakta bizlerin hayali.

Köylerin arasından inişli çıkışlı ve virajlı olarak yolları takip ediyoruz. otobandan ayrıldıktan sonra benzin istasyonu falan da bu ara yollarda bulunmamakta bu sebeple ihtiyaçlarınızı Sapanca ya da Hendek’te son olarak alabilirsiniz. Videodan da göreceğiniz gibi asfalt olarak başlayan yol önce stabilize, ardından toprak sonra da bozuk çamurlu bir yola dönüyor. Ama Ekim şartları için korkulacak hiçbir durumun olmadığını yolda kalma gibi bir şeyin sözkonusu olmadığını ekleyelim.

Yolların arasında kıvrılarak ilerlemek ve bir süre sonra temiz orman havasının ciğerlerinize dolduğunu hissetmek muhteşem. Temiz hava insanın hemen uykusunu getiriyor.  :) Yaylaya ne zaman varırız diye düşünürken bir anda kendimizi geniş bir düzlükte buluyoruz. Yayla karşımızda! Her yer alabildiğine yeşil. Muhteşem bir manzara ve öğrendiğimize göre ilkbahar ve sonbahar aylarında yaylada çıkan Çiğdem çiçeklerinden alıyor ismini. Biz çiçeklerden az sayıda görsekte hemen araçlarımızı park edip yaylada yürüyoruz. Keskin bir soğuk var. Sapancada olmayan kar burada mevcut. Yayla evlerinin bir kısmı ahşap yeni yapılanların bir kısmı ise beton. Böyle durumlarda betonun neden icat edildiğini sorguluyor insan.

Ormanın derinliklerinden ağaç kesme sesi geliyor. Tam bu sırada bomba atılmışçasına çıkan ses ağacın büyüklüğü konusunda bizlere bir fikir veriyor. Bir traktör bunları çekiyor. Ondan dönüş için farklı bir rota istiyoruz. Kısa süreli sohpet ediyoruz, çünkü soğuk artık iliklerimizde. Araba ile bölgeyi ekşfetmeye karar veriyoruz. Geldiğimiz yol yerine, yaylanın devamında yolun çatal olduğunu ve solu takip ederek otobana kadar inebileceğimizi söyleyen yaylanın köylüsüne teşekkür edip oradan ayrılıyoruz. Bir süre sonra yol daralıyor. Sağlı sollu dev ağaç kütükleri mevcut. Ağaçları keserken gördüğümüz insanlar bize yolun böyle olduğunu devam edebileceğimizi söylüyorlar. Geldiğimiz yola göre çok daha virajlı olan yolu inmek 1 saatimizi aldı ancak yaşattığı macera, manzara ve keyif süreden çok daha güzeldi.

Dönüş yolumuz üzerinde Adapazarına uğrayıp Köfteci İsmail’in yerinde ıslama köfte yiyoruz. Ortam güzel, yemekler lezzetliydi.

Mevsiminden dolayı pek fazla bir hareket kabiliyetimiz olmasa da Çiğdem yaylası geniş düzlüğü ve muhteşem yeşilliği ile güzel bir övgüyü hak ediyor. Yazın burada çok daha keyifli vakit geçirilebilir. Bu doğal güzellikler bozulmadan bir gün mutlaka burayı keşfedin.


Eki 18 2011

Poyrazlar Gölü

Piknik için bir süredir nereye gidelim diye yer bakıyorduk. Bu yer öyle güzel bir yer olmalıydı ki, güzel manzarasının yanı sıra, ormanı ve havasıyla içimizi açmalı, pikniğimizi yaparken de su gibi temel ihtiyaçlarımızı görebileceğimiz yerleri olmalıydı. Doğru yeri bulduk! O zaman anlatmaya başlayalım: Poyrazlar Gölü.

Öncelikle ulaşım çok rahat. Adapazarı merkezine 5 km uzaklığı var. Yani bir nevi yanı başınızdaki cennet. İstanbuldan yola koyulduk, Adapazarı’ndan Karasu istikametine döndük. Bunların hepsi topu topu 1.5 saat sürdü. Şehir merkezine olan yakınlığı sizi korkutmasın sanki onlarca km uzakta başka bir yerdeymişsiniz gibi bir his yaşatıyor. Sözkonusu piknik olunca tüm alet edevatımızı tabiki yanımıza aldık ancak unuttuklarınız için hemen göle 1 km mesafede bulunan köy bakkallarından temin edebilirsiniz. Orman bakanlığı gölün girişinde araç başına 5 TL ücret alıyor. Cumartesi günü geldiğimizden oldukça sakin olan göl etrafında bir tur atıyoruz. Nefis bir dinginlik hakim. Hava da çok güzel. Hafif esen rüzgar Temmuz sıcağını hissettirmiyor bile. Beğendiğimiz bir yere kuruluyoruz.

Oturmak için kamelyalar yapmışlar gölgelikli. Ancak biz ağaçların arasında bulunan ahşap masaları tercih ediyoruz. Arazinin geniş yapısı burada piknik yapan ailelerin birbirinden uzak bir şekilde rahatça dinlenmesini sağlıyor. Aynı zamanda ara ara çeşmeler ve tuvaletler mevcut. Böyle bir piknik yeri için seviniyoruz, bir anda gözlerimiz gülüyor. Ama sizlerin de bildiği gibi piknik cumartesi yapılmalı. Bunu unutmayın. Pazar günü gidenlerden buranın da panayıra döndüğü haberini aldık :) .

Piknik yapmak istemeyenler için de restoran ve kafeteryası mevcut. Hatta yemek istemeyenler gezmek isteyenler için de bisiklet kiralıyorlar. Gayet güzel ve yokuş olmadığı için de mantıklı. İsteyenler gölde deniz bisikleti kiralayarakta vakit geçirebilirler. Akşama kadar keyifli bir gün geçirdik. İstanbul’da yaşayıp şehir dışında güzel bir alan önerisi isteyenlere duyurulur. Daha da ayrıntılı bilgi için buraya tıklayabilirsiniz.


Eki 6 2011

ETS Tur ile tatil?

Burada bahsi geçen konu tamamen gerçektir. Olay artık davaya taşınmıştır, bu sebeple yorum katmadan anlatmaya çalıştık:

Geçtiğimiz hafta ETS tur ile Fransa gezisine katılmak isteyen bir arkadaşımız eşine de süpriz yaparak gezi ayarlamalarını yapıyor ve tura katılmak istiyor. Ne de olsa evlilik yıldönümleri ve bunu keyifli bir süpriz ile doyasıya yaşamak istiyorlar. ETS tur iki hafta sonraki tur için kayıt alıyor.

Bu sırada iki hafta içerisinde vize yetişir mi sorusuna ‘-Yetişir.’ Cevabını alıyorlar. Eşi üniversite öğrencisi ancak ETS acentesi evraklara ‘-ev hanımı yazalım’ diyor. İlk defa yurtdışına çıkacak olan dostlarımız acentanın yönlendirmesini doğru olarak kabul edip tüm söylenenleri harfiyen yerine getiriyorlar. İstenen tüm evraklar hazırlanıyor, teslim ediliyor ve 4000 küsür TL ödeme yapılıyor.

Evrakları 12 Eylül’de teslim ediyorlar. 16 Eylül’de vizeye ret cevabı geliyor. Ama sıkı durun bunu ETS söylemiyor. 19 Eylül’de telefon açıyor (ki görüşme bizim yanımızda oluyor) ‘-acilen gelin eksik evrak var imzalamanız lazım’ diye. Evrak nedir diye soran arkadaşımıza ‘-vize işlemlerinde muameleci için verdikleri para, vize çıksada çıkmasada geri ödenmez’ cevabını alıyorlar.

‘- Vize çıkmadı mı neden böyle bir kağıt imzalıyoruz?’ sorusunun cevabı ise yok hayır, prosedür..kem küm gak guk..İmzalıyorlar.

20 Eylül (1 gün sonra) ETS’den bir telefon geliyor. Vize çıkmadı.. Peki nedir durumumuz? Gelen cevap: ‘- Paranızı geri ödeyemiyoruz. Geri alma zamanını geçirdiniz çünkü.’

Bu cevap üzerine günlerdir telefonlar, görüşmeler yapılıyor. Genel müdürlük dahil her yer kapı duvar! Hiç bir sonuç yok. 12 Eylül evrak teslim, 16 Eylül ret cevabı. Bu tarihte haber verilse hem paralarını geri alabiliyorlar, ayrıca isterlerse eksik evraklarını tamamlamak için yeniden başvurabiliyorlar. Ama ETS tur ayın 20’ine kadar bekliyor, çünkü 19’una kadar itiraz gelirse parayı ödemek zorundalar. Yani bir nevi gasp gibi. Ödemeyi yapıp, hiç bir hizmet alamadıkları gibi bir de paralarını geri alamıyorlar.

Sonuç: Dava açıldı. Evlilik yıldönümü kutlaması planları yerine stres, telefon görüşmeleri, sıkıntı..

Haklı olarak tura katılacak olan arkadaşlarımız diyor ki acelemiz yoktu ki bizi niye acele acele ilk tura soktunuz vakit darsa bir sonraki turla gidebilirdik. Ayrıca Galatasaray Üniversitesi öğrencisi olan eşinin Fransa vizesinin almasının çok daha kolay olduğunu vize şirketinden kendi araştırmaları ile öğreniyorlar.

Burada yaşananlar bir ders niteliği taşıyor aslında. Hepimizin başına gelebilir. Burada Avrupanın en büyük tur operatörlerinden biri kabul edilen ETS’nin tutumunu anlamak mümkün değil. Gerekli dersi çıkarıp dikkat etmek lazım.

İlgilenenler olayın ayrıntılarını ve yorumları buradan okuyabilirler.


Eyl 17 2011

Yedigöller Milli Parkı



Güzel ve sıcak bir haziran günü havaların da sıcaklığını fırsat bilip Yedigöllere gitmeye karar veriyoruz. Eşyalarımızı ve sıfır kilometre özel yapım mangalımızı da bagajımıza alıp yola koyuluyoruz. Bu sefer bir farklılık yapıp Yedigöller içerisindeki Dağ Evi‘ni kiralıyoruz. Özel bir şirkete devredilmiş. Geceliği 200 tl. Bebeğimiz var ve geceyi rahat geçirmek istiyoruz. Buraya nokta koyuyoruz vee; konaklama maceramızın rezaletini yazının kalan kısmında lütfen heyecanla okuyun :)

İstanbuldan Cumartesi günü erkenden yola çıkıyoruz. Bolu’da hava güneşli gözüküyor. 3 saat sonra otobandan Bolu’ya varıyoruz. Eksiklerimizi bulduğumuz marketlerden ve son olarak da etimizi yine Bolu’daki şehir merkezinden alarak yola devam ediyoruz. Ulaşım için 2 seçenek var. Otobandan Bolu/ Yeniçağ çıkışından Bolu merkeze buradan da Yedigöller tabelasını takip ediyorsunuz. Bu aslında aynı zamanda dağ yolu tabir ettikleri yol. Diğer yol ise Mengen üzerinden ulaşım. Bu yol nispeten dağ yoluna göre daha güzel(miş). Biz gerek manzarası gerekse oksijeni için dağ yolunu kullanıyoruz.

Bolu merkez – Yedigöller arası 45 km kadar. Ancak yol stabilize, virajlı ve bozuk. Bu gözünüzü korkutmasın normal bir araba ile gayet rahat ulaşabilirsiniz. Tek kötü yanı ortalama hızınızın 20-40 km olması. Yolun keyfi muhteşem. Köylerin içerisinden geçiyorsunuz, yolu kapatan inekler, koyun sürüleri, yanda akan şırıl şırıl çeşmeler, yalaklar..Camı pencereyi açıyoruz içimize oksijeni alıyoruz. Hava bir anda soğuyor. Aslında güneş bir türlü çıkamıyor. Dağı tırmanmaya başladıkça da kış şartları ortaya çıkıyor bu yaz gününde. Yağmur, sis, çamurlar, büyük su birikintileri.. Bunlar aksine yolculuğumuzu daha da keyifli hale getiriyor. Yolculuktan keyif alıyorsanız bu yol tam size göre.. :)

Yolda küçük bir tabela ile karşılaşıyoruz: ”Telefon Türksel çeker”. Hakikaten de öyle. Başka hiçbir telefon çekmiyor. Yolun sonunda giriş için görevli bilet kesiyor ‘araba 8 tl’. Girer girmez de karşımızdaki güzel evlerin dağ evleri olduğunu anlıyor ve bu evde kaldığımız sürece yaşayacaklarımızı bilemeden :) anahtarımızı almaya müdüriyete restoranın olduğu bölüme gidiyoruz. Gördüğümüz yeşillikler ve manzara karşısında ağzımız açık kalıyor. Sımsıkı ağaçlar, yeşilin her tonunu yakalamak mümkün. Nefis manzara, kahvaltımızı yapıp anahtarımızı sonra alırız diyoruz, hemen gördüğümüz ilk masaya kurulup muhteşem bir açık hava kahvaltı keyfi yaşıyoruz.

Otel müdürü yemekten sonra bize anahtarı veriyor. Giriş 12.00 de çıkış 10.00′da diye de ekliyor. Evde herşeyin olduğunu, bir ihtiyaç halinde söylememizi tembihliyor. (Bir daha da ne müdürü ne de bize telefonda yardımcı olan bayanı görüyoruz.) Yukarıya eve çıkıyoruz. Bizi minik bir fare karşılıyor. Konaklamamız boyunca sürekli bizimle temasa geçmeye çalışan bu fare ara ara tahtaların arasından çıkarak heyecan yarattı. Odalara yerleşmek için (bizimle beraber kuzenlerimiz de çift olarak var) yukarıya çıkıyoruz. Yatakların üzerlerinde battaniyelerin arasında kurtlar, tırtıllar ve karınca orduları geziyor. Vaziyet çok kötü. Çünki bazı hayvanların vıcığı çıkmış karıncalar onu yatakta yiyiyor. Tuvalete girip elimizi yıkamaya çalışacağız ama umuma açık tuvaletler bile bu kadar kötü olamaz diyip elimizi sağa sola deydirmeden çıkıyoruz. bebeğimiz var güzel bir konaklama yapalım diye hayal kurarken perdelerinden, tuvaletine, yataklarından, mutfağına tam bir pislik yuvası halini almış nefis mimarili dağ eviyle karşılaşıyoruz.. Yanımızdaki gelen aileyle durumu paylaşıyoruz onlar da pislikten şikayetçi. Aslında dışarıdan baktığınızda evleri o kadar şirin ve güzel ki insan ormanda bir evim olsun hayali kursa ancak bu kadar güzel kurabilir. Ancak işletme kötü olunca orası azap halini alıyor.

Eşyalarımızı bırakıp etrafı dolaşıyoruz. Yedigöller Milli Parkı dev gibi bir alanı kaplıyor: yaklaşık 550 hektar. Burada adından da anlaşılacağı gibi 7 tane gölden oluşuyor. Sazlıgöl, İncegöl, Küçükgöl, Deringöl, Büyükgöl, Kurugöl ve Seringöl. Evlere en yakın olan Sazlı Göl’e yürüyüş yapıyoruz. Bir süre sonra puslu hava sağanak bir yağmura bırakıyor kendini. Biz de evden uzakta olduğumuz gibi kalıyoruz. Ama o kadar sık ağaç dokusu var ki bize şemsiye görevi görüyorlar ve çok az ıslanıyoruz. Yağmur durana kadar sesi ve suları izliyoruz, inanılmaz dinlendiriyor bizi. Akşam üzeri oluyor ve eve dönüyoruz mangal yakmaya. Kapıda fare bizi karşılıyor. :)

Hava bir anda soğuyor ve 9 dereceye kadar düşüyor. Yakacak odunlarımızı hemen karşıdaki depodan temin ediyoruz. Ne gelen var ne giden. Normalde haber vermek gerekiyor. Evler ve müdüriyet arasında 1-2 km yol var. Sürekli soru sormak için inmek zor. Zaten onların da pek derdi değil. Evde şömineyi yakıyoruz ama baca da tıkalı mı sana. Ohh..! İçerisi duman oluyor bütün gece. Donmamak için odun yakıyoruz, zehirlenmemek için kapı pencereyi açıyoruz. Uyumak için de koltukları seçtik. Gece bir türlü geçmiyor, uyku yok. Hatta geri dönmeyi tartışıyoruz aramızda ancak gece yarısı dağ yolundan gitmek istemiyoruz, çok ıssız. Sabahın ilk ışıklarıyla evi terk ediyoruz. Kötü konaklamaları tecrübe etmiştik zaman zaman ama bu kadar rezilini hiç yaşamamıştık. Maalesef derdinizi anlatacağınız 1 kişi bile ortalarda yok.

Sabah Milli Parkın başka bir göl kıyısında güzel bir kavaltı sofrası ile gözümüzü ve midemizi şenlendiriyoruz. Görmediğimiz noktaları geziyoruz, yürüyüş yapıyoruz. Evi biz de rezalet bıraktık. Koltuklar her yerde, yanmış odunların külleri, aşağıya indirilmiş minderler v.s.. evde savaş sonrası bir görüntü var. Öğlen saat 13.00 gibi bir eşyamızı unuttuğumuzu farkedip tekrar evve dönüyoruz. Kapı açık, bıraktığımız gibi. İçerisi rezalet, aynen bıraktığımız gibi. Yani normalde 10.00 da boşaltın dedikleri odaya saatler sonra gittiğimizde bile kimsenin uğramadığını üzülerek gördük. Böyle bir mekan muhteşem bir işletme ve temizlik ile değil 200, 500 TL ye bile kiralayabilirsiniz.

Neyse; gelelim gezimize. Burada aslında günübirlik ya da çadır kampı için gelip, muhteşem doğada dinlenmek yapabileceğiniz tek şey. Çok güzel çadır kampı kurulabiliyor. Hatta karavan kamp alanı bile vardı. Yürüyüş yolları, şelaleleri, bitkileri ve ağaçlarıyla muhteşem bir yer. Pazar günleri çevre yerleşim yerlerinden mangalcı akınına uğruyor özellikle yaz günleri. Gölleri, Gülen Kayaları görmeyi, giderken de seyir terasından fotoğraf çektirmeyi görmeyi ihmal etmeyin. Kafa dinlemek için yeşile doymak ve oksijenden çarpılmak için muhteşem bir yer. Hatta bebeğimiz büyüsün onunla gelip kamp yapacağız. :)


Tem 27 2011

Balkan Gezisi 5. Bölüm: ‘Poçiteli, Mostar, Saraybosna’

Dördüncü bölümü kaçıranlar buraya tıklayın :)

Artık Hırvatistan topraklarına veda vakti. Kalan günlerimizi Bosna Hersek topraklarında geçireceğiz. Her zamanki kahvaltı zamanı ile yola koyuluyoruz. Bu güne kadar hava soğur mu, yağmur yağar mı gibi sorularımızın cevabı, gece ve gündüz ‘sıcacık hava’ oldu. Hatta gündüzleri sıcaktan üç aile, onlarca litre su tükettiğimizi söyleyebiliriz. Bakalım Bosna havası bizi nasıl karşılayacak?.. Malum havası kara iklimi. Saraybosna’dan Dubrovnik’e geldiğimiz aynı yolu takip ederek  bu sefer Saraybosnaya doğru yola koyuluyoruz. Gezi rotamız Poçiteli, Mostar ve son durak Saraybosna.

Poçiteli

Aslında enteresan olan şey Bosna Hersek topraklarına girdiğiniz andan itibaren etrafta gördüğünüz minarelerden mi yoksa mimarilerinden mi bilemeyiz, sanki yıllardır buralarda yaşıyormuşuz gibi bir rahatlık geliyor. Hiç bir yabancılık çekmiyoruz. Bursa, İznik dolaylarında geziyormuşuz gibi geliyor. Yüzyıllar boyu aynı kültürü paylaşmanın güzel yanı olsa gerek. Dubrovnikten 2 saat sonra Poçiteli köyü’ne giriş yapıyoruz. Osmanlı İmparatorluğu zamanında Hersek Eyaletine bağlı olan Poçiteli’nin hemen önünde Neretva nehri kıvrılarak akıyor.

Türk tehdidi yüzünden Hırvat-Macar Kralı şehrin kale haline getirilmesini sağlıyor. Dubrovniklilerin yardımıyla şehir kale halini alıyor (1465). Fakat bir süre sonra Osmanlı İmparatorluğu çok önemli bir stratejik noktaya hakim Poçiteli’ni de topraklarına katıyor. Kale yapısı Türklerin zamanında daha da genişletiliyor, Camisiyle, medresesiyle, hamamıyla, saat kulesiyle bugünkü görünümünü alıyor. Bu topraklarda 415 yıl süren egemenliğimizin en güzel görüntüsünü Cami içerisine girdiğinizde içeride asılı Türk Bayrakları veriyor. İnsanın orada birine sarılası geliyor. Kan çeker dedikleri bu olsa gerek.

Tarihi tarihçilere bırakıp gezi notlarımıza geliyoruz. :) Aracımızı girişteki meydana otopark ücreti ödeyerek bırakıyoruz. Başlıyoruz köyün içerine giden yola girmeye, basamakları çıkmaya.. Zaten dik bir yamaca kurulu olan köy’de yokuş çıkmamak neredeyse imkansız. Kucağımızda bebekler ile en tepedeki kaleye kadar çıkıyoruz ama ne çıkış. Bittik. Daha geziye başlayamadan soluğumuz kesildi. Tepedeki kalenin girişinde UNESCO’nun Kültür Mirası Listesine girdiğini belirten  bir tabela ile karşılaşıyoruz. Tabela önünde dinlenirken hemen karşımızdaki Neretva nehrinin güzelliği bizi büyülüyor, manzara tepeden çok başka güzel.

Kalenin iç kısımları biraz yıkık olsada mimarisi, tarihi dokusu çok güzel. Kalenin bir de kulesi var. Taşları artık kayganlaşmış olan kuleye çıkmak için bebekleri aşağıda bırakıyoruz sırayla. Yabancı yerlerde bir de doktor aramayalım.. :) O sırada arka tarafta bir genç görüyoruz. Tek başına manzaraya bakıyor. Yanına gidip sohpet etmeye çalıştık. 19 yaşındaki Hırvat genci çat pat İngilizce biliyor. Aslında bizde çat pat bildiğimizden çok iyi anlaşıyoruz. :) Savaş zamanında burada olduğu söylüyor başka da bir şey anlatamıyor tüm sorularımıza karşılık. Sonradan anlıyoruz ki kız arkadaşı gelmiş, onunla meşk içerisinde manzara izleyecek. Oradan usulca uzaklaşıyoruz ve kuleye çıkıyoruz.

Kulenin içerisi tüm canlılığını koruyor. Gözetleme amacı ile yapılmış olan kuleden her yeri görebilmek mümkün, tam bir manzara ziyafeti çekiyoruz. En tepedeki kata çıktığımızda bizi Türkiyeden ziyarete gelmiş insanlarımız karşılıyor. Tarihi eserlere isimlerini yazmaya bayılan insanımız, hiç üşenmeden binlerce kilometre ötedeki tarihi eserlere de yazı yazabilme kabiliyetine sahip. Gerçekten kutluyoruz. Buradan çıkıp köyün sokaklarında bir süre dolaşıyoruz. Sokaklar tertemiz, havanın sıcaklığından olsa gerek kimsecikler yok. Aşağıya Camii’ye iniyoruz. Hacı Ali Camisi çok farklı bir mimariye sahip değil ancak birkaç yüzyıl yaşında olduğunu düşününce hayranlık duymamak elde değil. Tam gezerken Camii’nin imamını görüyoruz. Arkadaşlarımızdan bazıları türkçe konuşurken duyuyor. Bizim ‘- Türkiyeden geldik, – Sizinle tanışabilirmiyiz, -Burası ile ilgili soru sarabilirmiyiz?’ gibi basit sorularımıza cevap vermek bir yan aeliyle ‘-yok..yok’ yaparak hızla uzaklaşıyor. Biz anlam veremiyoruz ve aşağıdaki kahveye oturuyoruz. Türk kahvesi kulpsuz fincanda cezve ile ikram ediliyor. Bizden not olarak ‘-Fena değil’i alıyor.

1992-1994 yılları arasında buradaki tüm Osmanlı izleri (Camii, Medrese, Hamam..v.b.) yoğun bombardıma tutuluyor. Ağır hasar veriliyor, ancak UNECSO onarımını ve tadilatlarını savaş sonrasında yapıyor.

Bir iki saatimizi burada geçirdik, öğleden sonra 3 gibi buradan yola çıkıyoruz ve rotamız Mostar.

Mostar

Poçiteli – Mostar arası yaklaşık 1 saat sürüyor. Şehir girişini tabelalar ile takip ettik ancak daha sonra Mostar köprüsünün de olduğu merkeze gitmek için bir iki yere sorduk, kimseler ne Türkçe anlıyor ne de İngilizce.. Anlayacağınız tarzanca ile bulduk. Açık alandaki bir otoparka park ettik aracımızı. Park görevlisi biraz sohpet etti bizimle ve Türkçe biliyorum dedi. Biz de sevindik tabii. Bir anda küfretmeye başladı. Anlaşılan birileri Türkçe diye küfür öğretmiş arkadaşa.. :) Hatta ‘-köprüden birini atlarken fotoğraf çekmek isterseniz uygun fiyata ayarlarım’ diye de ekledi.



Aracımızı park ettiğimizde sırtımızda kalan bir bahçeli ev gözümüze ilişti. Duvarları, panjurları, hatta perdelerine kadar mermi izleri ile dolu. Geçmişte yaşanan kötü bir savaşın izleri.. Hırvatistan’dan sonra Mostar ve Saraybosna gezileri aslında insanın kalbinde bir yara bırakıyor. Her yerde hüzün, savaşın bıraktıkları. Bir çok insan evlerini savaşı unutmamak özellikle yaptırmıyormuş, bir kısmı ise parasızlıktan.


Osmanlı İmparatorluğu fethi ile birlikte buraya ‘Köprü Hisar’ ismini vermişiz. Köprünün her iki yanında bulunan nöbetçilere de ‘Mostari’ denirmiş. Mostar şehrinin adının bu nöbetçilerden geldiği tahmin ediliyormuş. Köprü etrafında yerleşim yapılmış Osmanlı döneminde. Camiisi, pazarı, dükkanları, atölyeleri, evleri.. Bugün hala bu geçerli. Şehrin dokusu muhteşem. Etkileniyoruz ve içimizi hüzün kaplıyor. Savaş döneminde yaşananları hatırlıyoruz, hatta bir hediyelik dükkanın içinde dürekli bir sinevizyon gösterisi yapıılıyor ve o dönem Mostar köprüsünün yıkılışından tutun da bulunduğunuz yerin nasıl bombalandığına kadar izliyorsunuz. Çok acılar yaşamış insanlar. Duygulanıyoruz, gözlerimiz doluyor. Bu da yetmezmiş gibi müslümanların yaşadığı bölgenin tam karşısına dağın tepesine apartman yüksekliğinde km’lerce uzaktan gözükebilecek bir haç işareti yerleştirmişler. Savaş öncesinde beraber yaşayan farklı din, dil ve ırklar savaş sonrasında bıçak gibi kesilmiş ve ayrılmış. Herkes kendi bölgesinde yaşar olmuş. Bu savaş sonrası izlenimleri bırakıp turistik izlenimlere geçiyoruz.. :)

5 dk. yürüme mesafesinde olan tarihi köprümüze doğru ilerliyoruz taş ara sokaklardan. Turist ofisine uğrayıp bilgi almak istiyoruz ancak kapalı, onun yerine biraz daha ileride bir hediyelik eşya dükkanından bilgi alıyoruz. Yürüyerek binalarımızın arasından geçiyoruz, evlerin, dükkanların.. hepsi çok şirin, bakımlı, ve yeniden yapıldıkları için de tertemiz. Köprünün bir başındaki kulede savaş dönemi fotoğraf sergisi vardı ve grupça o sergiyi de görüyoruz. Girişi 6KM (3 Euro).

Köprü üzerinde ve ara sokaklarda geziniyoruz. Dükkanlardaki zanaatkarların fotoğraflarını çekiyoruz, Neretva nehrinde bu soğuk suya rağmen girenleri izliyoruz.. Derken acıkıyoruz.  Bir iki saat sonra hava kararacak bu yüzden yola tok karınla çıkmak lazım. Geleneksel tadlar aradığımızı belirtip bize verilen en iyi adrese giriyoruz ‘Sadrvan’ (Şadırvan). Bahçesi de olan güzel bir mekan. Geleneksel yemek tabağı yapmışlar, siparişlerimizi ondan veriyoruz. Gelen tabakta, yaprak sarması, biber dolması, kebap cici (köfte), pide, yoğurt, pilav ve soslar vardı. Bizim için evdeki yemekten hiçbir farklı yanı olmayan bu güzel yemekleri afiyetle midemize indiriyoruz. :)

Hava kararmak üzereyken yola çıkıyoruz. Yaklaşık 3 saat sürecek olan yolculuğumuzu gece yarısı tamamlıyoruz ve önceden yerlerimizi ayırttığımız ‘Hotel Bosnia’ otelimize yerleşiyoruz. Hepimiz yorulmuşuz, herkes odalarına çekiliyor. Bebekleri de dinlendirme vakti. :)

Saraybosna

Hotel Bosnia, tam bir şehir oteli. Odalar eski görünümlü, kahvaltı kötü ancak otel temiz, güvenli ve şehir merkezinde. Arabanızı bırakıp bir çok yere yürüyerek gidebileceğiniz bir noktada. Gecelik oda fiyatı 85 euro ödedik.

Sabah Sarabosna’da uyanmak çok keyifli. Gece ne kadar serinse de gündüz bir o kadar sıcak oldu. Kahvaltı sonrası şehirde yürüyüşe çıkıyoruz. Otelin bulunduğu noktadan dümdüz ilerlerseniz zaten Başçarşı’ya kadar gidebiliyorsunuz. Görülebilecek bir çok yer de zaten bu hat üzerinde. Binalar, mimariler, şehri saran Miljacka nehri..herşey muhteşem. Yabancılık çekmeden gezilecek noktalarımıza teker teker varıyoruz. İlk karşımıza çıkan yer ‘Sönmeyen Ateş Anıtı’ . İkinci dünya savaşını simgeleyen bir anıt. Hiç durmadan gece gündüz yanıyor. Yürüken sağlı sollu restorantlar ve güzel cafelerin önünden geçiyoruz. Şehir sakin, insanlar sakin amcak şehirde bir hüzün var. Binaların neredeyse birçoğunda bulunan mermi ve bomba izleri içimizi acıtıyor. Birçoğunda şarapnel parçaları savaşın üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen gözüküyor.

Biraz ilerideki meydanda yaşlılar satranç oynuyor, köylüler tazgahlarını açmış organik ürünler satıyor. Aynı hat üzeirnde bir camii, biraz ilerisinde bir kilise görmek farklı inançtaki insanların birarada yaşamasına çok güzel bir örnek teşkil ediyor. Yolun sonunda ise bizi ‘Başçarşı’ karşılıyor. :) Eminönü meydanına gelmişçesine bir kalabalık. Bursa mimarisi.. herşey birarada. Hemen sağımızda ‘Gazi Hüsrevbegov Bezistan’ı. İçeriye giriyoruz alışveriş incik boncuk satılan bir yer haline dönüşmüş. Bir kaç kare fotoğraf çekip tekrar dışarı çıkıyoruz. Gazi Hüsrev Bey Kanuni döneminde Bosna’da uzun süre görev yapımış bir sancak beyi. Gezdiğimiz noktalardan Klis Kalesi’de Split Kalesi’de onun zamanında fethedilmiş. Mezarı şu anda Gazi Hüsrev Bey Camii’nin avlusundaki türbede.

Güzel ara sokaklarda dolanırken kendimizi bir anda Saraybosna Sebili’nde buluyoruz. Osmanlı döneminden kalan sebil gençlerin buluşma noktası olmuş artık. Acıkan karnımızı Seher Lokantasında Cevapcici ile bastırıyoruz. Bosna Hersek topraklarındaki etlerin tümü gerçekten çok lezzetli, bu kadar yeşil topraklardaki hayvanların güzel beslenmesinden midir bilemiyoruz ancak henüz kötü et ile karşılaşmadık. Saat 14.30 gibi yola koyuluyoruz bu sefer ki hedefimiz Tünel (Tunnel) Müzesi. Havaalanının diğer tarafında olan Tünel müzesi savaş zamanında binlerce kişinin hayatının kurtulmasını sağlamış. Köydeki evin sahibi olan teyze daha sonra evinin müze ev olarak kullanılmasına izin vermiş. Şu anda hergün yüzlerce kişinin gezdiği ve görülmesi gereken çok önemli bir nokta.

Sırpların Saraybosna’yı kuşatmasıyla kaçacak ya da sevkiyat yapılacak hiçbir noktanın kalmaması sonucu böyle bir yaratıcı fikir geliştirilmiş. Havaalanı kontrolünün NATO’da olmasıyla Sırpların çembere alamadıkları Saraybosna’da Havaalanının bir tarafından girip, diğer tarafından çıkılan bir 800m uzunluğunda tünel inşa edilmiş. Köy içerisinde bir evin altından girilen aynı şekilde karşıdaki bir binanın altından çıkılan gizli bir geçit. Savaş zamanında silahlardan tutun da, ilkyardım malzemelerine, koyun keçilerden, yaralı insan, yaşlı ve çocukların kurtulması için de ayrı bir önemi olmuş.

Saat 15.00 gibi vardığımızda müze kapalıydı. Kapıda 4 alman turist ve bir de biz vardık. Müze girişinde saat 15.00 e kadar gezilebileceği yazıyordu. Arkada bahçede çamaiır asan evin sahibi teyzeyi görünce Almanların gitmesini bekledik. Aldığımız duyumlara göre Türkiye’den geldiğinizi iletirseniz kapıyı açıyormuş. Teyzeye seslendik ancak ilgilenmedi. Sonra ‘Selamınaleyküm’ diye seslenince geldi. O Boşnakça biz Türkçe, İngilizce ne varsa iletişim kurmaya çalıştık. :) Nuh dedi Peygamber demedi kapıyı açmadı, bizde son kozlarımızı oynadık, Türk Pasaportlarını ve bebeklerimizi gösterdik. O kadar yol geldik dedik, yine de açmadı :) Peki dedik yarın gelelim madem.

Köyün çıkışında yaşlı amcalar duruyordu. Bunlar nasıl olsa savaş dönemini yaşamışlardır diyerek bir sonraki ziyaret noktamız olan Aliya İzzetbegoviç’in mezarını yani şehitliğin yerini soruyoruz. Adamlar bi geriliyor ‘-No No’ gibi hareketler yapıyorlar. Biz daha da anlatmaya çalıştıkça ‘gidin’ gibi hareket yaptılar. İçimizden yahu insan eski başkanlarının ve hatta savaş kahramanlarının yerini bilmez mi ne ayıp diye hayıflandık. Meğer bulunduğumuz bölge Sırp bölgesi, sorduğumuz insanlar da Sırplarmış. Savaş sonrasında barış gelmiş gibi durmuyor, sadece ateşkes yapılmış gibi gözüküyor…

Savaş sonrası Bosna Hersek devletinde kantonlar oluşturulmuş. Her kanton’un kendi yönetimi var ve bunların başkanlarının dışında da en tepede devlet başkanı var. Saraybosna merkezinde bile havaalanının diğer tarafına geçtiğinizde Sırp kantonuna, başka bir yerine geçtiğinizde müslüman bölgeye giriş yapmanız gayet normal.

Saatin de akşam üzerine gelmiş olmasıyla şehitlik gezimizi de yarına bırakıyoruz. Tekrar şehir merkezine geliyor ve şehrin modern yüzü yeni binaları arasında gezniyoruz, bir de alışveriş merkezinden fotoğraf makinamıza kart takviyesi yapıyoruz. Hava kararırken Başçarşı’ya gidiyoruz, bir cafe’de çay içip sohpet ederek akşamı yapıyoruz. Ardından dinlenmek üzere otelimize geçiyoruz.

Sabah ilk iş yürüyüş mesafesindeki bombalanan Pazar Yeri’ne gidiyoruz. Hatırlarsanız Sırplar pazardan alışveriş yapan insanların üzerine havan toplarıyla saldırmış ve silahsız ve sivil onlarca kişiyi Avrupanın gözleri önünde öldürmüşlerdi. Bu Pazar yeri hala asli görevini sürdürüyor. Tek farkı karşı apartmandaki duvarda ölenlerin isimlerinin yazdığı büyükçe bir tabela bulunması. Duygulanıyoruz. Biraz daha devam ediyoruz bu sefer de Sırpların bilinçli olarak bombalarıyla yaktığı tarihi kütüphanesine varıyoruz. Burası hala yıkık ve harap vaziyette çok güzel mesaj veriyor anlayana!. Bu kütüphanede Osmanlı dönemine ait çok sayıda özel eserler, el yazması kitaplar ve yine Osmanlı dönemine ait kayıtlar vardı. Artık hiçbiri yok.

Yolda ilerlemeyerek tam tersi istikamete dönüyoruz, savaşta ölen çocukların anıtı’na varıyoruz. Burası bir park aynı zamanda. Ölen çocukların isimleri silindirlere yazılmış. Hüzün dolu. Henüz 1 yaşına girmemiş bebekler bile var. Ağaçların altlarında Osmanlı dönemine ait mezar taşları var. Her bir köşede onlarca mezar. Bakımsızlar. Yol tarafında ise kaldırımda bir şey dikkatimizi çekiyor.

Bomba düşmüş, şarapnel parçaları yayılmış ve etrafını kırmızı bir şeritle kapamışlar. Bu nedir diye soruyoruz ve cevap çok manidar. Savaş zamanında tüm yokluklara rağmen Boşnak kadınları düşen bombaların verdiği zararı balmumu ile kapatıp ‘-bakın biz ölmedik, hayattayız’ mesajı veriyorlarmış. Şimdi ise yürürken dikkat çekmesi için kırmızı ile etrafını çizmişler.. Yolumuza minibüsümüze binip devam ediyoruz.

Şimdiki rota biraz tepede kalan şehitliğe uğramak. Birer dua etmek. Gideceğimiz şehitlikte Aliya İzzetbegoviç’in de mezarı var. Mezar başında 24 saat saygı nöbeti tutan askerler var. Şehitlikte 1500 kişi yatıyor. Burası gibi birçok şehitlik var. Tertemiz. Bütün mezar taşları bir kişinin elinden çıkmış gibi. Biz oradayken bir yaşlı anne baba oğulları olduğu düşündüğümüz bir mezarı sildiler, çiçekler ektiler, dualar ettiler. O kadar sessiz ve saygı dolu yaptılar ki gözyaşlarımıza hakim olamadık. Şehitlikte 18 yaşındaki bir gencin de 65 yaşındaki bir vatanseverin de mezarı olduğuna şahit olduk.

Yola devam edip biraz daha yukarıya tırmanıyoruz ve ‘Tabya’ denilen bir tarihi kaleye geliyoruz. Ancak manzara dışında pek birşey yok, ne bir bilgi ne bir eser. Sadece duvarlar. Ama şehri çok güzel bir biçimde buradan izleyebilirsiniz. Saatimize bakıyoruz ve geç olmadan ‘Tünel Müzesi’ne gidiyoruz. Malum akşama uçağımız var ve bu sefer kesin görmemiz gerekiyor. :)

Müzeye giriyoruz hemen girişte bir odaya alıyorlar, önce bu evde neler yaşandının cevabını videoda izleyerek hatırlıyoruz. İnsanların kurtuluşlarına tanıklık ediyoruz, mutluluklarına. Askerlerin geçişlerine tanıklık ediyoruz, silahların aktarılışına, zorluklar içerisinde neler başardıklarının bir kanıtı adeta. Oradan çıkıp evin içerisinde müze haline getirilmiş üst kata çıkıyoruz, fotoğraflar, aletler, mektuplar.. Aşağıya tünele giriyoruz. Şu anda tünelin gezi amacıyla 15 metresi açık. Kalan 785 metre kapatılmış. Eğilerek yürümek zorunda olduğunuz daracık bir tünel. Bir süre ilerliyoruz. Gruptan kimse konuşmuyor. Hepimiz ağzımız açık olan biteni izliyor, yaşıyoruz adeta. Kapı girişinde ise yaşananları çok iyi anlatan bir bomba duruyor, betona çarpmış patlamış ve oracıkta kalmış. Çıkıyoruz müzeden. Yaşananları anlayabilmek için en iyi yer bu küçük müze ev aslında. Biraz orman havası almak için ‘Vrelo Bosne’ye gidiyoruz.

Biraz şehir dışında olan bölge tek kelime ile muhteşem. Girişteki kalabalık araba kuyruğundan biraz korktuk ilk başta. Ancak alan o kadar büyük ki kimse kimseye rahatsızlık vermiyor. Şelaleler, sular, ağaçlar resmen bizim yedigöllerin daha düz bir ovadaki hali. Ancak tek kelime ile daha temiz. Bizim insanımız korumayı beceremiyor maalesef kendi ormanlarını. Geziyoruz, yürüyüş yapıyoruz, en çokta acıkmayı seviyoruz. Göl kenarında bulunan restorantta ‘Cevapcici’lerimizi afiyetle mideye indiriyoruz. Hizmet olarak çok zayıflar, örnek vermek gerkirse; çok beğendik köfteleri birer porsiyon daha söyledik garson bize kızdı. Niye ilk başta söylemiyormuşuz diye :) yani hizmet beklentinizi yukarıda tutmayın ancak yemekler çok lezzetli.

Uçağımızı kaçırmamak için bu güzellikten artık ayrılma vakti. Bosna Hersek toprakları bizlerde bir hüzün bıraktı. Her yer o kadar güzel o kadar doğal ki bütün bu güzellikler içerisinde bu savaşlar çok derin izler bırakıyor. Kalbimizi Bosna Hersek’te bırakıyoruz ve daha şimdiden yıllarca aynı kültürü paylaştığımız nereleri görebiliriz diye uçakta konuşmaya başlıyoruz. İstanbul bekle bizi geliyoruz..Bu arada o çok özlediğimiz çay keyfini gece yarısı İstanbul’da eve ulaştığımızda hiç üşenmeden yapıyoruz ;)